05/05/2026

Yeter Artık: Siyasetin Mutlak Butlanı ve Bir Halkın Sabır Eşiği


Türkiye bir dönemeçte.

Halk 25 yıllık yorgunluğu üzerinden atmak istiyor.

Cumhuriyet Halk Partisi nihayet birinci parti çıkmış.

Umut taze.

Heyecan diri.

Ancak tüm bu başarının üzerine düşen karanlık ve ısrarcı bir gölge var.

Kemal Kılıçdaroğlu.

Siyaset sahnesinin gördüğü en büyük mağlubiyet makinesi.

Girdiği her seçimi istisnasız kaybetmiş bir figür.

Tam 12 kez yenilmiş bir isim.

İstanbul yerel seçiminden tutun cumhurbaşkanlığı turlarına kadar her yerde hüsran.

Referandumlarda kaybetmiş.

Genel seçimlerde iktidar olamamış.

Kurultaylarda koltuğu ancak zorla bırakmış.

Şimdi ise hukuk koridorlarında mutlak butlan çığlıkları atıyor.

Yani yok hükmünde sayılma peşinde.

Aslında bu terim sadece hukuki bir kağıt parçası değildir.

Bu adamın siyasi varlığının ta kendisidir.

Kılıçdaroğlu siyaseten mutlak butlandır.

Yok hükmündedir.

Halk nezdinde meşruiyeti çoktan bitmiştir.

Ama o durmuyor.

Partisi yükselişe geçmişken o paçasından aşağı çekiyor.

Neden?

Çünkü kişisel hırsı vatan sevgisinin önüne geçmiş.

Kendi koltuğu Türkiye’nin geleceğinden daha kıymetli hale gelmiş.

Bakın net yazıyorum.

Bu bir uyarıdır.

Bu bir halkın manifesto niteliğindeki isyanıdır.

Eğer bu adam bu partiden kovulmazsa,

Eğer bu siyasi kambur söküp atılmazsa,

CHP bir daha benim kapıma gelip oy istemesin.

Zira biz 25 yıldır bu bozuk düzeni değiştirmeye bu kadar yaklaşmışken,

Kendi içimizdeki bu Truva atına daha fazla tahammül edemeyiz.

Siyaseten kadavra haline gelmiş birinin,

Diriliş bekleyen bir ülkenin önünde takoz olmasına izin veremeyiz.

Kılıçdaroğlu’nun her hamlesi rakiplerine verilmiş bir hediyedir.

Onun her açıklaması statükoya sürülmüş bir can suyudur.

Girdiği her seçimi kaybetmiş birinin hala partiyi dizayn etmeye çalışması,

Cumhuriyet tarihimizde kara bir leke olarak kalacaktır.

Bu adam partiden ihraç edilmelidir.

Hemen.

Şimdi.

Aksi takdirde CHP sadece bir seçimi değil,

Kendisine umut bağlamış milyonların hayallerini sonsuza dek kaybedecek.

Ve bu kayıp Türkiye’yi çok daha karanlık bir geleceğe sürükleyecek.

Büyük ülke olmak kendi içindeki çürümüşlüğü söküp atmakla başlar.

Atatürk’ün partisinin bir mağlubiyet abidesi tarafından rehin alınmasına son verin.

Ya o gidecek,

Ya da bu millet size de kapısını tamamen kapatacak.

02/05/2026

Asabiyetin Ganimeti ve Modern Cumhuriyetin Yağması

İbni Haldun’un Mukaddime adlı eserinde ortaya koyduğu o meşhur ayrım, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyolojik tıkanıklığı anlamak için en güçlü anahtardır. Haldun, toplumları bedevi ve hadari olarak ikiye ayırırken sadece bir yerleşim biçiminden değil, bir zihniyet dünyasından bahseder. Bedevi kültüründe sadakat kurallara ya da kurumsal bir devlete değil, doğrudan kabileye ve o grubun ortak çıkarına dayanır. Bu kültürde üretimden ziyade mevcut olanın ele geçirilmesi, yani ganimet anlayışı esastır. Ne yazık ki son çeyrek asırlık süreçte Türkiye, yönünü modern hukuktan çevirip bu köhne Arap bedeviliğinin tortularına yaslanan bir yönetim anlayışının kuşatması altına girmiştir. Din kisvesi altında topluma zerk edilen o ithal kültür, aslında İslam öncesi Arap toplumunun kabile asabiyetinden ve yağma hukukundan başka bir şey değildir.

