05/05/2026
Yeter Artık: Siyasetin Mutlak Butlanı ve Bir Halkın Sabır Eşiği
Türkiye bir dönemeçte.
Halk 25 yıllık yorgunluğu üzerinden atmak istiyor.
Cumhuriyet Halk Partisi nihayet birinci parti çıkmış.
Umut taze.
Heyecan diri.
Ancak tüm bu başarının üzerine düşen karanlık ve ısrarcı bir gölge var.
Kemal Kılıçdaroğlu.
Siyaset sahnesinin gördüğü en büyük mağlubiyet makinesi.
Girdiği her seçimi istisnasız kaybetmiş bir figür.
Tam 12 kez yenilmiş bir isim.
İstanbul yerel seçiminden tutun cumhurbaşkanlığı turlarına kadar her yerde hüsran.
Referandumlarda kaybetmiş.
Genel seçimlerde iktidar olamamış.
Kurultaylarda koltuğu ancak zorla bırakmış.
Şimdi ise hukuk koridorlarında mutlak butlan çığlıkları atıyor.
Yani yok hükmünde sayılma peşinde.
Aslında bu terim sadece hukuki bir kağıt parçası değildir.
Bu adamın siyasi varlığının ta kendisidir.
Kılıçdaroğlu siyaseten mutlak butlandır.
Yok hükmündedir.
Halk nezdinde meşruiyeti çoktan bitmiştir.
Ama o durmuyor.
Partisi yükselişe geçmişken o paçasından aşağı çekiyor.
Neden?
Çünkü kişisel hırsı vatan sevgisinin önüne geçmiş.
Kendi koltuğu Türkiye’nin geleceğinden daha kıymetli hale gelmiş.
Bakın net yazıyorum.
Bu bir uyarıdır.
Bu bir halkın manifesto niteliğindeki isyanıdır.
Eğer bu adam bu partiden kovulmazsa,
Eğer bu siyasi kambur söküp atılmazsa,
CHP bir daha benim kapıma gelip oy istemesin.
Zira biz 25 yıldır bu bozuk düzeni değiştirmeye bu kadar yaklaşmışken,
Kendi içimizdeki bu Truva atına daha fazla tahammül edemeyiz.
Siyaseten kadavra haline gelmiş birinin,
Diriliş bekleyen bir ülkenin önünde takoz olmasına izin veremeyiz.
Kılıçdaroğlu’nun her hamlesi rakiplerine verilmiş bir hediyedir.
Onun her açıklaması statükoya sürülmüş bir can suyudur.
Girdiği her seçimi kaybetmiş birinin hala partiyi dizayn etmeye çalışması,
Cumhuriyet tarihimizde kara bir leke olarak kalacaktır.
Bu adam partiden ihraç edilmelidir.
Hemen.
Şimdi.
Aksi takdirde CHP sadece bir seçimi değil,
Kendisine umut bağlamış milyonların hayallerini sonsuza dek kaybedecek.
Ve bu kayıp Türkiye’yi çok daha karanlık bir geleceğe sürükleyecek.
Büyük ülke olmak kendi içindeki çürümüşlüğü söküp atmakla başlar.
Atatürk’ün partisinin bir mağlubiyet abidesi tarafından rehin alınmasına son verin.
Ya o gidecek,
Ya da bu millet size de kapısını tamamen kapatacak.
02/05/2026
Asabiyetin Ganimeti ve Modern Cumhuriyetin Yağması
İbni Haldun’un Mukaddime adlı eserinde ortaya koyduğu o meşhur ayrım, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyolojik tıkanıklığı anlamak için en güçlü anahtardır. Haldun, toplumları bedevi ve hadari olarak ikiye ayırırken sadece bir yerleşim biçiminden değil, bir zihniyet dünyasından bahseder. Bedevi kültüründe sadakat kurallara ya da kurumsal bir devlete değil, doğrudan kabileye ve o grubun ortak çıkarına dayanır. Bu kültürde üretimden ziyade mevcut olanın ele geçirilmesi, yani ganimet anlayışı esastır. Ne yazık ki son çeyrek asırlık süreçte Türkiye, yönünü modern hukuktan çevirip bu köhne Arap bedeviliğinin tortularına yaslanan bir yönetim anlayışının kuşatması altına girmiştir. Din kisvesi altında topluma zerk edilen o ithal kültür, aslında İslam öncesi Arap toplumunun kabile asabiyetinden ve yağma hukukundan başka bir şey değildir.
