01/10/2026

Skandallar Ülkesinde Sıradan Bir Gün ve Yirmi Beş Yıllık Ahlaki Enkaz

Bundan yirmi beş otuz yıl önce bu ülkede büyük bir skandal patlak verdiğinde yer yerinden oynar, gazete manşetleri aylarca aynı meseleyi yazar, sokakta herkes o olayı konuşur ve en önemlisi sorumlular ya istifa eder ya da mahkeme kapılarında hesap verirdi. Bir İSKİ skandalı veya Susurluk kazası yıllarca hafızalardan silinmez, toplumsal vicdan günlerce o ağırlığı tartardı. Bugün ise öyle bir skandallar enflasyonu yaşıyoruz ki, neredeyse on günde bir, on beş günde bir memleketin temelini sarsacak büyüklükte bir rezalet patlıyor ve bir önceki fecaat daha tam anlaşılamadan yenisinin altında ezilip unutuluyor. Toplumun sinir uçları öylesine uyuşturuldu, hafızası öylesine felç edildi ki, artık hiçbir hırsızlığa, hiçbir ahlaksızlığa şaşıramaz hale geldik.

Şöyle son birkaç aya dönüp baktığınızda dahi karşımıza çıkan tablo aklı başında herkesin kanını dondurmaya yetiyor. Bir bakıyorsunuz, dünyanın dört bir yanından gelen uluslararası mafya liderleri ve uyuşturucu kartelleri Türkiye’nin lüks sitelerinde hesaplaşırken yakalanıyor, tonlarca kokain limanlarda el değiştiriyor. Başka bir gün uyanıyorsunuz, spor camiasının göbeğinde yasa dışı bahis ağları, kulüp yönetimlerine ve tribünlere sıçrayan şike operasyonları, kara para aklama tezgâhları ortalığa saçılıyor. İnsan hayatının değersizleştiği yerde çürüme öyle korkunç bir boyuta vardı ki, özel hastanelerde yeni doğmuş bebeklerin sırf Sosyal Güvenlik Kurumundan fazladan para koparmak uğruna yoğun bakımlarda ölüme terk edildiği bir çete düzeniyle sarsıldık. Bütün bu vahşetin ve kokuşmuşluğun arasında, son olarak Afyonkarahisar Ticaret Borsası başkanının oğluna ait ünlü sucuk markasının bakanlığın taklit ve tağşiş listesine girdiğini, millete sucuk diye ne idüğü belirsiz kanatlı etleri ve sakatatları yedirdiklerini öğreniyoruz. Gerçi bebeklerin canına kıyıldığı, milyarların buharlaştığı bir memlekette milletin midesine hileli sucuk indirilmiş olması artık neredeyse sevimli bir çerez, sıradan bir garnitür muamelesi görüyor; borsa başkanı beyefendinin sofrasından arta kalan helal et kırıntılarına şükreder hale gelmemiz bekleniyor.

Bu kepazelikler zincirinin zirve noktası ise geçtiğimiz günlerde patlayan ve tasarruf sahiplerinin yüzlerce milyar lirasını buharlaştıran devasa fon vurgunu oldu. Paraların Cenevre gölü kıyısındaki İsviçre bankalarına aktarıldığı, kripto cüzdanlarla izinin silindiği ve yüzlerce fonun tasfiye edildiği bu büyük soygunun tam merkezinde kim var dersiniz? Yıllarca kürsülerden ahlak dersleri veren, başörtüsünü ve dini söylemleri siyasi kariyerinin en kullanışlı zırhı haline getiren, dilinden maneviyatı düşürmeyen eski bir muhafazakar kadın bakan ve ailesinin bağlantıları.

İşte tam bu noktada durup düşünmek, o acı muhasebeyi yapmak zorundayız. Bundan tam yirmi beş yıl önce bu ülkenin başına bir hükümet geldi. Dindar nesil yetiştireceğiz dediler, ahlaklı ve maneviyatı yüksek bir toplum inşa edeceğiz dediler, yolsuzluğu ve yoksulluğu kökünden kazıyacaklarını vadettiler. Peki, çeyrek asrın sonunda ne oldu? Eski Türkiye diye burun kıvırdıkları dönemin utanma duygusunu, mahalle ahlakını, namus kavramını ve adalet terazisini mumla arar hale geldik. Dini değerleri öylesine hırpaladılar, öylesine bir rant ve dokunulmazlık kalkanına dönüştürdüler ki, ortada ne inanç kaldı ne samimiyet.