Çocukluğumuzda izlediğimiz Temel Reis gibi çizgi filmlerde bile Arap karakterlerin geçtikleri yeri talan eden haramiler olarak resmedilmesi, dünyanın bu kültürel kodları nasıl okuduğunun çok eski bir yansımasıdır. Bugün bu topraklarda yaşananlar da o sahnelerin modern bir gerçekliğe bürünmüş halidir. Devletin hazinesini, doğasını ve kurumlarını birer ganimet gibi gören, ele geçirdiği her mevziyi kendi kabilesine pay eden bu anlayış, aslında bin yıl öncesinin yağmacılığının modern çağa sızmış halidir. Onlar için devlet, vatandaşın haklarının korunduğu kutsal bir tüzel kişilik değil, bir an önce paylaşılması gereken bir sofra, bir yağma alanıdır. Bu zihniyetle yetişenlerin iktidar koltuğuna oturduğunda yaptıkları ilk işin hukuku yıkıp kendi kabile kurallarını inşa etmek olması, sosyolojik bir zorunluluğun tezahürüdür.

Türkiye, 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirdiği o muazzam devrimle, feodalizmin bile tam oturmadığı bir coğrafyada dünyanın en modern yerleşik ve uygar yapılarından birini inşa etmişti. Yetmiş beş yıl boyunca ilmek ilmek işlenen laiklik, modern hukuk ve yurttaşlık bilinci, bu toplumu bedevi karanlığından çıkarıp çağdaş bir ulus haline getirme mücadelesiydi. Ancak son dönemde yaşanan gericilik ve talan ekonomisi, bu muazzam devrimin temellerini sarsarak bizi yeniden o karanlık çöllerin kuralsızlığına sürüklemektedir. Arap hayranlığı adı altında pazarlanan bu çürüme, sadece ekonomik bir yıkım değil, aynı zamanda toplumsal bir ahlak çöküşüdür. Kendi kültürel köklerini modernlikle değil, yağma kültürüyle birleştiren bu zihniyet, modern Türkiye’nin yetmiş beş yılda yarattığı tüm değerleri birer birer tüketmektedir.

Büyük bir ülke olmanın yolu, kendi öz kaynaklarını bir ganimet gibi görenlerin elinden devleti kurtarıp yeniden kuralların ve hukukun egemen olduğu o medeni zemine dönmekten geçer. Şahısların ve kabilelerin değil, yasaların üstün olduğu bir Türkiye’yi yeniden inşa etmek artık sadece siyasi bir tercih değil, bir beka meselesidir. Yüz yıl önce yakılan o modernleşme meşalesi, bu karanlığı dağıtacak tek güçtür. Bu yağma kültüründen bir an önce kurtulmalı, devletin onurunu ve vatandaşın haysiyetini yeniden o sarsılmaz cumhuriyet kalesine taşımalıyız. Aksi takdirde, tarih bizi modernleşme sınavından geçemeyip kendi elleriyle yarattığı mirası bir kabile hukukuna kurban eden bir toplum olarak kaydedecektir.

30/04/2026

Şükür Prangası ve Yarım Kalan Sınıf Bilinci

Türkiye’de 1 Mayıs, her yıl olduğu gibi yine bir bayram havasından ziyade, derin bir sosyolojik sancının ve sınıfsal bir yanılsamanın gölgesinde kutlanıyor. Ancak bu sancının kökenine inmek için sadece bugünün çalışma şartlarına bakmak yetmez; tarihin tozlu sayfalarında atladığımız o büyük basamağı, yani feodalizmden kapitalizme geçiş sürecindeki o devasa boşluğu görmek gerekir. Avrupa, yüzyıllar süren feodal sancıların ardından sancılı bir doğumla işçi sınıfını ve onun o meşhur sınıf bilincini yaratırken, Türkiye bu süreci yaşamadan kendini birdenbire vahşi kapitalizmin o acımasız dişlileri arasında buldu. Fabrika ayarlarına feodal bir zihinle oturan Anadolu insanı, bedenen işçi olsa da ruhen hala o toprağa bağlı, itaatkar ve sorgulamayan köylü kimliğini üzerinden atamadı.

