Uluslararası sistemde bazı dönemler vardır; güç dengelerinin yeniden şekillendiği bu kritik eşiklerde aktörlerin her hamlesi, yalnızca bugünü değil, bir sonraki on yılı da belirler. Bugün İran dosyası tam da böyle bir eşiğe oturmuş görünüyor. Basra Körfezi ve çevresinde yoğunlaşan ABD askeri varlığı, yalnızca “caydırıcılık” mesajı vermekle kalmıyor; karar verildiğinde zaman kaybetmemek için sahaya kuvvet sürmenin klasik mantığını da yansıtıyor. USS Abraham Lincoln uçak gemisi taarruz grubunun görev sahasına intikali ve bunun etrafında şekillenen hava-deniz unsurları, sıradan bir devriye ritminden daha fazlasına işaret ediyor. Bu tür konuşlanmalar, askeri literatürde çoğu zaman “stratejik konuşlanma” diye tarif edilen, bir operasyon ihtimalini büyüten ön hazırlık evresiyle örtüşür; çünkü asıl mesele geminin kendisi değil, geminin açtığı seçenek setidir: vurucu güç, hava savunma kalkanı, istihbarat/komuta-kontrol kapasitesi ve en önemlisi “geri dönüşü pahalı” bir angajman psikolojisi. Reuters ve AP akışında, bu konuşlanmanın İran’la gerilimi tırmandırabilecek bir askeri çerçeveyle birlikte okunduğu görülüyor.
Bu tabloyu “anlık kriz” gibi okumayı zorlaştıran bir arka plan daha var: 2025 Haziranında yaşanan ve birçok kaynakta “12 Günlük Savaş” diye anılan çatışma döngüsü, İsrail-İran hattında doğrudan askeri eşiğin zaten aşıldığını gösterdi. O dönemdeki karşılıklı vur-kaç dinamikleri, sadece taktik bir çatışma değil; bundan sonra her krizin, “bir önceki raundun yarım kalan hedefleri” üzerine oturacağını da ima etti. EUISS’in değerlendirmesi, bu çatışmanın tarafların yeni bir tırmanmaya hazırlanma eğilimini besleyen bir dönüm noktası olduğunu ortaya koyuyor. Reuters’ın farklı tarihlerdeki analizlerinde ise hasarın boyutu ve kalıcılığına dair belirsizliklerin sürdüğü; bu belirsizlik sürdükçe “dosyanın kapanmadığı” algısının canlı kaldığı görülüyor. Bu, stratejik düzlemde şu anlama gelir: Eğer aktörler bir önceki döngüde hedefledikleri sonucu tam alamadıklarını düşünüyorsa, sonraki döngüde daha ileri bir risk almayı rasyonel görebilirler.
İsrail boyutu, bu denklemde “yan unsur” değil, doğrudan çarpan etkisi yaratan bir faktör. İsrail’in İran tehdidini nasıl çerçevelediği, ABD’nin saldırı kararını hızlandırmasa bile, ABD’nin seçeneklerini ve maliyet hesabını sertleştirir. Türkiye’den de diplomatik düzlemde bu algıyı yansıtan açıklamalar geldi; İsrail’in İran’a yönelik saldırı fırsatı kolladığına dair değerlendirmeler, bölgesel aktörlerin de bunu bir olasılık olarak gördüğünü gösteriyor. Ayrıca İsrail toplumundaki güvenlik algısına dair anketler, “önümüzdeki aylarda İran’la yeni bir çatışma ihtimali” fikrinin kayda değer bir ağırlık taşıdığını ortaya koyuyor. Burada kritik nokta şu: İsrail’in rolü, illa ki tek başına “başlatıcı” olmak zorunda değil; bazen bir krizin genişlemesinde “kaçınılmaz taraf” haline gelmek de aynı sonucu üretir. Çünkü İran’ın olası misilleme kapasitesi, sahayı doğası gereği İsrail-ABD eksenine doğru çeker.
Asıl belirleyici katman ise İran’ın iç dinamiği. Bugün İran’da olan biten, yalnızca bir “protesto dalgası” değil; rejimin meşruiyeti, ekonomik kapasitesi ve zor aygıtının sürdürülebilirliği aynı anda test ediliyor. AP’nin sahadan aktardığı çerçeve, kitlesel dalganın sert bastırma ile karşılandığını, ölü sayıları konusunda resmi rakamlarla insan hakları ağlarının iddiaları arasında büyük farklar bulunduğunu ve internet kesintilerinin sistematik biçimde kullanıldığını gösteriyor. Türkiye’de İRAM gibi kurumların analizleri de bu tabloyu “tek bir olay” üzerinden değil, birikimli bir kırılma olarak okuyor: geçim baskısı, toplumsal öfke, kurumsal yıpranma ve siyasi güven kaybı. Bu koşullarda dışarıdan gelen her baskı, içeride iki zıt etki üretebilir: ya rejimin güvenlik koalisyonunu sertleştirip “kenetlenme” yaratır ya da elit maliyetini artırıp çatlakları büyütür. Stratejik soru, “sokak ne kadar kalabalık?” sorusundan çok, “devletin sert çekirdeği kimin elinde ve o el titriyor mu?” sorusudur. Otoriter rejimlerin dayanıklılık literatüründe de asıl kırılmanın çoğu zaman sokakta değil, elit koalisyonunun dağılmasında yaşandığı vurgulanır.
