27/01/2026

İran Eşiği: Askeri Konuşlanma, İç Çözülme ve “Rejim Sonrası” İhtimalinin Büyümesi

Uluslararası sistemde bazı dönemler vardır; güç dengelerinin yeniden şekillendiği bu kritik eşiklerde aktörlerin her hamlesi, yalnızca bugünü değil, bir sonraki on yılı da belirler. Bugün İran dosyası tam da böyle bir eşiğe oturmuş görünüyor. Basra Körfezi ve çevresinde yoğunlaşan ABD askeri varlığı, yalnızca “caydırıcılık” mesajı vermekle kalmıyor; karar verildiğinde zaman kaybetmemek için sahaya kuvvet sürmenin klasik mantığını da yansıtıyor. USS Abraham Lincoln uçak gemisi taarruz grubunun görev sahasına intikali ve bunun etrafında şekillenen hava-deniz unsurları, sıradan bir devriye ritminden daha fazlasına işaret ediyor. Bu tür konuşlanmalar, askeri literatürde çoğu zaman “stratejik konuşlanma” diye tarif edilen, bir operasyon ihtimalini büyüten ön hazırlık evresiyle örtüşür; çünkü asıl mesele geminin kendisi değil, geminin açtığı seçenek setidir: vurucu güç, hava savunma kalkanı, istihbarat/komuta-kontrol kapasitesi ve en önemlisi “geri dönüşü pahalı” bir angajman psikolojisi. Reuters ve AP akışında, bu konuşlanmanın İran’la gerilimi tırmandırabilecek bir askeri çerçeveyle birlikte okunduğu görülüyor.

Bu tabloyu “anlık kriz” gibi okumayı zorlaştıran bir arka plan daha var: 2025 Haziranında yaşanan ve birçok kaynakta “12 Günlük Savaş” diye anılan çatışma döngüsü, İsrail-İran hattında doğrudan askeri eşiğin zaten aşıldığını gösterdi. O dönemdeki karşılıklı vur-kaç dinamikleri, sadece taktik bir çatışma değil; bundan sonra her krizin, “bir önceki raundun yarım kalan hedefleri” üzerine oturacağını da ima etti. EUISS’in değerlendirmesi, bu çatışmanın tarafların yeni bir tırmanmaya hazırlanma eğilimini besleyen bir dönüm noktası olduğunu ortaya koyuyor. Reuters’ın farklı tarihlerdeki analizlerinde ise hasarın boyutu ve kalıcılığına dair belirsizliklerin sürdüğü; bu belirsizlik sürdükçe “dosyanın kapanmadığı” algısının canlı kaldığı görülüyor. Bu, stratejik düzlemde şu anlama gelir: Eğer aktörler bir önceki döngüde hedefledikleri sonucu tam alamadıklarını düşünüyorsa, sonraki döngüde daha ileri bir risk almayı rasyonel görebilirler.

İsrail boyutu, bu denklemde “yan unsur” değil, doğrudan çarpan etkisi yaratan bir faktör. İsrail’in İran tehdidini nasıl çerçevelediği, ABD’nin saldırı kararını hızlandırmasa bile, ABD’nin seçeneklerini ve maliyet hesabını sertleştirir. Türkiye’den de diplomatik düzlemde bu algıyı yansıtan açıklamalar geldi; İsrail’in İran’a yönelik saldırı fırsatı kolladığına dair değerlendirmeler, bölgesel aktörlerin de bunu bir olasılık olarak gördüğünü gösteriyor. Ayrıca İsrail toplumundaki güvenlik algısına dair anketler, “önümüzdeki aylarda İran’la yeni bir çatışma ihtimali” fikrinin kayda değer bir ağırlık taşıdığını ortaya koyuyor. Burada kritik nokta şu: İsrail’in rolü, illa ki tek başına “başlatıcı” olmak zorunda değil; bazen bir krizin genişlemesinde “kaçınılmaz taraf” haline gelmek de aynı sonucu üretir. Çünkü İran’ın olası misilleme kapasitesi, sahayı doğası gereği İsrail-ABD eksenine doğru çeker.

Asıl belirleyici katman ise İran’ın iç dinamiği. Bugün İran’da olan biten, yalnızca bir “protesto dalgası” değil; rejimin meşruiyeti, ekonomik kapasitesi ve zor aygıtının sürdürülebilirliği aynı anda test ediliyor. AP’nin sahadan aktardığı çerçeve, kitlesel dalganın sert bastırma ile karşılandığını, ölü sayıları konusunda resmi rakamlarla insan hakları ağlarının iddiaları arasında büyük farklar bulunduğunu ve internet kesintilerinin sistematik biçimde kullanıldığını gösteriyor. Türkiye’de İRAM gibi kurumların analizleri de bu tabloyu “tek bir olay” üzerinden değil, birikimli bir kırılma olarak okuyor: geçim baskısı, toplumsal öfke, kurumsal yıpranma ve siyasi güven kaybı. Bu koşullarda dışarıdan gelen her baskı, içeride iki zıt etki üretebilir: ya rejimin güvenlik koalisyonunu sertleştirip “kenetlenme” yaratır ya da elit maliyetini artırıp çatlakları büyütür. Stratejik soru, “sokak ne kadar kalabalık?” sorusundan çok, “devletin sert çekirdeği kimin elinde ve o el titriyor mu?” sorusudur. Otoriter rejimlerin dayanıklılık literatüründe de asıl kırılmanın çoğu zaman sokakta değil, elit koalisyonunun dağılmasında yaşandığı vurgulanır.