Bir gün geçmiyor ki ekranlara ya da sosyal medyaya sakallı cübbeli bir figür çıkıp aklı, bilimi ve insan haysiyetini ayaklar altına alan trajikomik bir fetva vermesin. Kadının sokakta yürümesinden çocuğun gülüşüne kadar her şeye dil uzatan, cennetten tapu dağıtan bu bezirganlar, sıra bebeklerin öldürülmesine, milyarlık soygunlara, faizsiz finans adı altında yürütülen tefeciliğe gelince dillerini yutuyorlar. Bir yandan da cumhuriyetin kurucu değerlerine, Mustafa Kemal Atatürk’e ve laikliğe hayasızca saldırmayı marifet sayıyorlar. Geldiğimiz hazin nokta şudur: Kendilerine dindar nesil projesiyle yola çıkanlar, arkalarında ranta tapan, suçu sıradanlaştıran, haramı helal kılıfına uyduran ve milletin hem aklıyla hem cüzdanıyla alay eden koca bir ahlaki enkaz bıraktılar. Ve bu enkazın altında her gün biraz daha ezilen, yine bu ülkenin namuslu, çalışkan ve sessiz çoğunluğu oluyor.

29/09/2026

Mübarek Cüzdanlar ve Şaşmayan Kıble: Paranın İman İmtihanı

Türkiye’de finansal felaketlerin, saadet zincirlerinin ve buharlaşan milyarların değişmeyen tek bir alameti farikası vardır: Ne zaman kasalar boşalsa, ne zaman sıradan yurttaşın üç kuruşluk tasarrufu sırra kadem bassa, perde arkasından mutlaka takkesi düzgün, alnı secdeden kalkmayan, dilinden hamd ü senayı eksik etmeyen muhterem bir figür çıkar. Son günlerde sermaye piyasalarını sarsan, yüzlerce fonun tasfiyesine ve binlerce insanın ocağına incir ağacı dikilmesine yol açan devasa fon skandalında da bu kadim gelenek zerre kadar şaşmadı.

Pusula ve Tera ekseninde patlayan, ardından İsviçre hesaplarına ve kripto cüzdanlara doğru kanatlanan milyarların izi sürüldüğünde, karşımıza yine aynı tanıdık vitrin çıkıyor. Siyasi nüfuzun, iktidar koridorlarının ve bürokratik dokunulmazlığın gölgesinde palazlanan isimler, ekranlarda ve kürsülerde ahlak, yerlilik, millilik ve maneviyat dersleri verirken; arka odalarda döner sermayenin kıblesini çoktan Batı’nın faizli, gizli ve karanlık kasalarına çevirmiş durumdalar. Fatma Betül Sayan ve eşi etrafında düğümlenen iddialar, tartışmalar ve kamuoyuna sızan mali ilişkiler yumağı, bu memlekette dinin nasıl muazzam bir ticari kaldıraca ve kusursuz bir kamuflaja dönüştürüldüğünü bir kez daha belgeliyor.

İşin en ironik ve trajikomik tarafı da tam olarak burada başlıyor. Sokaktaki vatandaşa kanaat telkin eden, yoksulluğu sabırla ve cennet müjdesiyle kutsayan, faizin her türlüsünü haram ilan edip millete faizsiz finans masalları anlatan bu muhterem zevatlar, iş kendi servetlerini katlamaya gelince hiçbir dini kaygı taşımıyor. Helal kazanç vaadiyle toplanan paralar, mütedeyyin kitlelerin safiyane inançları üzerinden devşirilen fonlar, nedense hep Cenevre gölü kıyısındaki asırlık bankalarda, tefeci faizlerinde ya da vergi cennetlerinin soğuk labirentlerinde aklanıyor. Kendi tabanına dünyevi zevklerin fani olduğunu fısıldayanlar, Dubai’de lüks malikaneler kapatırken, milyon dolarlık yatların ve özel jetlerin faturasını sıradan insanın sırtına yıkmaktan en ufak bir vicdani rahatsızlık duymuyor.