Çocukluğumuzda izlediğimiz Temel Reis gibi çizgi filmlerde bile Arap karakterlerin geçtikleri yeri talan eden haramiler olarak resmedilmesi, dünyanın bu kültürel kodları nasıl okuduğunun çok eski bir yansımasıdır. Bugün bu topraklarda yaşananlar da o sahnelerin modern bir gerçekliğe bürünmüş halidir. Devletin hazinesini, doğasını ve kurumlarını birer ganimet gibi gören, ele geçirdiği her mevziyi kendi kabilesine pay eden bu anlayış, aslında bin yıl öncesinin yağmacılığının modern çağa sızmış halidir. Onlar için devlet, vatandaşın haklarının korunduğu kutsal bir tüzel kişilik değil, bir an önce paylaşılması gereken bir sofra, bir yağma alanıdır. Bu zihniyetle yetişenlerin iktidar koltuğuna oturduğunda yaptıkları ilk işin hukuku yıkıp kendi kabile kurallarını inşa etmek olması, sosyolojik bir zorunluluğun tezahürüdür.
Türkiye, 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirdiği o muazzam devrimle, feodalizmin bile tam oturmadığı bir coğrafyada dünyanın en modern yerleşik ve uygar yapılarından birini inşa etmişti. Yetmiş beş yıl boyunca ilmek ilmek işlenen laiklik, modern hukuk ve yurttaşlık bilinci, bu toplumu bedevi karanlığından çıkarıp çağdaş bir ulus haline getirme mücadelesiydi. Ancak son dönemde yaşanan gericilik ve talan ekonomisi, bu muazzam devrimin temellerini sarsarak bizi yeniden o karanlık çöllerin kuralsızlığına sürüklemektedir. Arap hayranlığı adı altında pazarlanan bu çürüme, sadece ekonomik bir yıkım değil, aynı zamanda toplumsal bir ahlak çöküşüdür. Kendi kültürel köklerini modernlikle değil, yağma kültürüyle birleştiren bu zihniyet, modern Türkiye’nin yetmiş beş yılda yarattığı tüm değerleri birer birer tüketmektedir.
Büyük bir ülke olmanın yolu, kendi öz kaynaklarını bir ganimet gibi görenlerin elinden devleti kurtarıp yeniden kuralların ve hukukun egemen olduğu o medeni zemine dönmekten geçer. Şahısların ve kabilelerin değil, yasaların üstün olduğu bir Türkiye’yi yeniden inşa etmek artık sadece siyasi bir tercih değil, bir beka meselesidir. Yüz yıl önce yakılan o modernleşme meşalesi, bu karanlığı dağıtacak tek güçtür. Bu yağma kültüründen bir an önce kurtulmalı, devletin onurunu ve vatandaşın haysiyetini yeniden o sarsılmaz cumhuriyet kalesine taşımalıyız. Aksi takdirde, tarih bizi modernleşme sınavından geçemeyip kendi elleriyle yarattığı mirası bir kabile hukukuna kurban eden bir toplum olarak kaydedecektir.
Çocukluğumuzda izlediğimiz Temel Reis gibi çizgi filmlerde bile Arap karakterlerin geçtikleri yeri talan eden haramiler olarak resmedilmesi, dünyanın bu kültürel kodları nasıl okuduğunun çok eski bir yansımasıdır. Bugün bu topraklarda yaşananlar da o sahnelerin modern bir gerçekliğe bürünmüş halidir. Devletin hazinesini, doğasını ve kurumlarını birer ganimet gibi gören, ele geçirdiği her mevziyi kendi kabilesine pay eden bu anlayış, aslında bin yıl öncesinin yağmacılığının modern çağa sızmış halidir. Onlar için devlet, vatandaşın haklarının korunduğu kutsal bir tüzel kişilik değil, bir an önce paylaşılması gereken bir sofra, bir yağma alanıdır. Bu zihniyetle yetişenlerin iktidar koltuğuna oturduğunda yaptıkları ilk işin hukuku yıkıp kendi kabile kurallarını inşa etmek olması, sosyolojik bir zorunluluğun tezahürüdür.