Benim yaklaşımım şu: ABD’nin İran’a saldırma ihtimali bugün, dün olduğundan daha yüksek. Bunu “kesin saldırı olacak” diye değil, “saldırı opsiyonunun inandırıcılığı arttı” diye okuyorum; çünkü konuşlanma, söylem ve 2025 Haziranındaki eşiğin aşılmış olması aynı anda masada. Ancak saldırının amacı burada belirleyici: Eğer amaç nükleer kapasiteyi sınırlamak ise hedef seti ve süre farklıdır; eğer amaç rejimi çökertecek bir şok üretmek ise, operasyon mantığı daha riskli ve daha kapsamlı olmak zorundadır. Think-tank analizlerinde hava gücünün tek başına “rejim değişimi” üretme kapasitesinin tarihsel olarak sınırlı olabileceği, fakat iç çözülme derinleştiğinde dış şokun hızlandırıcı etki yaratabileceği vurgulanır. Bu nedenle benim “rejim değişimi 1 yıl” tahminim, bir kehanet değil; belirli eşiklere bağlı bir senaryodur. Eğer ekonomik-psikolojik kırılma grevler ve sürdürülebilir kitlesel koordinasyonla derinleşir, güvenlik aygıtında tereddüt ve elit çözülme işaretleri görünür hale gelir ve dış baskı rejimi konsolide etmek yerine elit maliyetini artırırsa, 12 ay bandında rejim değişimi ihtimali “konuşulabilir” olmaktan çıkıp “gerçekçi” bir olasılığa dönüşebilir.

Bu noktada tahmin piyasalarına da değinmek gerekir; çünkü bunlar kanıt değildir ama risk algısının fiyatlanmış bir fotoğrafıdır. Polymarket benzeri piyasalarda “2026 bitmeden rejim düşer mi?” eksenli kontratların kabaca üçte bir bandında fiyatlanması, jeopolitik risk analisti camiasındaki kaygının piyasa diline tercümesidir. Kalshi gibi platformlarda liderliğin 2026 içinde görevden ayrılması senaryolarına daha yüksek ihtimal biçildiğini gösteren akışlar da var. Buradaki doğru kullanım şudur: “Bu oranlar, kesinliği değil, belirsizliğin büyüklüğünü ve ‘yüksek risk yılı’ algısını gösterir.”

Rejim sonrası döneme gelince, burada romantik bir “her şey düzelir” anlatısı kurmak stratejik olarak hatalı olur. İran gibi çok katmanlı toplumsal fay hatları olan bir ülkede yeni bir düzen inşa etmek, mevcut düzeni sarsmaktan daha zordur. Üstelik enerji hattı ve boğazlar gibi kırılgan arterler devreye girdiğinde, bölgesel istikrar “iyi niyet”le değil, kapasiteyle kurulur. Türkçe analizlerde Hürmüz Boğazı üzerinden enerji şokuna dair risklerin öne çıkarılması boşuna değil; bir tıkanma, sadece bölgeyi değil küresel fiyatları ve Avrupa ekonomisini de zincirleme etkiler. Bu yüzden “2–3 yıl sonra istikrar” ancak şartlı bir iddia olabilir: geçişin tek bir merkezde toplanması, güvenlik aygıtının parçalanmaması, bölgesel aktörlerin içeride vekil yarışına girmemesi ve yaptırım/ekonomi dosyasının kontrollü açılması gibi koşullar sağlanırsa, en azından şiddetin yönetilebilir düzeye inmesi mümkündür; aksi halde istikrar değil, uzun türbülans gelir.

Sonuç olarak ben şunu söylüyorum: İran dosyası, hem içeride hem dışarıda aynı anda geriliyor ve bu, “normalleşme” değil “eşik” üretir. ABD’nin askeri hazırlıkları ve 2025’te eşiği aşmış olması, İsrail’in denklemde kaçınılmaz bir ağırlık taşıması ve İran toplumunda meşruiyet erozyonunun derinleşmesi, bu eşiği besleyen ana değişkenler. Dünya nefesini tutmuş izliyor; çünkü önümüzdeki süreç yalnızca İran’ı değil, bölgesel güç dengesini ve hatta enerji jeopolitiğini yeniden şekillendirebilecek bir kırılma potansiyeli taşıyor. Bu kırılmanın ne yönde olacağını ise tek bir hamle değil; hamlelerin yarattığı zincirleme sonuçlar belirleyecek.