Peki, neden bu memlekette organize soygunların, fon patlamalarının ve finansal enkazların başrolü neredeyse istisnasız olarak bu dindar elitlerin elinde kalıyor? Cevap, kurdukları ahlak düzeninin sahteliğinde gizlidir. Din, bu coğrafyada sadece bir inanç alanı değil; aynı zamanda denetimi felç eden, hukukun elini kolunu bağlayan ve kitleleri sorgusuz sualsiz bir itaate mahkum eden en kullanışlı zırhtır. Bir yöneticinin masasında Kuran, dilinde dua, referansında tarikat veya iktidar bağı varsa, bu ülkenin denetim kurumları körleşir, mali polisi sağırlaşır, yargısı ise tedbir almaktan çekinir. Çünkü bu topraklarda dindarlık kisvesi, en büyük mali suçların üzerini örten meşruiyet şalıdır. Küçük yatırımcı, aynı cami avlusunda saf tuttuğu, aynı değerleri paylaştığını sandığı bu muktedirlerin kendisine tuzak kurabileceğine ihtimal vermez; lakin kasadaki son kuruş da İsviçre’ye uçurulduğunda gerçeğin soğuk yüzüyle baş başa kalır.

Netice itibarıyla karşımızdaki manzara münferit bir yolsuzluk vakası değil, inancın sermayeye, sermayenin ise küresel kaçış hatlarına tahvil edildiği organize bir ahlaki çürümedir. Paranın dini, imanı, milliyeti olmadığını her fırsatta kanıtlayan bu kifayetsiz muhterisler, halka cennet tapusu dağıtırken kendilerine yeryüzünde off-shore cehennemleri inşa ediyorlar. Cemaat ağlarıyla beslenen, devlet imkanlarıyla semiren ve nihayetinde paranın pusulasını hep Batı’ya çeviren bu ikiyüzlü düzen sürdükçe; kürsülerden dökülen duaların gürültüsü, batırılan fonların ve çalınan geleceklerin feryadını bastırmaya yetmeyecektir.

26/09/2026

Paranın Sınır Ötesi Rotası ve Kripto-Offshore Ağı

Türkiye sermaye piyasalarında yaşanan son fon depremi, sıradan bir piyasa çalkantısı ya da basiretsiz bir yönetim kazası değildir. 500 binden fazla tasarruf sahibinin birikimlerini eritip yüzlerce fonun tasfiyesine kadar uzanan süreç, paranın sınır tanımayan kaçış rotasını ve klasik denetim mekanizmalarının nasıl açığa düştüğünü bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Karşımızdaki tablo, geleneksel İsviçre bankacılık ağı, off-shore transfer kanalları ve blokzincir labirentlerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir mali operasyondur.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmaya giren MASAK verileri, tezgâhın ne kadar soğukkanlı kurulduğunu belgeliyor. Pusula ve Tera ekseninde sistem kilitlenmeden, fonlar 15-17 Eylül bandında resmen temerrüde düşmeden hemen önce, paranın yönü şaşmaz bir istikamete çevrildi: İsviçre. Serdar Turhan’ın 15 milyon doları, Muhammed Yarız’ın ise Edmond de Rothschild Bankası’ndaki hesaplara aktardığı 25 milyon avroyu bulan yaklaşık 2 milyar 889 milyon liralık tutar, kriz patlamadan önce filikaların kimler için indirildiğinin açık kanıtıdır. Ardından Hedef Yatırım Bankası üzerinden İsviçre merkezli Swissquote Bank’a doğru yola çıkan 40,9 milyon dolarlık ilave 2 milyar TL’lik hamlenin son anda durdurulabilmiş olması dahi, kurulu tahliye koridorunun büyüklüğünü anlatmaya yeter.