Türkiye, 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirdiği o muazzam devrimle, feodalizmin bile tam oturmadığı bir coğrafyada dünyanın en modern yerleşik ve uygar yapılarından birini inşa etmişti. Yetmiş beş yıl boyunca ilmek ilmek işlenen laiklik, modern hukuk ve yurttaşlık bilinci, bu toplumu bedevi karanlığından çıkarıp çağdaş bir ulus haline getirme mücadelesiydi. Ancak son dönemde yaşanan gericilik ve talan ekonomisi, bu muazzam devrimin temellerini sarsarak bizi yeniden o karanlık çöllerin kuralsızlığına sürüklemektedir. Arap hayranlığı adı altında pazarlanan bu çürüme, sadece ekonomik bir yıkım değil, aynı zamanda toplumsal bir ahlak çöküşüdür. Kendi kültürel köklerini modernlikle değil, yağma kültürüyle birleştiren bu zihniyet, modern Türkiye’nin yetmiş beş yılda yarattığı tüm değerleri birer birer tüketmektedir.
Büyük bir ülke olmanın yolu, kendi öz kaynaklarını bir ganimet gibi görenlerin elinden devleti kurtarıp yeniden kuralların ve hukukun egemen olduğu o medeni zemine dönmekten geçer. Şahısların ve kabilelerin değil, yasaların üstün olduğu bir Türkiye’yi yeniden inşa etmek artık sadece siyasi bir tercih değil, bir beka meselesidir. Yüz yıl önce yakılan o modernleşme meşalesi, bu karanlığı dağıtacak tek güçtür. Bu yağma kültüründen bir an önce kurtulmalı, devletin onurunu ve vatandaşın haysiyetini yeniden o sarsılmaz cumhuriyet kalesine taşımalıyız. Aksi takdirde, tarih bizi modernleşme sınavından geçemeyip kendi elleriyle yarattığı mirası bir kabile hukukuna kurban eden bir toplum olarak kaydedecektir.
30/04/2026
Şükür Prangası ve Yarım Kalan Sınıf Bilinci
Türkiye’de 1 Mayıs, her yıl olduğu gibi yine bir bayram havasından ziyade, derin bir sosyolojik sancının ve sınıfsal bir yanılsamanın gölgesinde kutlanıyor. Ancak bu sancının kökenine inmek için sadece bugünün çalışma şartlarına bakmak yetmez; tarihin tozlu sayfalarında atladığımız o büyük basamağı, yani feodalizmden kapitalizme geçiş sürecindeki o devasa boşluğu görmek gerekir. Avrupa, yüzyıllar süren feodal sancıların ardından sancılı bir doğumla işçi sınıfını ve onun o meşhur sınıf bilincini yaratırken, Türkiye bu süreci yaşamadan kendini birdenbire vahşi kapitalizmin o acımasız dişlileri arasında buldu. Fabrika ayarlarına feodal bir zihinle oturan Anadolu insanı, bedenen işçi olsa da ruhen hala o toprağa bağlı, itaatkar ve sorgulamayan köylü kimliğini üzerinden atamadı.
Bu bilinçsizlik halinin en temelinde yatan ve aşılması en güç olan engel ise işçi sınıfının içinde büyüdüğü o katı kültürel dokudur. İnanç dünyasında şükretme kültürü, zamanla sadece manevi bir huzur aracı olmaktan çıkıp sermaye sahiplerinin elinde birer uyuşturucuya dönüştü. Fakirliğin kutsandığı, yoksulluğun bir imtihan olarak sunulduğu bir iklimde yetişen bir bireyden kendi hakkını savunmasını beklemek beyhude bir çabadır. Azla yetinmeyi bir erdem sanan, kendi sefaletini öte dünyadaki cennet hayalleriyle perdeleyen bir işçi, kendisine düşük ücret veren patronu bir sömürücü olarak değil, rızkını veren bir aracı olarak görür. Bu psikolojik bariyer, Türkiye’de gerçek anlamda bir işçi hareketinin doğmasını daha en başından engellemiş, sendikaları birer tabeladan, grevleri ise cılız seslerden ibaret kılmıştır.
İşin daha acı tarafı, uzun yıllardır bu ülkenin efendisi olduklarını sanan bir yapının, bu şükür mekanizmasını bir yönetim biçimi haline getirmesidir. Kendi lüks şatafatlarını sürdürürken işçiye porsiyonları küçültmeyi öğütleyen, sabretmenin mükafatını anlatan bu zihniyet, aslında işçi sınıfını daha oluşmadan boğmuştur. Bilinçsiz bırakılan, her türlü hak arayışı günah veya devlete isyan olarak kodlanan bu kitle, kendi celladına aşık olan bir maktul gibi her seçimde kendisini sömüren düzene onay vermeye devam etmektedir. Büyük ülke olmak sadece fabrikalar kurmakla veya hamaset dolu nutuklar atmakla değil, o fabrikalarda alın teri döken insanların kendi emeğinin değerini bilecek bir onura ve bilince sahip olmasıyla mümkündür.