20/01/2026

Çöküşün Anatomisi 1: Liyakatin İflası ve Sadakatin İhaneti

Bir devleti ayakta tutan omurga nedir? Çoğu kişi buna "ordu", "ekonomi" veya "sınırlar" cevabını verebilir. Ancak tarihsel sosyoloji ve devlet kuramı bize daha soğuk bir gerçeği fısıldar: Devleti ayakta tutan asıl güç, "karar verme mekanizmasının kalitesi"dir. Bu kaliteyi belirleyen tek ölçüt ise liyakattir. Bugün Türkiye’nin bürokratik koridorlarında, üniversite kürsülerinde ve iktisadi kurumlarında yankılanan "Bizden olsun, çamurdan olsun" zihniyeti, sadece basit bir adam kayırmacılık (nepotizm) örneği değil; devletin işletim sistemine bulaştırılmış ölümcül bir virüstür. Çünkü liyakatin bittiği yerde, devletin "kurumsal aklı" devre dışı kalır ve yerini kişisel sadakatin keyfiyeti alır.

Siyaset biliminde "Devlet Kapasitesi" diye bir kavram vardır. Bu, bir devletin aldığı kararları sahada ne kadar etkin uygulayabildiğini ölçer. Bir makinenin dişlileri gibi düşünün; dişliler çelikten (liyakatli) değil de çamurdan (sadece sadık) yapılmışsa, motorun ne kadar güçlü olduğunun bir önemi yoktur. O dişliler ilk zorlamada kırılır. Bugün yaşadığımız kurumsal erozyonun temelinde, koltukların "işi en iyi yapana" değil, "emre en itirazsız uyana" verilmesi yatmaktadır. Oysa devlet yönetimi, bir tarikat hiyerarşisi veya bir aile şirketi değildir. Devlette sadakat şahıslara değil, anayasaya ve liyakate duyulur. Şahıslara duyulan kör sadakat, hata yapıldığında "Efendim, yanlış yapıyoruz" diyebilecek fren mekanizmasını yok eder. Freni patlamış bir kamyonun yokuş aşağı giderken hızlanması, güçlendiğini değil, felakete yaklaştığını gösterir.

Bu çürümüş zihniyetin maliyeti, sadece ödenen maaşlar veya israf edilen makam araçları değildir; bunlar buzdağının görünen yüzüdür. Asıl maliyet, "Fırsat Maliyeti"dir. Liyakatsiz bir diplomatın tek bir cümlesiyle ülkeyi savaşa sürükleyebilmesi, liyakatsiz bir ekonomistin yanlış bir kararla milyonların birikimini bir gecede buharlaştırması, liyakatsiz bir mimarın onayıyla binlerce insanın enkaz altında kalmasıdır. Yani, "bizden olsun" diye o koltuğa oturtulan o "çamur", kriz anında milletin üzerine çöken bir heyelana dönüşür. Ehliyetsizliğin bedelini, o atamayı yapanlar değil; her zaman masum halk öder.

Daha da vahimi, bu tablonun yarattığı "Tersine Seleksiyon" (Negative Selection) sürecidir. Yeteneğin ve zekanın cezalandırıldığı, vasatlığın ve dalkavukluğun ödüllendirildiği bir ekosistemde, nitelikli insan barınamaz. Bu, ülkenin genetik havuzunun boşalması, yani beyin göçü demektir. Bir genç, dirsek çürüttüğü kütüphanede, sınav kağıdında değil; "kimin tanıdığı olduğu" masasında geleceğinin belirlendiğini gördüğünde, o devlete olan manevi bağını koparır. Devlet, vatandaşının adalet duygusunu kaybettiği an, meşruiyet zeminini de kaybetmeye başlar.

Osmanlı’nın ünlü devlet adamı Koçi Bey, padişaha sunduğu risalesinde çöküşü şöyle özetlemişti: "Mansıplar (Makamlar) ehline verilmediği gün, kıyameti bekle." Bugün o kıyametin alametlerini; çöken binalarda, raydan çıkan trenlerde, alev alan ormanlarda ve eriyen para biriminde görüyoruz. Devleti yeniden ayağa kaldırmanın yolu, "bizden olanı" değil, "işi bilen"i başa getirmekten geçer. Çünkü çamurdan yapılan tuğla, yağmur yağdığında erir gider; geriye ne devlet kalır ne de millet.

12/01/2026

Teopolitik Bir Silah Olarak Meteoroloji: Yağmur Duasından Kar Bedduasına

Siyaset bilimi, genellikle insan yapımı kurumlar, yasalar ve güç ilişkileriyle ilgilenir. Ancak Ortadoğu tipi "Teopolitik" zihniyetlerde, siyasetin sınırları stratosfere kadar uzanır. Bu zihniyet dünyasında meteoroloji, bir bilim dalı değil; iktidarın meşruiyetini sağlayan veya muhalefeti cezalandıran metafizik bir sopadır.