Fakat operasyon yalnızca geleneksel banka transferleriyle sınırlı kalmadı. Lüks araçların 26 bin lira gibi sembolik fiyatlarla el değiştirdiği, özel jet ve yatların kaçırılmaya çalışıldığı bu tabloda, asıl görünmeyen akış tezgah üstü piyasalar ve kripto varlıklar üzerinden kurgulandı. Denetimli bankacılık kanallarından çekilen nakit, regülasyondan uzak kripto işlem noktaları üzerinden sabit dijital varlıklara çevrilerek soğuk cüzdanlara aktarıldı. Soğuk cüzdan mimarisinin sağladığı fiziki gizlilik, paranın devletlerin adli ve mali takip radarlarından tamamen koparılmasını sağladı. Sınır ötesine taşınan bu dijital servet, uluslararası mali iş birliği ve otomatik bilgi paylaşımı anlaşmalarını bile fiilen işlevsiz bırakan bir off-shore kalkanı yarattı.

Asıl acı olan, bu devasa hat döşenirken denetim kurumlarının sergilediği kurumsal gecikmedir. Sermaye Piyasası Kurulu ve bankacılık gözetim mekanizmaları, milyarlarca liralık kaynak Cenevre ve Zürih hattına akarken, dijital transferlerle soğuk cüzdanlara istiflenirken sessiz kaldı. Fonlar batıp feryatlar yükseldikten sonra MASAK’ın devreye girip 750 milyon lirayı dondurması ya da savcılığın tasfiye süresini uzatması, yalnızca giden paranın ardından tutulan bir bürokratik tutanaktır.

Yerli ve milli piyasa edebiyatı yapanların zorda kaldıkları ilk anda İsviçre hesaplarına ve kripto cüzdanlara sığınması, bu düzenin ahlaki çöküşünü belgeliyor. Önleyici denetimi hayata geçiremeyen, paranın sınır ötesi rotasını kaçış başlamadan kesemeyen bir ekonomi idaresinde, kasanın boşaltılmasının bedelini yine tasarrufunu enflasyona karşı korumaya çalışan yüz binlerce namuslu vatandaş ödüyor. Paranın pusulası İsviçre’yi, faturanın adresi ise yine halkı gösteriyor.

21/09/2026

Paranın Pusulası Yine Aynı: İsviçre

Türkiye’de finansal piyasaların işleyişinde şaşmayan bir kural vardır: Sıradan vatandaşın üç kuruşluk birikimi, enflasyon canavarından korunmak amacıyla yasal güvenceler vadeden fonlara emanet edilir; o fonları yönetenlerin aklı ise her daim sınırların çok ötesindeki korunaklı limanlardadır. Son günlerde patlak veren ve yüzlerce fonun tasfiyesine kadar uzanan devasa krizde ortaya dökülenler de bu köhne düzenin zerre kadar değişmediğini bir kez daha yüzümüze çarptı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmaya giren ilk mali veriler, ortada sıradan bir piyasa çalkantısı ya da öngörülemeyen bir zarar olmadığını, aksine çok soğukkanlı bir transfer operasyonunun işletildiğini gösteriyor. Pusula Holding ve Pusula Portföy yöneticilerinin hesaplarından İsviçre’deki Edmond de Rothschild Bankası’na aktarılan 4 milyar lirayı aşkın tutar, meselenin vahametini gözler önüne sermeye yetti. İşin en çarpıcı tarafı ise zamanlama. Yatırımcıların geri ödeme alamayıp sistemin resmen temerrüde düştüğü eylül ortasından sadece birkaç hafta önce, ağustosun son günleri ile eylülün hemen başında bu devasa meblağlar sınır ötesine uçurulmuş. Yani geminin su aldığı çoktan bilinirken, filikalar sadece kasayı tutanlar için İsviçre kıyılarına indirilmiş.