Bu bilinçsizlik halinin en temelinde yatan ve aşılması en güç olan engel ise işçi sınıfının içinde büyüdüğü o katı kültürel dokudur. İnanç dünyasında şükretme kültürü, zamanla sadece manevi bir huzur aracı olmaktan çıkıp sermaye sahiplerinin elinde birer uyuşturucuya dönüştü. Fakirliğin kutsandığı, yoksulluğun bir imtihan olarak sunulduğu bir iklimde yetişen bir bireyden kendi hakkını savunmasını beklemek beyhude bir çabadır. Azla yetinmeyi bir erdem sanan, kendi sefaletini öte dünyadaki cennet hayalleriyle perdeleyen bir işçi, kendisine düşük ücret veren patronu bir sömürücü olarak değil, rızkını veren bir aracı olarak görür. Bu psikolojik bariyer, Türkiye’de gerçek anlamda bir işçi hareketinin doğmasını daha en başından engellemiş, sendikaları birer tabeladan, grevleri ise cılız seslerden ibaret kılmıştır.

İşin daha acı tarafı, uzun yıllardır bu ülkenin efendisi olduklarını sanan bir yapının, bu şükür mekanizmasını bir yönetim biçimi haline getirmesidir. Kendi lüks şatafatlarını sürdürürken işçiye porsiyonları küçültmeyi öğütleyen, sabretmenin mükafatını anlatan bu zihniyet, aslında işçi sınıfını daha oluşmadan boğmuştur. Bilinçsiz bırakılan, her türlü hak arayışı günah veya devlete isyan olarak kodlanan bu kitle, kendi celladına aşık olan bir maktul gibi her seçimde kendisini sömüren düzene onay vermeye devam etmektedir. Büyük ülke olmak sadece fabrikalar kurmakla veya hamaset dolu nutuklar atmakla değil, o fabrikalarda alın teri döken insanların kendi emeğinin değerini bilecek bir onura ve bilince sahip olmasıyla mümkündür.

Tarih, bu dönemi ve bu susturulmuş, uyuşturulmuş işçi sınıfının halini Türkiye Cumhuriyeti tarihinin alnında kara bir leke olarak kaydedecektir. Kendi hakkını savunamayan, haksızlığa karşı ses çıkarmayı bir inanç sorunu haline getiren bu kitleler, aslında sadece kendi geleceklerini değil, koca bir ülkenin haysiyetini de ipotek altına almış durumdalar. Dün kızdığımız o yabancı figürlerin, Tom Barrack gibilerin bu topraklarda neden bir modernlik yerine monarşi benzeri yapılar düşlediğinin altında işte bu itaatkar ve sorgulamayan kitlelerin varlığı yatmaktadır. Siz kendi hakkınızdan vazgeçip sefaletinizi kutsadığınız sürece, dışarıdan bakanlar da sizi birer özgür yurttaş olarak değil, yönetilmesi ve terbiye edilmesi gereken birer tebaa olarak görmeye devam edecektir. 1 Mayıs, işte bu acı gerçeğin yüzümüze çarpıldığı, haysiyetli bir duruşun şükür edebiyatına nasıl kurban edildiğinin hüzünlü bir muhasebesidir.

Hak aramanın günah, sefaletin ise kader sayılmadığı bir dünyada, emeğin zincirlerini önce zihinlerde kırdığı o büyük uyanışın adı olan 1 Mayıs kutlu olsun.