Geçtiğimiz günlerde şahit olduğumuz, eski bir belediye başkanının canlı yayında "İnşallah yarın iyi bir kar yağar da her yer tıkanır" minvalindeki sözleri, basit bir siyasi rekabetin değil; doğayı ve inancı kendi siyasi bekası için araçsallılaştıran (enstrümantalize eden) hastalıklı bir paradigmanın dışavurumudur. Bu yazı, yönetimdeykent kuraklığa karşı "yağmur duasına" çıkan iradenin, muhalefetteyken nasıl "kar bedduasına" sığındığını; yani "inancın" nasıl "stratejik bir silaha" dönüştürüldüğünü irdeleyecektir.

Almancada "başkalarının talihsizliğinden haz duyma" anlamına gelen Schadenfreude kavramı, belki de bu durumu en iyi özetleyen terimdir. Ancak burada bireysel bir hazdan öte, "Kamusal Schadenfreude" söz konusudur.

Bir yönetici (veya eski yönetici), doğası gereği şehrin ve o şehirde yaşayan "demos"un (halkın) iyiliğini istemekle yükümlüdür. Etiğin temeli budur. Ancak videodaki temenni, yolların kapanmasını, ambulansların hastaneye yetişememesini, insanların işlerine gidememesini, kısacası şehrin felç olmasını arzulamaktadır. Neden? Sadece ve sadece rakip siyasi aktörün "başarısız" görünmesi için.

Bu, Makyevelist düşüncenin en çiğ halidir: "Amaca giden her yol mübahtır." Eğer amaç siyasi rakibi yıpratmaksa, halkın donması veya mağdur olması teferruattır. Bu zihniyet, şehri bir "yaşam alanı" olarak değil, sadece üzerinde iktidar kurulacak bir "mülk" olarak görür. Mülkün tapusu başkasına geçtiğinde, o mülkün yanıp kül olmasında (veya kara gömülmesinde) bir beis görmez. Bu tavır, halk sevgisinin değil, narsisistik bir iktidar hırsının kanıtıdır.

Buradaki en büyük paradoks, doğa olaylarına yüklenen anlamın, koltuğun sahibine göre değişmesidir.

Kendi Döneminde: Kuraklık bir "imtihan"dır, çözümü metafiziktir (dua ritüelleri), halktan sabır istenir. Doğa, "kader" planının bir parçasıdır.


Rakip Döneminde: Kar yağışı veya afet bir "fırsat"tır. Doğanın yıkıcı gücü, rakibi cezalandırmak için çağrılan bir müttefiktir.

Bu yaklaşım, Tanrı tasavvurunu da politize eder. Yaratıcıyı, evrenin tarafsız hakimi olarak değil; sanki bir siyasi partinin koalisyon ortağıymış gibi, rakipleri meteorolojik olaylarla terbiye etmesi beklenen bir figür olarak konumlandırır. "İnşallah kar yağar" cümlesindeki "İnşallah", samimi bir dua değil; ilahi gücü kendi siyasi ajandasına alet etme girişimidir. Bu, teolojinin siyasete kurban edilmesidir.

Videonun ikinci katmanında ise epistemolojik (bilgiye dair) bir çatışma izliyoruz. Sunucunun (Hande Fırat) elindeki tablette gösterdiği "Canlı Kar Takip Sistemi", modernitenin şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkesini temsil eder. GPS verisi, yoruma kapalıdır; araç ya oradadır ya değildir. Bu "logos"tur (akıl/veri).

Eski başkanın bu veriye verdiği tepki ise "pathos"tur (duygu/öfke). "Belediyeye kıyak geçiyorsun" çıkışı, gerçeğin kendisine duyulan tahammülsüzlüktür. Geleneksel/Popülist siyaset, "algı" ile yönetir; "gerçek" ile değil. Eğer GPS verisi (gerçek), oluşturulmak istenen "her yer tıkalı" algısını çürütüyorsa, o zaman veri düşman ilan edilir.

Burada, "Post-Truth" (Hakikat Ötesi) çağının tipik bir örneğini görüyoruz: Somut kanıt (ekrandaki harita) önemsizleştirilmeye çalışılırken, öznel temenni (tıkanıklık iddiası) mutlak doğru gibi sunulmaya çalışılıyor. Teknoloji (tablet/uygulama), eski tip demagojinin "dokunulmazlığını" elinden almıştır. O öfke, elindeki "yalan söyleme özgürlüğü" alınan bir çocuğun öfkesidir.

Bu video, aslında bir devrin kapanış sekansıdır. Şehri dualarla veya beddualarla yönetmeye çalışan, veriyi reddedip algıya sığınan, halkın mağduriyetinden siyasi rant devşiren o "eski hal"in son çırpınışlarıdır.