Şimdi ekranlarda, manşetlerde büyük bir operasyon havası estiriliyor. Mali Suçları Araştırma Kurulu MASAK devreye girmiş, şirketlerin ve yöneticilerin birinci derece yakınlarının hesap hareketleri ile kripto transferleri mercek altına alınıyormuş. Gözaltılar yapılıyor, mal varlıklarına tedbirler konuyor. İyi de insan sormadan edemiyor: Bu ülkenin denetim mekanizmaları, Sermaye Piyasası Kurulu, mali izleme organları milyarlarca liralık kaynak bir yabancı bankanın hesaplarına istiflenirken neredeydi? Fonlar temerrüde düşüp feryatlar ayyuka çıkana kadar bu transferlerin hiçbir alarm vermemesi, gözetim görevinin nasıl yerine getirildiğine dair acı bir itiraf değil midir?

Atı alanın Cenevre gölü kıyısında hesap açtığı bir düzende, MASAK’ın arkadan koşturup iz sürmeye kalkması artık kronikleşmiş bir idari ritüele dönüştü. Vergisini peşin ödeyen, harcadığı her kuruşun hesabını devlete veren bordrolunun sırtına yeni yükler bindirilirken; milyarları denetim ağlarının arasından Tereyağından kıl çeker gibi İsviçre’ye kaçıranlar karşısında sergilenen bu kurumsal gecikme izah edilemez. Paranın pusulası yine şaşmadı; adresi yine İsviçre oldu. Geride ise birikimlerinin üzerine bir bardak soğuk su içmesi beklenen binlerce mağdur ve giden paranın ardından tutanak tutan bürokratik bir aygıt kaldı. Bu ülkede denetim kurumları suç işlenmeden önce önleyici bir kalkan olamadığı, kriz patladıktan sonra sadece enkaz sayımı yaptığı sürece, finansal sistemin adı ne olursa olsun sonucu hep aynı kalacaktır: Bedeli halk öder, sefasını bavulu önceden hazırlayanlar sürer.

19/09/2026

İki Kıskaç Arasında Boğulan Millet ve Ankara’nın Çifte Körlüğü

Türkiye’de siyaset ile toplum arasındaki makas hiç olmadığı kadar açılmış durumda. Ankara’daki aktörlerin kendi iktidar hesapları için tükettiği enerji ile sokaktaki insanın hayatta kalma mücadelesi arasındaki uçurum, siyasete duyulan güveni hızla aşındırıyor.

Ekonomik göstergeler bu kopuşun en somut belgesidir. TÜİK verilerine göre yıllık enflasyon yüzde 31’in üzerinde seyrederken; gıda, konut ve ulaştırma gibi temel harcamalardaki artış yüzde 35 ile 40 bandına dayanmış durumdadır. Ücretlinin, emeklinin ve küçük esnafın alım gücü her geçen gün erirken, devletin kayıt dışılıkla mücadelede tespit ettiği yüz milyarlarca liralık matrah farkı tek başına adalet sağlamaya yetmiyor. Vatandaş haklı olarak vergi yükünün kimin sırtına bindiğini, kamuda neden tasarruf yapılmadığını ve harcamalardaki şatafatın hesabını soruyor.

Hukuk ve adalet alanındaki tablo da farksızdır. Avrupa Konseyi organlarının İmamoğlu davası, sivil toplum ve ifade özgürlüğü alanındaki ihlallere dair kaygıları bir yana, yargının siyasete doğrudan müdahalesi kurumsal güveni temelinden sarstı. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP kurultaylarına yönelik verdiği mutlak butlan kararı ve yönetimi eski kadrolara devretme girişimi siyasetin dengelerini kökten değiştirdi. Ancak bu mahkeme hamlesi umudu tüketmeye yetmedi; Özgür Özel ve 91 milletvekili istifa ederek YENİ Parti’yi kurdu ve Meclis’in ikinci büyük grubu haline geldi. CHP 44 vekile gerilerken, eski aktörlerin elinde kalan o tabela hukuki tartışmaların gölgesinde bir müzeye dönüştü.

Fakat mesele yalnızca tabela veya isim değiştirmekten ibaret değildir. Asıl sınav, bu yeni hareketin ekonomik program, adalet, kurumsal reform ve liyakat konusunda ne söyleyeceğidir. Vatandaş Ankara’dan yeni bir koltuk kavgası değil; düşen enflasyon, tarafsız yargı, adil vergi ve çocuklarının geleceğine dair somut bir güvence bekliyor.