Benim yaklaşımım şu: ABD’nin İran’a saldırma ihtimali bugün, dün olduğundan daha yüksek. Bunu “kesin saldırı olacak” diye değil, “saldırı opsiyonunun inandırıcılığı arttı” diye okuyorum; çünkü konuşlanma, söylem ve 2025 Haziranındaki eşiğin aşılmış olması aynı anda masada. Ancak saldırının amacı burada belirleyici: Eğer amaç nükleer kapasiteyi sınırlamak ise hedef seti ve süre farklıdır; eğer amaç rejimi çökertecek bir şok üretmek ise, operasyon mantığı daha riskli ve daha kapsamlı olmak zorundadır. Think-tank analizlerinde hava gücünün tek başına “rejim değişimi” üretme kapasitesinin tarihsel olarak sınırlı olabileceği, fakat iç çözülme derinleştiğinde dış şokun hızlandırıcı etki yaratabileceği vurgulanır. Bu nedenle benim “rejim değişimi 1 yıl” tahminim, bir kehanet değil; belirli eşiklere bağlı bir senaryodur. Eğer ekonomik-psikolojik kırılma grevler ve sürdürülebilir kitlesel koordinasyonla derinleşir, güvenlik aygıtında tereddüt ve elit çözülme işaretleri görünür hale gelir ve dış baskı rejimi konsolide etmek yerine elit maliyetini artırırsa, 12 ay bandında rejim değişimi ihtimali “konuşulabilir” olmaktan çıkıp “gerçekçi” bir olasılığa dönüşebilir.
Bu noktada tahmin piyasalarına da değinmek gerekir; çünkü bunlar kanıt değildir ama risk algısının fiyatlanmış bir fotoğrafıdır. Polymarket benzeri piyasalarda “2026 bitmeden rejim düşer mi?” eksenli kontratların kabaca üçte bir bandında fiyatlanması, jeopolitik risk analisti camiasındaki kaygının piyasa diline tercümesidir. Kalshi gibi platformlarda liderliğin 2026 içinde görevden ayrılması senaryolarına daha yüksek ihtimal biçildiğini gösteren akışlar da var. Buradaki doğru kullanım şudur: “Bu oranlar, kesinliği değil, belirsizliğin büyüklüğünü ve ‘yüksek risk yılı’ algısını gösterir.”
Rejim sonrası döneme gelince, burada romantik bir “her şey düzelir” anlatısı kurmak stratejik olarak hatalı olur. İran gibi çok katmanlı toplumsal fay hatları olan bir ülkede yeni bir düzen inşa etmek, mevcut düzeni sarsmaktan daha zordur. Üstelik enerji hattı ve boğazlar gibi kırılgan arterler devreye girdiğinde, bölgesel istikrar “iyi niyet”le değil, kapasiteyle kurulur. Türkçe analizlerde Hürmüz Boğazı üzerinden enerji şokuna dair risklerin öne çıkarılması boşuna değil; bir tıkanma, sadece bölgeyi değil küresel fiyatları ve Avrupa ekonomisini de zincirleme etkiler. Bu yüzden “2–3 yıl sonra istikrar” ancak şartlı bir iddia olabilir: geçişin tek bir merkezde toplanması, güvenlik aygıtının parçalanmaması, bölgesel aktörlerin içeride vekil yarışına girmemesi ve yaptırım/ekonomi dosyasının kontrollü açılması gibi koşullar sağlanırsa, en azından şiddetin yönetilebilir düzeye inmesi mümkündür; aksi halde istikrar değil, uzun türbülans gelir.
Sonuç olarak ben şunu söylüyorum: İran dosyası, hem içeride hem dışarıda aynı anda geriliyor ve bu, “normalleşme” değil “eşik” üretir. ABD’nin askeri hazırlıkları ve 2025’te eşiği aşmış olması, İsrail’in denklemde kaçınılmaz bir ağırlık taşıması ve İran toplumunda meşruiyet erozyonunun derinleşmesi, bu eşiği besleyen ana değişkenler. Dünya nefesini tutmuş izliyor; çünkü önümüzdeki süreç yalnızca İran’ı değil, bölgesel güç dengesini ve hatta enerji jeopolitiğini yeniden şekillendirebilecek bir kırılma potansiyeli taşıyor. Bu kırılmanın ne yönde olacağını ise tek bir hamle değil; hamlelerin yarattığı zincirleme sonuçlar belirleyecek.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder