Peki, bir ilahiyatçı neden temel fizik kurallarını reddedip böyle bir iddiada bulunur? Ve daha önemlisi, İslam dünyasında sıkça gördüğümüz bu "bilimle inatlaşma" veya "bilimi kutsal metne uydurma" çabasının altında yatan psikoloji nedir? Gelin, sokaktaki vatandaşın anlayacağı dilden, formüllere boğulmadan bir bakalım.
Önce Basit Gerçek: Gündüz Nedir?
Bir odaya girdiğinizi ve lambayı kapattığınızı düşünün. Oda karanlık olur, değil mi? "Lamba olmasa da odanın aydınlığı ayrı bir varlıktır, orada durur" derseniz, insanlar size tuhaf bakar.
Dünya için "lamba" Güneş'tir. Gündüz dediğimiz şey, Güneş ışınlarının Dünya’nın atmosferine girmesi ve buradaki gaz moleküllerine çarparak saçılmasıdır (Rayleigh Saçılması). Gökyüzünün mavi görünmesinin, gölgelerin bile tam karanlık olmamasının sebebi budur: Işık atmosferde dağılır.
Uzay neden karanlık? Çünkü ışığı tutup dağıtacak bir atmosfer (hava) yok. Işık, bir şeye çarpana kadar dümdüz gider. Yani olayda gizemli bir "Gündüz Varlığı" yok; sadece fotonlar, gazlar ve optik kurallar var. Güneş'i denklemden çıkarırsanız, elinizde sadece zifiri, buz gibi bir karanlık kalır.
Sorunun Kökeni: Neden Böyle Düşünüyorlar?
Buradaki temel sorun, Abdülaziz Bayındır'ın şahsıyla ilgili değil. Bu, İslam dünyasında ve muhafazakar çevrelerde sıkça rastladığımız, metodolojik bir krizin dışa vurumu. Bu zihniyet yapısının birkaç temel sebebi var:
1. Metinleri "Fen Bilgisi Kitabı" Gibi Okumak Kutsal kitaplar, insanlara etik, ahlak veya varoluşsal mesajlar vermek için iner. Ancak İslam öncesi Arap toplumunun dili ve o günün kozmoloji anlayışıyla (Dünya düzdür, gök bir kubbedir vs.) konuşur. "Gündüzü geceye bürüdük" gibi ifadeler, insanın gözlemlediği doğa olaylarının şiirsel anlatımıdır. Bu şiirsel/fenomenolojik anlatımı alıp, 21. yüzyılın astrofiziğine literal (kelime anlamıyla) bir formül gibi uygulamaya kalkarsanız, ortaya "Güneşsiz aydınlık" gibi absürt sonuçlar çıkar.
2. Bilimsel Aşağılık Kompleksi ve Savunma Mekanizması Son 300-400 yıldır İslam coğrafyası bilim ve teknoloji üretiminde Batı'nın gerisinde kaldı. Bu durum, toplumsal bilinçaltında derin bir "aşağılık kompleksi" yarattı. Bu ezikliği telafi etmek için geliştirilen en yaygın refleks şudur: "Sizin bulduğunuz her şey aslında bizim kitabımızda 1400 yıl önceden yazıyordu."
Bu refleks, "Bucailleizm" olarak bilinir (Maurice Bucaille'den gelir). Kutsal metinlerde modern bilimi arama çabasıdır. Ancak bu çok riskli bir kumardır. Çünkü bilim sürekli değişir, gelişir ve kendini yanlışlar. Kutsal metni o günün bilimine "zamk" ile yapıştırırsanız, bilim değiştiğinde inancınız boşa düşer. Videodaki "NASA bizi bekliyor" özgüveni de aslında bu bastırılmışlığın yarattığı, gerçeklikle bağı kopmuş bir telafi çabasıdır.
3. Kendi Yankı Odasında Yaşamak Videodaki konuşmacı, karşısında onu eleştirecek, "Hocam, foton nedir, kırılma nedir?" diye soracak bir fizikçi veya astronom görmüyor. Sadece onaylayan, baş sallayan bir kitleye hitap ediyor. Eleştirel düşüncenin olmadığı, sorgulamanın "saygısızlık" sayıldığı kapalı cemaat yapıları, bu tür fikirlerin filtrelenmeden büyümesine ve devleşmesine neden oluyor. Dış dünyadaki bilimsel gerçeklikten kopuk, kendi iç tutarlılığını (veya tutarsızlığını) yaratmış bir "paralel evren" kurguluyorlar.
Sonuç: Kaş Yaparken Göz Çıkarmak
Bu tür zorlama yorumlar, İslam'ı yüceltmiyor; aksine, modern dünyada, özellikle rasyonel düşünen gençler nezdinde inancı "akıl dışı" ve "komik" bir konuma düşürüyor. Bir inanç sisteminin saygınlığı, fizik kurallarıyla inatlaşarak değil; belki de o kuralların işleyişindeki estetiği manevi bir gözle yorumlayarak korunabilir.
Ancak "Güneş olmasa da gündüz olur" diyerek fiziği reddetmek, sadece bilime değil, akla ve mantığa da edilen bir vedadır. Ve ne yazık ki, akıl devreden çıktığında, geriye sadece "ikna olmuş bir cehalet" kalır.