Türkiye bugün iki kıskacın arasında sıkışmış vaziyette: Bir tarafta hayat pahalılığı ve ekonomik belirsizlik, diğer tarafta hukuka ve kurumlara duyulan güvenin çöküşü. Ekonomiye güven için hukuka, hukuka güven için ise siyasetçilerin kendi çıkarlarını toplumun önüne koymadığına inanmak gerekir. Ankara’nın asıl körlüğü, halk ay sonunu ve geleceğini hesaplarken kendi küçük iktidar alanlarını koruma yarışına girmesidir. Sandık kurulduğunda sadece iktidar değil, bu kokuşmuş siyaset düzeninin tamamı milletin vicdanında tartılacaktır.

02/07/2026

Büyük Misafir Ağırlama Kılavuzu: Ev Sahibi Evden Çıkmasa da Olur

Ankara önümüzdeki günlerde çok mühim, çok havalı bir organizasyona ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi vesilesiyle dünya liderleri başkentimize teşrif edecek. Tabii küresel arenada caka satmanın, o meşhur diplomatik prestijin bedelini ödemek de her zaman olduğu gibi yine bu şehrin sabah sekiz akşam beş mesaisindeki vergi mükellefine düşüyor.

Valilik ve UKOME el ele verip öyle bir tedbir paketi açıkladı ki, insan okurken dünya liderlerinin güvenliği için Ankara’nın yerli halkının geçici olarak başka bir şehre nakledilmediğine şükrediyor. Açıklanan kararlara göre Mevlana’dan Özal’a, İnönü’nden Atatürk Bulvarı’na kadar kentin bütün ana damarları protokol heyetlerine tahsis edildi. Yetmedi; şehir genelinde skuterler, paket servis yetiştirmeye çalışan motokuryeler ve ağır tonajlı araçlar yasaklandı. Kent merkezindeki lüks otellerin etrafında arabasını park edenlere cumartesi gününe kadar mühlet verildi, kaldırılmayan araçlar çekilecek. Yani zirve haftası boyunca evine ekmek götürmek için çırpınan kuryeden, işine gitmeye çalışan memura kadar herkes için hayat resmen askıya alınıyor.

Büyük devletlerin büyük zirvelerinde lojistik krizler, trafik kilitlenmeleri elbette kaçınılmazdır. Dünyanın her yerinde bu tarz küresel toplantılar yapılır. Fakat demokratik olgunluğa erişmiş, vatandaşına sadece birer istatistik gözüyle bakmayan ülkelerde bu işlerin bir usulü, bir nezaketi vardır. Mesela benzer bir abluka Paris’te veya Londra’da yaşandığında, o şehrin belediye başkanı ya da valisi kameraların karşısına geçer, halktan yaşatılacak o devasa mağduriyet için defalarca özür diler, alternatif çözüm yollarını tek tek anlatır. Bizde ise tam tersine, sanki bu şehirde yaşayan milyonlarca insan o uluslararası misafirlerin konforunu bozan birer pürüzmüş gibi davranılıyor.

Daha modern, daha planlı bir akılla bu işi kentin göbeğini tamamen felç etmeden çözmenin, zirveyi hayatın ritmini durdurmadan organize etmenin bir yolu mutlaka bulunabilirdi. Ancak bizde idari mekanizmanın refleksleri her zaman olduğu gibi yasaklamayı, kapatmayı ve şehri insansızlaştırmayı en pratik çözüm olarak görüyor. Başkent sakinleri olarak birkaç gün boyunca sokaklarda adeta birer yabancı gibi yürürken, dünya liderlerine sunduğumuz bu kusursuz ve sessiz Ankara tablosunun arkasındaki o gerçek çileyi sadece biz bileceğiz. Tabii bir de, bu mağduriyeti bir rica ya da özür cümlesine bile layık görmeyen o kibirli idari üslubu hafızamıza bir kez daha kazıyacağız.