Tarih, bu dönemi ve bu susturulmuş, uyuşturulmuş işçi sınıfının halini Türkiye Cumhuriyeti tarihinin alnında kara bir leke olarak kaydedecektir. Kendi hakkını savunamayan, haksızlığa karşı ses çıkarmayı bir inanç sorunu haline getiren bu kitleler, aslında sadece kendi geleceklerini değil, koca bir ülkenin haysiyetini de ipotek altına almış durumdalar. Dün kızdığımız o yabancı figürlerin, Tom Barrack gibilerin bu topraklarda neden bir modernlik yerine monarşi benzeri yapılar düşlediğinin altında işte bu itaatkar ve sorgulamayan kitlelerin varlığı yatmaktadır. Siz kendi hakkınızdan vazgeçip sefaletinizi kutsadığınız sürece, dışarıdan bakanlar da sizi birer özgür yurttaş olarak değil, yönetilmesi ve terbiye edilmesi gereken birer tebaa olarak görmeye devam edecektir. 1 Mayıs, işte bu acı gerçeğin yüzümüze çarpıldığı, haysiyetli bir duruşun şükür edebiyatına nasıl kurban edildiğinin hüzünlü bir muhasebesidir.
Bu bilinçsizlik halinin en temelinde yatan ve aşılması en güç olan engel ise işçi sınıfının içinde büyüdüğü o katı kültürel dokudur. İnanç dünyasında şükretme kültürü, zamanla sadece manevi bir huzur aracı olmaktan çıkıp sermaye sahiplerinin elinde birer uyuşturucuya dönüştü. Fakirliğin kutsandığı, yoksulluğun bir imtihan olarak sunulduğu bir iklimde yetişen bir bireyden kendi hakkını savunmasını beklemek beyhude bir çabadır. Azla yetinmeyi bir erdem sanan, kendi sefaletini öte dünyadaki cennet hayalleriyle perdeleyen bir işçi, kendisine düşük ücret veren patronu bir sömürücü olarak değil, rızkını veren bir aracı olarak görür. Bu psikolojik bariyer, Türkiye’de gerçek anlamda bir işçi hareketinin doğmasını daha en başından engellemiş, sendikaları birer tabeladan, grevleri ise cılız seslerden ibaret kılmıştır.
İşin daha acı tarafı, uzun yıllardır bu ülkenin efendisi olduklarını sanan bir yapının, bu şükür mekanizmasını bir yönetim biçimi haline getirmesidir. Kendi lüks şatafatlarını sürdürürken işçiye porsiyonları küçültmeyi öğütleyen, sabretmenin mükafatını anlatan bu zihniyet, aslında işçi sınıfını daha oluşmadan boğmuştur. Bilinçsiz bırakılan, her türlü hak arayışı günah veya devlete isyan olarak kodlanan bu kitle, kendi celladına aşık olan bir maktul gibi her seçimde kendisini sömüren düzene onay vermeye devam etmektedir. Büyük ülke olmak sadece fabrikalar kurmakla veya hamaset dolu nutuklar atmakla değil, o fabrikalarda alın teri döken insanların kendi emeğinin değerini bilecek bir onura ve bilince sahip olmasıyla mümkündür.
Tarih, bu dönemi ve bu susturulmuş, uyuşturulmuş işçi sınıfının halini Türkiye Cumhuriyeti tarihinin alnında kara bir leke olarak kaydedecektir. Kendi hakkını savunamayan, haksızlığa karşı ses çıkarmayı bir inanç sorunu haline getiren bu kitleler, aslında sadece kendi geleceklerini değil, koca bir ülkenin haysiyetini de ipotek altına almış durumdalar. Dün kızdığımız o yabancı figürlerin, Tom Barrack gibilerin bu topraklarda neden bir modernlik yerine monarşi benzeri yapılar düşlediğinin altında işte bu itaatkar ve sorgulamayan kitlelerin varlığı yatmaktadır. Siz kendi hakkınızdan vazgeçip sefaletinizi kutsadığınız sürece, dışarıdan bakanlar da sizi birer özgür yurttaş olarak değil, yönetilmesi ve terbiye edilmesi gereken birer tebaa olarak görmeye devam edecektir. 1 Mayıs, işte bu acı gerçeğin yüzümüze çarpıldığı, haysiyetli bir duruşun şükür edebiyatına nasıl kurban edildiğinin hüzünlü bir muhasebesidir.