26/04/2026

Altı Yıllık Bir Uyku ve Aniden Parlayan Devlet Aklı

Devlet isterse, o meşhur devlet aklı devreye girince nelerin bir gecede çözüldüğünü, hangi kör düğümlerin anında çözüldüğünü hepimiz çok iyi biliyoruz. Gülistan Doku dosyası altı yıl boyunca tozlu raflarda, Munzur’un soğuk sularının dibinde değil, aslında birilerinin vicdanının o zifiri karanlık dehlizlerinde bekletildi. Bugün dönemin valisi, polisi, teknik personeli birer birer kelepçelenip adliyeye taşınırken akıllara gelen tek bir soru var: Madem bu düğüm bu kadar kolay çözülecekti, altı yıldır bu aileyi ve bu milleti neden bu cinnetin içine hapsettiniz?

Asıl mesele bugün tutuklanan üç beş memur ya da bir vali değildir. Asıl mesele, o gün bu olayın üstünü örten, her şeye baktık bir şey çıkmadı diyerek kameraları sildiren, baz kayıtlarını buharlaştıran o devasa ve organize koruma kalkanıdır. Dönemin İçişleri Bakanı’ndan Cumhuriyet Savcısına kadar, bu dosyayı bile isteye çıkmaza sürükleyenlerin bugün biz üzerimize düşeni yaptık masallarına kimse inanmıyor. Eğer bugün bir vali beş ayrı suçtan tutuklanabiliyorsa, o gün o valinin omuzuna el koyup devam et diyenlerin, süreci akamete uğratanların sorumluluğu nerede başlıyor? Neden bu felakette payı olan üst düzey isimler bugün hala soruşturmaların kıyısında bile geçmiyor?

Bu memlekette 24 yıldır kendilerini ülkenin mutlak efendisi, her şeyin sahibi sananların, devleti kendi partizan çıkarları ve kişisel bagajları için bir kalkan gibi kullanmalarının ağır faturasıdır bu. İşlerine gelince uçan kuştan haberdar olan o kudretli yapı, bir genç kızın yok oluşunu altı yıl boyunca bir film izler gibi izlemekle yetindi. En acısı da, bu çürümüşlüğü görüp de ne yaparlarsa yapsınlar arkalarındayız diyerek bu adaletsizliğe alkış tutan o sağır ve dilsiz seçmen kitlesidir. Adaletin yerini hamasete, vicdanın yerini parti aidiyetine bıraktığı bir yerde devlet büyük değil, sadece hantal ve cüsseli görünür. Büyük ülke olmak sözle değil, okyanus ötesine diklenmekle değil, kendi evindeki adaleti titizlikle korumakla olur.

Yüz yıl hatta iki yüz yıl sonra bile bu dosya Türkiye Cumhuriyeti tarihinin alnında kapkara bir leke olarak kalacaktır. Tıpkı Metin Külünk vakasında gördüğümüz o şahsi hırsların devleti el kapısında mektup yazar hale getirmesi gibi, Gülistan Doku davasındaki bu örtbas çabası da kurumsal haysiyetimizi yerle bir etmiştir. Dün kızdığımız, egemenliğimize dil uzatıyor dediğimiz Tom Barrack gibi yabancı figürlerin bu topraklarda neden monarşi hayalleri kurduğunun, neden bizi bir kabile devleti gibi gördüğünün temelinde işte bu haysiyetsiz ve onursuz davranışlar yatıyor. Adamlar dışarıdan bakınca burada bir hukuk devleti değil, şahısların ve zümrelerin keyfi hüküm sürdüğü bir yapı görüyorlar. Altı yıl sonra gelen bu temizlik operasyonu, adaletin tecellisinden ziyade, artık o kokuşmuş suç ortaklığının taşınamaz hale geldiğinin bir itirafıdır.