24/06/2026

Tabela Aşkı Vatandaşı Kurtarmıyor: Cumhuriyet Halk Partisinin Tarihi Misyonu Bitti

Ankara’da son bir haftadır sergilenen delege savaşları, noter onaylı imza teslimatları ve genel merkez koridorlarındaki o çift başlı yönetim tiyatrosu, bu ülkenin sırtına yüklenen en büyük siyasi yük haline geldi.

Mahkemenin verdiği kararın ardından ipleri eline geçiren Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi, kurumsal mekanizmaları kullanarak Özgür Özel’in yanındaki milletvekillerini jet hızıyla ihraç etmeye başladı. Kendisinden olmayan kadroları partiden atarak binayı ve yönetimi tamamen gasp eden bu statükocu klik, delegelerin iradesini seçim kurullarının labirentlerinde boğuyor. Karşılıklı hamlelerle Meclis odalarının kilitlendiği, ihraç kararları yüzünden iki tarafın da kendi grubuna söz geçiremediği bu manzara, yirmi beş yıllık iktidar düzeninin değişmesine bu kadar yaklaşılmışken milyonlarca insanın umudunu kurultay borsasında açık artırmaya çıkarmaktır.

Sokaktaki vatandaş pazar pazar gezip en ucuz sebzenin peşine düşmüşken, aileler çocuklarının okul masrafını karşılayamaz hale gelmişken, bu Ankara beylerinin tek derdi o binanın odalarını, belediye imkanlarını ve garanti milletvekilliği sıralarını kimin kontrol edeceğidir.

Buradan, son seçimde meydanlarda biriken o taze enerjiyi ve dip dalgayı arkasına alan Özgür Özel ve yol arkadaşlarına çok net, duru bir hakikatı hatırlatmak gerekiyor.

Siz kendinizi dışarı atan, sizi ihraç kararlarıyla boğmaya çalışan bu içi tamamen çürümüş yapıyı kurtarmak için daha ne kadar hırpalanacaksınız? O kapıyı tamamen çekip çıkmak, o eski tabelayı arkada bırakmak için daha neyin olmasını bekliyorsunuz?

Cumhuriyet Halk Partisi, Mustafa Kemal Atatürk’ün bu millete bıraktığı tarihi bir değerdir, buna kimsenin sözü yok. Ama artık yirmi birinci yüzyılın ortasındayız ve bu yapı siyasi, kurumsal ve sosyolojik ömrünü tamamen tamamladı.

Geçmişte bu topraklarda nasıl ki misyonunu dolduran kitle partileri vakti geldiğinde tarih sahnesinden çekildiyse, bugün de bu yapının artık kavgalardan uzak, şerefli bir siyasi müze olarak arşivdeki yerini almasının zamanı geldi de geçiyor. Bu hantal düzenin içinde kalıp eski liderin ihraç kararlarıyla, şahsi ikbal peşindeki vekil takımıyla imza sayma yarışına girmek, o büyük dip dalgayı bu yıpratıcı pazarlıkların içinde eritip yok etmek demektir.

Hemen bugün, o eski binayı kendi iç kavgalarıyla baş başa bırakın ve temiz, geleceğe bakan yepyeni bir siyasi hareketle yola çıkın.

Eğer bu cesareti gösterir ve yeni bir tabela asarsanız, sadece mevcut muhaliflerin değil, yıllardır bu düzenden bıkmış ama amblem ve geçmişin bagajları yüzünden eli bir türlü muhalefete gitmeyen milyonlarca kararsız vatandaşın da sel gibi arkasınızdan akacağını göreceksiniz. Her kesimden bu ülkenin namuslu insanları geçmişin kavgalarından arınmış yepyeni bir çatının altında iktidara yürümeye dünden hazır.

Özgür Özel için önündeki bu iktidar treni hayatta bir kez gelir; Kılıçdaroğlu ve etrafındaki o eski yapının ihraç oyunlarıyla vakit kaybedip bu treni kaçırırsanız, bunun vebalini tarihe ödeyemezsiniz. Bırakın o köhne ev kendi hırslarında boğulsun, siz geleceğe yürüyün.

Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)

Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...

En Çok Okunan Analizler