Modern kent yönetimi; meteorolojiyi bir silah olarak değil, bir veri seti olarak görür. Kar yağışı "inşallah" ile beklenecek bir siyasi piyango değil; tonlarca tuz, solüsyon ve iş gücü ile yönetilecek lojistik bir operasyondur.

Direksiyondaki anakronizm nasıl şeridi seccade sanıyorsa; siyaset kürsüsündeki anakronizm de kar yağışını sandıktan çıkacak bir oy pusulası sanmaktadır. Oysa kar erir, geriye sadece o utanç verici temenni kalır: "Halk perişan olsun, yeter ki ben haklı çıkayım." Tarih, bu cümleyi kuranları asla affetmemiştir.

Direksiyondaki Anakronizm: Şeridi Seccade Sanmak


Önümüzde 21. yüzyılın mühendislik harikası olan bir otomobil var. İçten yanmalı motoru, hidrolik direksiyonu, aerodinamik tasarımı ve güvenlik sensörleriyle tamamen aydınlanma aklının, fiziğin ve rasyonel düşüncenin bir ürünü. Ancak direksiyon koltuğuna oturan zihniyet, bu seküler makineyi kullanmak için 7. yüzyılın çöl metaforlarına ihtiyaç duyuyor.

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada viral olan bir sürüş eğitimi videosu, basit bir trafik dersinden çok daha fazlasını; İslam coğrafyasının modernite ile kurduğu –daha doğrusu kuramadığı– o hastalıklı ilişkiyi gözler önüne serdi. Eğitmen, öğrencisine şerit takibi yaptırabilmek için şöyle diyordu: "İçinde bulunduğun şerit senin seccaden, dışına taşmayacağız. Sağa sola bakmak mekruhtur."

Bu cümle, sadece pedagojik bir felaket değil, aynı zamanda ontolojik bir krizin itirafıdır.

Trafik, doğası gereği seküler (dünyevi) bir alandır. Kuralları evrenseldir; fiziğe, geometriye ve yaşama hakkına dayanır. Bir aracın şeritte kalması, "ibadet disiplini" ile değil, momentum ve güvenlik mesafesi ile ilgilidir. Ancak videodaki zihin haritası, hayatın "dini olmayan" hiçbir alanını tanımlayamıyor. Onlar için bir kuralın geçerli olabilmesi için, mutlaka kutsal bir referansa dayanması gerekiyor.

Şerit çizgisi "can güvenliği" dediğinizde anlaşılmıyor; ancak "seccade sınırı" dendiğinde bir anlam kazanıyor. Bu durum, bireyin seküler gerçeklikle doğrudan ilişki kuramadığını, araya mutlaka teolojik bir "çevirmen" koymak zorunda olduğunu gösterir. Seküler dünya, onlar için ancak "dine benzediği ölçüde" meşrudur.

Araba kullanmak dinamik bir süreçtir; sürekli çevre kontrolü, ayna kullanımı ve periferik vizyon (çevresel görüş) gerektirir. Oysa eğitmen, "Namazda sağa sola bakmak namazı bozar" diyerek, sürüş güvenliğinin en temel kuralı olan çevre kontrolünü dini bir yasakla (mekruh) engelliyor.

Burada dogmatik zihniyetin pratik hayatla nasıl çatıştığını görüyoruz. İbadet, "statik" ve içe dönük bir eylemdir; dünyayla bağını koparmayı hedefler. Sürüş ise "dinamik" ve dışa dönük bir eylemdir; dünyayla (yolla) sürekli irtibat halinde olmayı gerektirir. Direksiyondaki kişiye "namaz kılıyor gibi davran" demek, onu zihnen dünyadan koparmaktır ki trafikte dünyadan kopmak, felakete davetiye çıkarmaktır. Fizik kuralları, huşu kabul etmez; dikkat ister.

Felsefede buna "Araçsal Akıl" diyebiliriz. Bu zihniyet, Batı'nın ürettiği teknolojiyi (aracı) alır, çünkü o teknoloji konfor ve güç sağlar. Ancak o teknolojiyi üreten "sorgulayıcı aklı", bilimsel metodolojiyi ve yaşam felsefesini reddeder.

Klimanın serinliğini, motorun gücünü, ABS fren sisteminin güvenliğini sorgusuzca tüketirken; bu teknolojilerin arkasındaki "neden-sonuç" ilişkisine dayalı evreni, 1400 yıl öncesinin dogmalarıyla açıklamaya çalışırlar. Bu, bilişsel bir uyumsuzluktur (cognitive dissonance). Altınızdaki makine Newton fiziğine göre çalışırken, zihniniz 7. yüzyıl fıkhına göre işliyorsa, o direksiyon hakimiyeti asla tam sağlanamaz.