Hak aramanın günah, sefaletin ise kader sayılmadığı bir dünyada, emeğin zincirlerini önce zihinlerde kırdığı o büyük uyanışın adı olan 1 Mayıs kutlu olsun.
26/04/2026
Altı Yıllık Bir Uyku ve Aniden Parlayan Devlet Aklı
Devlet isterse, o meşhur devlet aklı devreye girince nelerin bir gecede çözüldüğünü, hangi kör düğümlerin anında çözüldüğünü hepimiz çok iyi biliyoruz. Gülistan Doku dosyası altı yıl boyunca tozlu raflarda, Munzur’un soğuk sularının dibinde değil, aslında birilerinin vicdanının o zifiri karanlık dehlizlerinde bekletildi. Bugün dönemin valisi, polisi, teknik personeli birer birer kelepçelenip adliyeye taşınırken akıllara gelen tek bir soru var: Madem bu düğüm bu kadar kolay çözülecekti, altı yıldır bu aileyi ve bu milleti neden bu cinnetin içine hapsettiniz?
Asıl mesele bugün tutuklanan üç beş memur ya da bir vali değildir. Asıl mesele, o gün bu olayın üstünü örten, her şeye baktık bir şey çıkmadı diyerek kameraları sildiren, baz kayıtlarını buharlaştıran o devasa ve organize koruma kalkanıdır. Dönemin İçişleri Bakanı’ndan Cumhuriyet Savcısına kadar, bu dosyayı bile isteye çıkmaza sürükleyenlerin bugün biz üzerimize düşeni yaptık masallarına kimse inanmıyor. Eğer bugün bir vali beş ayrı suçtan tutuklanabiliyorsa, o gün o valinin omuzuna el koyup devam et diyenlerin, süreci akamete uğratanların sorumluluğu nerede başlıyor? Neden bu felakette payı olan üst düzey isimler bugün hala soruşturmaların kıyısında bile geçmiyor?
Bu memlekette 24 yıldır kendilerini ülkenin mutlak efendisi, her şeyin sahibi sananların, devleti kendi partizan çıkarları ve kişisel bagajları için bir kalkan gibi kullanmalarının ağır faturasıdır bu. İşlerine gelince uçan kuştan haberdar olan o kudretli yapı, bir genç kızın yok oluşunu altı yıl boyunca bir film izler gibi izlemekle yetindi. En acısı da, bu çürümüşlüğü görüp de ne yaparlarsa yapsınlar arkalarındayız diyerek bu adaletsizliğe alkış tutan o sağır ve dilsiz seçmen kitlesidir. Adaletin yerini hamasete, vicdanın yerini parti aidiyetine bıraktığı bir yerde devlet büyük değil, sadece hantal ve cüsseli görünür. Büyük ülke olmak sözle değil, okyanus ötesine diklenmekle değil, kendi evindeki adaleti titizlikle korumakla olur.
Yüz yıl hatta iki yüz yıl sonra bile bu dosya Türkiye Cumhuriyeti tarihinin alnında kapkara bir leke olarak kalacaktır. Tıpkı Metin Külünk vakasında gördüğümüz o şahsi hırsların devleti el kapısında mektup yazar hale getirmesi gibi, Gülistan Doku davasındaki bu örtbas çabası da kurumsal haysiyetimizi yerle bir etmiştir. Dün kızdığımız, egemenliğimize dil uzatıyor dediğimiz Tom Barrack gibi yabancı figürlerin bu topraklarda neden monarşi hayalleri kurduğunun, neden bizi bir kabile devleti gibi gördüğünün temelinde işte bu haysiyetsiz ve onursuz davranışlar yatıyor. Adamlar dışarıdan bakınca burada bir hukuk devleti değil, şahısların ve zümrelerin keyfi hüküm sürdüğü bir yapı görüyorlar. Altı yıl sonra gelen bu temizlik operasyonu, adaletin tecellisinden ziyade, artık o kokuşmuş suç ortaklığının taşınamaz hale geldiğinin bir itirafıdır.