21/04/2026

Haysiyetin Diplomatik Kaybı ve Bir Mektubun Anatomisi

Devletin vakarı, sadece diplomasi koridorlarında fısıldanan kelimelerle değil, o kelimelerin arkasındaki karakterle ölçülür. Ancak bugün geldiğimiz noktada, Türkiye Cumhuriyeti’nin en köklü kurumlarından biri olan Dışişleri Bakanlığı’nın, bir siyasetçinin, Metin Külünk’ün vize reddi üzerinden takındığı "hasar tespiti" edası, aslında koca bir ülkenin haysiyetine vurulmuş kara bir mühürdür. Bir siyasetçinin, kendini bu ülkenin, hatta bu milletin iradesinin üstünde konumlandırarak yürüttüğü o fütursuz paylaşımlar, eninde sonunda devletin resmi aygıtlarının bir yabancı büyükelçilik kapısında "yalvarırcasına" mektup kaleme almasıyla sonuçlanıyorsa, burada artık milli onurdan söz etmek imkansız hale gelir.

Asıl trajedi, 24 yıldır bu ülkenin efendisi olduklarını zanneden bir zihniyetin, devletin kurumlarını kendi partizan bagajlarına rehin bırakmasıdır. Kendi ikballeri ve vize randevuları için devletin vakarını masada meze edenler, bu cumhuriyetin 100 yıl sonra bile silinmeyecek olan o kara lekesini elleriyle yazmaktadırlar. Büyük ülke olmak, sadece kürsülerden hamaset yapmakla değil, o kürsüden inince de aynı dik duruşu yabancı elçiliklerin sekreterlikleri önünde sergileyebilmektir. Ne acıdır ki, dün kızdığımız o yabancı büyükelçilerin, Tom Barrack gibilerin bu topraklarda monarşi hayalleri kurmasının veya Türkiye’yi küçümseyen bir dille analiz etmesinin temelinde, işte bu "haysiyetsiz" ve "onursuz" tavırlar yatmaktadır. Siz bir sefire karşı kendi partilinizin vize dosyasını, devletin haysiyetinin önüne koyarsanız, o sefir de sizi bir müttefik olarak değil, hizaya çekilmesi gereken bir aparat olarak görür.

Bu durumun en can yakıcı tarafı ise, her türlü skandala, her türlü liyakatsizliğe rağmen hiçbir şeyi umursamayan, hatta bu çürümeye alkış tutan o kör seçmen kitlesidir. "Büyük Türkiye" masallarıyla uyutulanlar, devletin en mahrem yazışmalarının bir büyükelçilik kapısında nasıl paspas edildiğini görmezden geldikçe, bu zihniyet ülkenin geleceğini ipotek altına almaya devam edecektir. Metin Külünk’ün bireysel hırslarının ve Dışişleri’nin zavallıca geri adımlarının faturası, bugün sadece bir vize reddi olarak görülebilir; ancak tarih bunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal kimliğine ve haysiyetine karşı işlenmiş bir suç olarak kaydedecektir. Gerçek bir devlet, kendi vatandaşının onurunu korurken yabancıya boyun eğmeyen, kendi siyasetçisinin hadsizliğini de yine kendi içinde çözen devlettir. El kapısında "özür mektubu" kovalayan bir yapı, sadece efendi değil, ancak gönüllü birer bağımlı yaratır.

19/04/2026

Siyasetin ve Diplomasinin Hadsizlik Sınırı

Siyasetin nezaket kuralları, muhatabın bu nezakete ne kadar sadık kaldığıyla doğrudan ilişkilidir. Ancak bugün karşılaştığımız tablo, müttefiklik maskesi ardına sığınan bir küstahlığın, diplomatik teamülleri ayaklar altına alarak iç işlerimize fütursuzca sızma çabasıdır. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’in bir diplomat gibi değil, adeta bir muhalefet lideri ya da siyasi mühendis gibi hareket etmesi, artık tahammül sınırlarını çoktan aşmış, açık bir hadsizlik vakasına dönüşmüştür.