Bu video, bize bir "uyum" değil, derin bir "uyuşmazlık" hikayesi anlatıyor. Teknoloji transfer edilebilir ama zihniyet transfer edilemez. Şeridi seccade, öndeki aracı cemaat, yola bakmayı ibadet sanan bir zihin; modern dünyanın araçlarını kullanabilir ama asla o dünyanın bir parçası olamaz.

Direksiyondaki o anakronizm, sadece o arabanın içinde değil; kurumlarımızda, okullarımızda ve şehirlerimizde de hüküm sürüyor. Aletleri değiştirdik ama zihinleri hala o eski "çöl"den çıkaramadık. Ve ne yazık ki, otobanda giderken "sağa sola bakmayı" mekruh sayan bir sürücüyle aynı yolda olmak, hepimiz için hayati bir risk taşıyor.

10/01/2026

Ahlakın İflası ve Kutsal Kılıflı Yolsuzluk: "Torpil Haram, Parası Helal" İkiyüzlülüğü


Türkiye'de yaşayıp da "torpil" gerçeğiyle yüzleşmemiş kimse yoktur. Liyakatin değil, sadakatin ya da "tanıdıkların" kapıları açtığı bir düzende, milyonlarca gencin umudu her gün biraz daha kırılıyor. Ancak bu toplumsal yaranın üzerine tuz basan, onu meşrulaştıran bir olgu var ki, işte o noktada söz bitiyor: Dini kurumların bu çürümeye verdiği onay.

Geçtiğimiz günlerde bir televizyon programında ekranlara yansıyan 
Diyanet Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi İdris Bozkurt'un şu ifadeleri, içinde bulunduğumuz ahlaki çöküşün vesikası gibiydi: "Bozkurt: Torpille işe girmek hoş değil ama kazanç helal."

Bu cümle, basit bir fetva hatası değildir. Bu cümle, Türkiye'de baskın olan Sünni İslam pratiğinin, devlet ve güç ile kurduğu ilişkide geldiği ahlaki tıkanıklığın itirafıdır.

İslam felsefesinin ve etiğinin temel taşlarından biri "kul hakkı"dır. Torpil, tanımı gereği, bir başkasının hak ettiği pozisyonu, haksız bir avantaj kullanarak gasp etmektir. Yani apaçık bir hırsızlıktır; birinin geleceğini çalmaktır.

Nasıl olur da giriş eylemi temelden ahlaksız ve "haram" olan bir sürecin sonucu "helal" sayılabilir? Hırsızlık malı bir sermaye ile kurulan işten elde edilen kâr temiz midir? Bu fetva, "İşe nasıl girdiğin önemli değil, girdikten sonra çalışıyorsan sorun yok" diyerek, sürecin başındaki büyük adaletsizliği görmezden gelmektedir.

Bu yaklaşım, ahlakı sadece sonuçlara indirgeyen, niyeti ve yöntemi hiçe sayan oportünist bir bakış açısıdır. "Minareyi çalan kılıfını hazırlar" atasözünün kurumsallaşmış halidir.

Bu tür fetvalar, toplumdaki yozlaşmayı derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Dini otoriteler, yolsuzluğa ve adam kayırmacılığa karşı en sert duruşu sergilemesi gerekirken, "hoş değil ama..." gibi yumuşatıcı ifadelerle bu büyük günahı normalleştirmektedir.

Bu durum, özellikle muhafazakar/Sünni kesimde derin bir iki yüzlülük yaratmaktadır. Cuma hutbelerinde adaletten bahsedip, pazartesi günü tanıdığını işe sokmak için telefon trafiği yapan bir zihniyet, bu fetvalardan güç almaktadır. Şekilci bir dindarlığın yükseldiği, ancak ahlaki değerlerin içinin boşaldığı bir dönemden geçiyoruz.

"Torpil hoş değil ama parası helal" demek, bir toplumun adalet duygusuna sıkılmış bir kurşundur. Bu zihniyetle mücadele etmek, sadece siyasi değil, aynı zamanda felsefi ve teolojik bir zorunluluktur. Eğer din, toplumsal adaleti sağlamak yerine, güçlünün haksız kazancına meşruiyet kılıfı dikiyorsa, orada çok ciddi bir sorun var demektir. Bu iki yüzlülükle yüzleşmeden, ne liyakati tesis edebiliriz ne de ahlaklı bir toplum olabiliriz.

04/01/2026

Solcu Maskesi Takmış Bir Narko-Baron: Maduro Güzellemesi Yapanlara Tokat Gibi Gerçekler

Dünyanın en kolay sığınağıdır "Anti-Amerikancılık". Hele ki Ortadoğu ve Latin Amerika coğrafyasında, bir diktatörseniz ve halkınızı açlığa mahkum ettiyseniz, yapmanız gereken tek bir şey vardır: Kürsüye çıkıp ABD'ye sövmek. Bunu yaptığınız an, dünyanın dört bir yanındaki "romantik sol" ve "sözde anti-emperyalist" kitle, sizin işlediğiniz tüm suçları, yaptığınız tüm uyuşturucu ticaretini ve halkınıza çektirdiğiniz zulmü "direniş" adı altında alkışlamaya hazırdır.

