20/01/2026

Çöküşün Anatomisi 1: Liyakatin İflası ve Sadakatin İhaneti

Bir devleti ayakta tutan omurga nedir? Çoğu kişi buna "ordu", "ekonomi" veya "sınırlar" cevabını verebilir. Ancak tarihsel sosyoloji ve devlet kuramı bize daha soğuk bir gerçeği fısıldar: Devleti ayakta tutan asıl güç, "karar verme mekanizmasının kalitesi"dir. Bu kaliteyi belirleyen tek ölçüt ise liyakattir. Bugün Türkiye’nin bürokratik koridorlarında, üniversite kürsülerinde ve iktisadi kurumlarında yankılanan "Bizden olsun, çamurdan olsun" zihniyeti, sadece basit bir adam kayırmacılık (nepotizm) örneği değil; devletin işletim sistemine bulaştırılmış ölümcül bir virüstür. Çünkü liyakatin bittiği yerde, devletin "kurumsal aklı" devre dışı kalır ve yerini kişisel sadakatin keyfiyeti alır.

Siyaset biliminde "Devlet Kapasitesi" diye bir kavram vardır. Bu, bir devletin aldığı kararları sahada ne kadar etkin uygulayabildiğini ölçer. Bir makinenin dişlileri gibi düşünün; dişliler çelikten (liyakatli) değil de çamurdan (sadece sadık) yapılmışsa, motorun ne kadar güçlü olduğunun bir önemi yoktur. O dişliler ilk zorlamada kırılır. Bugün yaşadığımız kurumsal erozyonun temelinde, koltukların "işi en iyi yapana" değil, "emre en itirazsız uyana" verilmesi yatmaktadır. Oysa devlet yönetimi, bir tarikat hiyerarşisi veya bir aile şirketi değildir. Devlette sadakat şahıslara değil, anayasaya ve liyakate duyulur. Şahıslara duyulan kör sadakat, hata yapıldığında "Efendim, yanlış yapıyoruz" diyebilecek fren mekanizmasını yok eder. Freni patlamış bir kamyonun yokuş aşağı giderken hızlanması, güçlendiğini değil, felakete yaklaştığını gösterir.

Bu çürümüş zihniyetin maliyeti, sadece ödenen maaşlar veya israf edilen makam araçları değildir; bunlar buzdağının görünen yüzüdür. Asıl maliyet, "Fırsat Maliyeti"dir. Liyakatsiz bir diplomatın tek bir cümlesiyle ülkeyi savaşa sürükleyebilmesi, liyakatsiz bir ekonomistin yanlış bir kararla milyonların birikimini bir gecede buharlaştırması, liyakatsiz bir mimarın onayıyla binlerce insanın enkaz altında kalmasıdır. Yani, "bizden olsun" diye o koltuğa oturtulan o "çamur", kriz anında milletin üzerine çöken bir heyelana dönüşür. Ehliyetsizliğin bedelini, o atamayı yapanlar değil; her zaman masum halk öder.

Daha da vahimi, bu tablonun yarattığı "Tersine Seleksiyon" (Negative Selection) sürecidir. Yeteneğin ve zekanın cezalandırıldığı, vasatlığın ve dalkavukluğun ödüllendirildiği bir ekosistemde, nitelikli insan barınamaz. Bu, ülkenin genetik havuzunun boşalması, yani beyin göçü demektir. Bir genç, dirsek çürüttüğü kütüphanede, sınav kağıdında değil; "kimin tanıdığı olduğu" masasında geleceğinin belirlendiğini gördüğünde, o devlete olan manevi bağını koparır. Devlet, vatandaşının adalet duygusunu kaybettiği an, meşruiyet zeminini de kaybetmeye başlar.

Osmanlı’nın ünlü devlet adamı Koçi Bey, padişaha sunduğu risalesinde çöküşü şöyle özetlemişti: "Mansıplar (Makamlar) ehline verilmediği gün, kıyameti bekle." Bugün o kıyametin alametlerini; çöken binalarda, raydan çıkan trenlerde, alev alan ormanlarda ve eriyen para biriminde görüyoruz. Devleti yeniden ayağa kaldırmanın yolu, "bizden olanı" değil, "işi bilen"i başa getirmekten geçer. Çünkü çamurdan yapılan tuğla, yağmur yağdığında erir gider; geriye ne devlet kalır ne de millet.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)

Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...

En Çok Okunan Analizler