Asıl mesele bugün tutuklanan üç beş memur ya da bir vali değildir. Asıl mesele, o gün bu olayın üstünü örten, her şeye baktık bir şey çıkmadı diyerek kameraları sildiren, baz kayıtlarını buharlaştıran o devasa ve organize koruma kalkanıdır. Dönemin İçişleri Bakanı’ndan Cumhuriyet Savcısına kadar, bu dosyayı bile isteye çıkmaza sürükleyenlerin bugün biz üzerimize düşeni yaptık masallarına kimse inanmıyor. Eğer bugün bir vali beş ayrı suçtan tutuklanabiliyorsa, o gün o valinin omuzuna el koyup devam et diyenlerin, süreci akamete uğratanların sorumluluğu nerede başlıyor? Neden bu felakette payı olan üst düzey isimler bugün hala soruşturmaların kıyısında bile geçmiyor?
Bu memlekette 24 yıldır kendilerini ülkenin mutlak efendisi, her şeyin sahibi sananların, devleti kendi partizan çıkarları ve kişisel bagajları için bir kalkan gibi kullanmalarının ağır faturasıdır bu. İşlerine gelince uçan kuştan haberdar olan o kudretli yapı, bir genç kızın yok oluşunu altı yıl boyunca bir film izler gibi izlemekle yetindi. En acısı da, bu çürümüşlüğü görüp de ne yaparlarsa yapsınlar arkalarındayız diyerek bu adaletsizliğe alkış tutan o sağır ve dilsiz seçmen kitlesidir. Adaletin yerini hamasete, vicdanın yerini parti aidiyetine bıraktığı bir yerde devlet büyük değil, sadece hantal ve cüsseli görünür. Büyük ülke olmak sözle değil, okyanus ötesine diklenmekle değil, kendi evindeki adaleti titizlikle korumakla olur.
Yüz yıl hatta iki yüz yıl sonra bile bu dosya Türkiye Cumhuriyeti tarihinin alnında kapkara bir leke olarak kalacaktır. Tıpkı Metin Külünk vakasında gördüğümüz o şahsi hırsların devleti el kapısında mektup yazar hale getirmesi gibi, Gülistan Doku davasındaki bu örtbas çabası da kurumsal haysiyetimizi yerle bir etmiştir. Dün kızdığımız, egemenliğimize dil uzatıyor dediğimiz Tom Barrack gibi yabancı figürlerin bu topraklarda neden monarşi hayalleri kurduğunun, neden bizi bir kabile devleti gibi gördüğünün temelinde işte bu haysiyetsiz ve onursuz davranışlar yatıyor. Adamlar dışarıdan bakınca burada bir hukuk devleti değil, şahısların ve zümrelerin keyfi hüküm sürdüğü bir yapı görüyorlar. Altı yıl sonra gelen bu temizlik operasyonu, adaletin tecellisinden ziyade, artık o kokuşmuş suç ortaklığının taşınamaz hale geldiğinin bir itirafıdır.
21/04/2026
Haysiyetin Diplomatik Kaybı ve Bir Mektubun Anatomisi
Devletin vakarı, sadece diplomasi koridorlarında fısıldanan kelimelerle değil, o kelimelerin arkasındaki karakterle ölçülür. Ancak bugün geldiğimiz noktada, Türkiye Cumhuriyeti’nin en köklü kurumlarından biri olan Dışişleri Bakanlığı’nın, bir siyasetçinin, Metin Külünk’ün vize reddi üzerinden takındığı "hasar tespiti" edası, aslında koca bir ülkenin haysiyetine vurulmuş kara bir mühürdür. Bir siyasetçinin, kendini bu ülkenin, hatta bu milletin iradesinin üstünde konumlandırarak yürüttüğü o fütursuz paylaşımlar, eninde sonunda devletin resmi aygıtlarının bir yabancı büyükelçilik kapısında "yalvarırcasına" mektup kaleme almasıyla sonuçlanıyorsa, burada artık milli onurdan söz etmek imkansız hale gelir.