Bugün Venezuela'da yaşananları; "ABD'nin bir darbe girişimi" veya "egemenliğe müdahale" olarak okuyanlara bir çift lafım var: Kafanızı gömdüğünüz o ideolojik kumdan çıkarın ve gerçeğe bakın.

Nicolas Maduro, bir devlet başkanı değil, devletin imkanlarını kullanarak küresel uyuşturucu trafiğini yöneten bir suç örgütünün, "Cártel de los Soles"in (Güneşler Karteli) tepe yöneticisidir.

"Ama ABD'nin sicili..." Zırvalığını Bırakın

Bana sakın "Ama ABD geçmişte şunu yaptı, Irak'ı işgal etti, CIA darbeler tezgahladı" argümanlarıyla gelmeyin. ABD'nin emperyalist tarihi, Maduro'nun tonlarca kokaini devlet uçaklarıyla dünyaya pazarladığı gerçeğini değiştirmez. Bir katili yakalayan polis, geçmişte rüşvet yemiş olsa bile; katil, katil olmaktan çıkar mı?

Mesele ABD'nin niyeti değil, ortadaki suçun büyüklüğüdür. Siz, "ABD emperyalizmine karşı duruyor" diye; zehirlediği binlerce genci, uyuşturucu parasıyla finanse ettiği milisleri ve açlıktan çöp karıştıran Venezuela halkını görmezden geliyorsanız, vicdanınızı ideolojinize kurban etmişsiniz demektir.

Cártel de los Soles: Apoletli Zehir Tüccarları

Siyaset biliminde buna "Criminal State" (Suç Devleti) denir. Venezuela ordusundaki generallerin apoletlerindeki "güneş" sembolünden ismini alan bu kartel, bizzat devletin ordusu tarafından yönetilmektedir. Uyuşturucu, Kolombiya sınırından alınır, Venezuela askeri üslerinden kalkan uçaklarla ABD ve Avrupa sokaklarına zehir olarak yağar.

Maduro'yu savunmak; bağımsızlığı savunmak değildir. Maduro'yu savunmak, bir uyuşturucu baronunun dokunulmazlığını savunmaktır.

Halk Neden Bayram Ediyor Sanıyorsunuz?

Televizyon karşısında viskisini yudumlayıp "Emperyalizme direnen kahraman Maduro" tweeti atan tatlı su solcuları, Venezuela sokaklarını görmüyor mu? Halk, ABD askerini değil, "adaleti" bekliyor. İnsanlar, çocuklarına süt alamadıkları, hastanede ilaç bulamadıkları, ama generallerin uyuşturucu parasıyla lüks içinde yaşadığı bu düzenden nefret ediyor.

Eğer bir halk, "dış müdahale" ihtimaline bile bayram ediyorsa; o ülkedeki yönetimin meşruiyeti bitmiş, zulmü arşa varmış demektir.

Sonuç: Suçlunun İdeolojisi Olmaz

Benim duruşum nettir: Bu bir "Amerikan uşaklığı" değil, evrensel hukuk ve insanlık onuru meselesidir. Bir liderin "sosyalist" jargonlar kullanması, kırmızı gömlek giymesi ve Chavez'in mirasına çökmesi; onun bir narko-trafikçi olduğu gerçeğini örtmez.

Zehir tacirlerine "devrimci" muamelesi yapmayı bırakın. İki tane beylik "anti-emperyalist" laf duyacaksınız diye, bir halkın geleceğini çalanlara alkış tutmayın. Maduro'nun yeri başkanlık sarayı değil, uluslararası mahkemelerin sanık sandalyesidir.

Nokta.

01/01/2026

Güneş Olmasa da Sabah Olur mu? Dini Metinlerle Fizik Yapmaya Çalışmanın Hazin Sonu

Sosyal medyada önüme düşen bir video, uzun süredir üzerine düşündüğüm bir konuyu tekrar gündemime getirdi. Videoda Süleymaniye Vakfı kurucusu Abdülaziz Bayındır, oldukça iddialı ve modern fizikle taban tabana zıt bir tez ortaya atıyor. İddia özetle şu: "Gündüz, Güneş’ten bağımsız ayrı bir varlıktır. Güneş hiç doğmasa bile gündüzün aydınlığı olabilir." Hatta dünya bilim camiasının bu "büyük keşfi" beklediğini, Türkiye’deki bilim insanlarının ise utancından konuşamadığını ekliyor.

Peki, bir ilahiyatçı neden temel fizik kurallarını reddedip böyle bir iddiada bulunur? Ve daha önemlisi, İslam dünyasında sıkça gördüğümüz bu "bilimle inatlaşma" veya "bilimi kutsal metne uydurma" çabasının altında yatan psikoloji nedir? Gelin, sokaktaki vatandaşın anlayacağı dilden, formüllere boğulmadan bir bakalım.