Diplomasi, bir ülkenin onurunu ve sınırlarını temsil etme sanatıdır; ancak Sefir Bey bu sanatı, Türkiye’nin egemenlik haklarına parmak sallama mecrasına çevirmiş durumda. Kendi ülkesindeki devasa yönetim zafiyetlerini ve toplumsal çatlakları görmezden gelip, Ankara’nın göbeğinde siyaset dizayn etmeye kalkışmak, modası geçmiş bir sömürge valisi edasından başka bir şey değildir. Türkiye, ne birilerinin icazetiyle yol yürür ne de bir büyükelçinin ajandasına göre istikamet belirler. Bu toprakların siyasi iradesi sadece ve sadece bu millete aittir; okyanus ötesinden gönderilen memurların telkinlerine değil.

Asıl sorun, bu pervasızlığın nerede duracağını bilmemesidir. Parti genel merkezlerini aşındırıp, seçim süreçlerine dair hüküm veren bir temsilci, aslında kendi ülkesinin dış politika iflasını tescillemektedir. Ankara’nın bu şımarık ve üstenci tavra karşı sessiz kalması düşünülemez. Zira diplomasi nezaketle başlar ancak had bilmekle kaimdir. Kendi yetki alanını unutup Türkiye’nin iç dinamiklerine nizam vermeye çalışanlara, bu coğrafyanın karakteri en sert biçimde hatırlatılmalıdır.

Türkiye, kimsenin oyun sahası ya da laboratuvarı değildir. Sefir Bey’in bu müdahaleci tutumu, iki ülke arasındaki bağları güçlendirmek şöyle dursun, mevcut güven kırıntılarını da yok etmektedir. Bu saatten sonra yapılması gereken, bu hadsizliğe diplomatik bir "dur" demek ve herkesin kendi işine bakmasını sağlamaktır.

16/04/2026

Ekranların Karanlığında Büyüyen Şiddet ve Okul Koridorları

Okul, bir toplumun sadece eğitim yuvası değil, o toplumun genetik kodlarını taşıyan küçük bir minyatürüdür. Sokaktaki öfke, televizyondaki kutuplaşma ve sosyal medyadaki linç kültürü, eninde sonunda o koridorlara sızar. Bugün Türkiye'de okulların birer şiddet sahasına dönüşmesi, sadece birkaç "sorunlu" gencin bireysel taşkınlığı değil, toplumsal dokumuzun ilmik ilmik söküldüğünün en acı kanıtıdır. Dışarıda hakim olan o hırçın dil, artık sınıf arkadaşına veya öğretmenine silah doğrultacak kadar pervasızlaşmış bir cinnet halini doğurmuştur.

Bu felaketin arka planına baktığımızda, karşımıza internetin karanlık dehlizlerinde filizlenen hastalıklı yapılar çıkıyor. Telegram gruplarında, C31K gibi oluşumlarda veya "incel" diye tabir edilen kadın düşmanı, radikal alt kültürlerde kimlik arayan gençler, gerçek dünyadan koparak sanal bir bataklığın içine düşüyor. Dünyada "school shooter" olarak bilinen o yabancılaşmış saldırgan profili, artık bizim topraklarımızda da bir trend haline gelmeye başladı. Toplumdan, aileden ve insani değerlerden kopan bu gençler, karanlık dijital odalarda birbirlerini nefretle besleyerek, onaylanma ihtiyaçlarını kanlı eylemlerle gidermeye çalışıyorlar.

Mesele sadece bir güvenlik zafiyeti değildir. Mesele, sanal aidiyetlerin reel hayatın, vicdanın ve ahlakın önüne geçmiş olmasıdır. Gençlerimiz, ekran başındaki o dehlizlerde yalnızlaştıkça, toplumun ortak değerlerine karşı birer nefret bombasına dönüşüyorlar. Dijital ayak izlerini takip ettiğimizde gördüğümüz o radikal gruplar, zayıflayan toplumsal bağlarımızın boşluğunu dolduran birer zehirli sarmaşıktır. Eğer biz sokaktaki şiddet dilini susturamaz, kutuplaşmayı durduramaz ve gençlerimizi o karanlık ekranların insafına bırakmaya devam edersek, okul koridorlarını huzurun değil, korkunun mekanı haline getirmiş oluruz. Bu bir asayiş sorunu olmanın ötesinde, topyekun bir insani çöküşün habercisidir.

Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)

Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...

En Çok Okunan Analizler