Asıl trajedi, 24 yıldır bu ülkenin efendisi olduklarını zanneden bir zihniyetin, devletin kurumlarını kendi partizan bagajlarına rehin bırakmasıdır. Kendi ikballeri ve vize randevuları için devletin vakarını masada meze edenler, bu cumhuriyetin 100 yıl sonra bile silinmeyecek olan o kara lekesini elleriyle yazmaktadırlar. Büyük ülke olmak, sadece kürsülerden hamaset yapmakla değil, o kürsüden inince de aynı dik duruşu yabancı elçiliklerin sekreterlikleri önünde sergileyebilmektir. Ne acıdır ki, dün kızdığımız o yabancı büyükelçilerin, Tom Barrack gibilerin bu topraklarda monarşi hayalleri kurmasının veya Türkiye’yi küçümseyen bir dille analiz etmesinin temelinde, işte bu "haysiyetsiz" ve "onursuz" tavırlar yatmaktadır. Siz bir sefire karşı kendi partilinizin vize dosyasını, devletin haysiyetinin önüne koyarsanız, o sefir de sizi bir müttefik olarak değil, hizaya çekilmesi gereken bir aparat olarak görür.
Bu durumun en can yakıcı tarafı ise, her türlü skandala, her türlü liyakatsizliğe rağmen hiçbir şeyi umursamayan, hatta bu çürümeye alkış tutan o kör seçmen kitlesidir. "Büyük Türkiye" masallarıyla uyutulanlar, devletin en mahrem yazışmalarının bir büyükelçilik kapısında nasıl paspas edildiğini görmezden geldikçe, bu zihniyet ülkenin geleceğini ipotek altına almaya devam edecektir. Metin Külünk’ün bireysel hırslarının ve Dışişleri’nin zavallıca geri adımlarının faturası, bugün sadece bir vize reddi olarak görülebilir; ancak tarih bunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal kimliğine ve haysiyetine karşı işlenmiş bir suç olarak kaydedecektir. Gerçek bir devlet, kendi vatandaşının onurunu korurken yabancıya boyun eğmeyen, kendi siyasetçisinin hadsizliğini de yine kendi içinde çözen devlettir. El kapısında "özür mektubu" kovalayan bir yapı, sadece efendi değil, ancak gönüllü birer bağımlı yaratır.
Asıl trajedi, 24 yıldır bu ülkenin efendisi olduklarını zanneden bir zihniyetin, devletin kurumlarını kendi partizan bagajlarına rehin bırakmasıdır. Kendi ikballeri ve vize randevuları için devletin vakarını masada meze edenler, bu cumhuriyetin 100 yıl sonra bile silinmeyecek olan o kara lekesini elleriyle yazmaktadırlar. Büyük ülke olmak, sadece kürsülerden hamaset yapmakla değil, o kürsüden inince de aynı dik duruşu yabancı elçiliklerin sekreterlikleri önünde sergileyebilmektir. Ne acıdır ki, dün kızdığımız o yabancı büyükelçilerin, Tom Barrack gibilerin bu topraklarda monarşi hayalleri kurmasının veya Türkiye’yi küçümseyen bir dille analiz etmesinin temelinde, işte bu "haysiyetsiz" ve "onursuz" tavırlar yatmaktadır. Siz bir sefire karşı kendi partilinizin vize dosyasını, devletin haysiyetinin önüne koyarsanız, o sefir de sizi bir müttefik olarak değil, hizaya çekilmesi gereken bir aparat olarak görür.
Bu durumun en can yakıcı tarafı ise, her türlü skandala, her türlü liyakatsizliğe rağmen hiçbir şeyi umursamayan, hatta bu çürümeye alkış tutan o kör seçmen kitlesidir. "Büyük Türkiye" masallarıyla uyutulanlar, devletin en mahrem yazışmalarının bir büyükelçilik kapısında nasıl paspas edildiğini görmezden geldikçe, bu zihniyet ülkenin geleceğini ipotek altına almaya devam edecektir. Metin Külünk’ün bireysel hırslarının ve Dışişleri’nin zavallıca geri adımlarının faturası, bugün sadece bir vize reddi olarak görülebilir; ancak tarih bunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal kimliğine ve haysiyetine karşı işlenmiş bir suç olarak kaydedecektir. Gerçek bir devlet, kendi vatandaşının onurunu korurken yabancıya boyun eğmeyen, kendi siyasetçisinin hadsizliğini de yine kendi içinde çözen devlettir. El kapısında "özür mektubu" kovalayan bir yapı, sadece efendi değil, ancak gönüllü birer bağımlı yaratır.