Önce Basit Gerçek: Gündüz Nedir?

Bir odaya girdiğinizi ve lambayı kapattığınızı düşünün. Oda karanlık olur, değil mi? "Lamba olmasa da odanın aydınlığı ayrı bir varlıktır, orada durur" derseniz, insanlar size tuhaf bakar.

Dünya için "lamba" Güneş'tir. Gündüz dediğimiz şey, Güneş ışınlarının Dünya’nın atmosferine girmesi ve buradaki gaz moleküllerine çarparak saçılmasıdır (Rayleigh Saçılması). Gökyüzünün mavi görünmesinin, gölgelerin bile tam karanlık olmamasının sebebi budur: Işık atmosferde dağılır.

Uzay neden karanlık? Çünkü ışığı tutup dağıtacak bir atmosfer (hava) yok. Işık, bir şeye çarpana kadar dümdüz gider. Yani olayda gizemli bir "Gündüz Varlığı" yok; sadece fotonlar, gazlar ve optik kurallar var. Güneş'i denklemden çıkarırsanız, elinizde sadece zifiri, buz gibi bir karanlık kalır.

Sorunun Kökeni: Neden Böyle Düşünüyorlar?

Buradaki temel sorun, Abdülaziz Bayındır'ın şahsıyla ilgili değil. Bu, İslam dünyasında ve muhafazakar çevrelerde sıkça rastladığımız, metodolojik bir krizin dışa vurumu. Bu zihniyet yapısının birkaç temel sebebi var:

1. Metinleri "Fen Bilgisi Kitabı" Gibi Okumak Kutsal kitaplar, insanlara etik, ahlak veya varoluşsal mesajlar vermek için iner. Ancak İslam öncesi Arap toplumunun dili ve o günün kozmoloji anlayışıyla (Dünya düzdür, gök bir kubbedir vs.) konuşur. "Gündüzü geceye bürüdük" gibi ifadeler, insanın gözlemlediği doğa olaylarının şiirsel anlatımıdır. Bu şiirsel/fenomenolojik anlatımı alıp, 21. yüzyılın astrofiziğine literal (kelime anlamıyla) bir formül gibi uygulamaya kalkarsanız, ortaya "Güneşsiz aydınlık" gibi absürt sonuçlar çıkar.

2. Bilimsel Aşağılık Kompleksi ve Savunma Mekanizması Son 300-400 yıldır İslam coğrafyası bilim ve teknoloji üretiminde Batı'nın gerisinde kaldı. Bu durum, toplumsal bilinçaltında derin bir "aşağılık kompleksi" yarattı. Bu ezikliği telafi etmek için geliştirilen en yaygın refleks şudur: "Sizin bulduğunuz her şey aslında bizim kitabımızda 1400 yıl önceden yazıyordu."

Bu refleks, "Bucailleizm" olarak bilinir (Maurice Bucaille'den gelir). Kutsal metinlerde modern bilimi arama çabasıdır. Ancak bu çok riskli bir kumardır. Çünkü bilim sürekli değişir, gelişir ve kendini yanlışlar. Kutsal metni o günün bilimine "zamk" ile yapıştırırsanız, bilim değiştiğinde inancınız boşa düşer. Videodaki "NASA bizi bekliyor" özgüveni de aslında bu bastırılmışlığın yarattığı, gerçeklikle bağı kopmuş bir telafi çabasıdır.

3. Kendi Yankı Odasında Yaşamak Videodaki konuşmacı, karşısında onu eleştirecek, "Hocam, foton nedir, kırılma nedir?" diye soracak bir fizikçi veya astronom görmüyor. Sadece onaylayan, baş sallayan bir kitleye hitap ediyor. Eleştirel düşüncenin olmadığı, sorgulamanın "saygısızlık" sayıldığı kapalı cemaat yapıları, bu tür fikirlerin filtrelenmeden büyümesine ve devleşmesine neden oluyor. Dış dünyadaki bilimsel gerçeklikten kopuk, kendi iç tutarlılığını (veya tutarsızlığını) yaratmış bir "paralel evren" kurguluyorlar.

Sonuç: Kaş Yaparken Göz Çıkarmak

Bu tür zorlama yorumlar, İslam'ı yüceltmiyor; aksine, modern dünyada, özellikle rasyonel düşünen gençler nezdinde inancı "akıl dışı" ve "komik" bir konuma düşürüyor. Bir inanç sisteminin saygınlığı, fizik kurallarıyla inatlaşarak değil; belki de o kuralların işleyişindeki estetiği manevi bir gözle yorumlayarak korunabilir.

Ancak "Güneş olmasa da gündüz olur" diyerek fiziği reddetmek, sadece bilime değil, akla ve mantığa da edilen bir vedadır. Ve ne yazık ki, akıl devreden çıktığında, geriye sadece "ikna olmuş bir cehalet" kalır.

Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)

Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...

En Çok Okunan Analizler