19/04/2026
Siyasetin ve Diplomasinin Hadsizlik Sınırı
Siyasetin nezaket kuralları, muhatabın bu nezakete ne kadar sadık kaldığıyla doğrudan ilişkilidir. Ancak bugün karşılaştığımız tablo, müttefiklik maskesi ardına sığınan bir küstahlığın, diplomatik teamülleri ayaklar altına alarak iç işlerimize fütursuzca sızma çabasıdır. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’in bir diplomat gibi değil, adeta bir muhalefet lideri ya da siyasi mühendis gibi hareket etmesi, artık tahammül sınırlarını çoktan aşmış, açık bir hadsizlik vakasına dönüşmüştür.
Diplomasi, bir ülkenin onurunu ve sınırlarını temsil etme sanatıdır; ancak Sefir Bey bu sanatı, Türkiye’nin egemenlik haklarına parmak sallama mecrasına çevirmiş durumda. Kendi ülkesindeki devasa yönetim zafiyetlerini ve toplumsal çatlakları görmezden gelip, Ankara’nın göbeğinde siyaset dizayn etmeye kalkışmak, modası geçmiş bir sömürge valisi edasından başka bir şey değildir. Türkiye, ne birilerinin icazetiyle yol yürür ne de bir büyükelçinin ajandasına göre istikamet belirler. Bu toprakların siyasi iradesi sadece ve sadece bu millete aittir; okyanus ötesinden gönderilen memurların telkinlerine değil.
Diplomasi, bir ülkenin onurunu ve sınırlarını temsil etme sanatıdır; ancak Sefir Bey bu sanatı, Türkiye’nin egemenlik haklarına parmak sallama mecrasına çevirmiş durumda. Kendi ülkesindeki devasa yönetim zafiyetlerini ve toplumsal çatlakları görmezden gelip, Ankara’nın göbeğinde siyaset dizayn etmeye kalkışmak, modası geçmiş bir sömürge valisi edasından başka bir şey değildir. Türkiye, ne birilerinin icazetiyle yol yürür ne de bir büyükelçinin ajandasına göre istikamet belirler. Bu toprakların siyasi iradesi sadece ve sadece bu millete aittir; okyanus ötesinden gönderilen memurların telkinlerine değil.
Asıl sorun, bu pervasızlığın nerede duracağını bilmemesidir. Parti genel merkezlerini aşındırıp, seçim süreçlerine dair hüküm veren bir temsilci, aslında kendi ülkesinin dış politika iflasını tescillemektedir. Ankara’nın bu şımarık ve üstenci tavra karşı sessiz kalması düşünülemez. Zira diplomasi nezaketle başlar ancak had bilmekle kaimdir. Kendi yetki alanını unutup Türkiye’nin iç dinamiklerine nizam vermeye çalışanlara, bu coğrafyanın karakteri en sert biçimde hatırlatılmalıdır.
Türkiye, kimsenin oyun sahası ya da laboratuvarı değildir. Sefir Bey’in bu müdahaleci tutumu, iki ülke arasındaki bağları güçlendirmek şöyle dursun, mevcut güven kırıntılarını da yok etmektedir. Bu saatten sonra yapılması gereken, bu hadsizliğe diplomatik bir "dur" demek ve herkesin kendi işine bakmasını sağlamaktır.
16/04/2026
Ekranların Karanlığında Büyüyen Şiddet ve Okul Koridorları
Okul, bir toplumun sadece eğitim yuvası değil, o toplumun genetik kodlarını taşıyan küçük bir minyatürüdür. Sokaktaki öfke, televizyondaki kutuplaşma ve sosyal medyadaki linç kültürü, eninde sonunda o koridorlara sızar. Bugün Türkiye'de okulların birer şiddet sahasına dönüşmesi, sadece birkaç "sorunlu" gencin bireysel taşkınlığı değil, toplumsal dokumuzun ilmik ilmik söküldüğünün en acı kanıtıdır. Dışarıda hakim olan o hırçın dil, artık sınıf arkadaşına veya öğretmenine silah doğrultacak kadar pervasızlaşmış bir cinnet halini doğurmuştur.
Bu felaketin arka planına baktığımızda, karşımıza internetin karanlık dehlizlerinde filizlenen hastalıklı yapılar çıkıyor. Telegram gruplarında, C31K gibi oluşumlarda veya "incel" diye tabir edilen kadın düşmanı, radikal alt kültürlerde kimlik arayan gençler, gerçek dünyadan koparak sanal bir bataklığın içine düşüyor. Dünyada "school shooter" olarak bilinen o yabancılaşmış saldırgan profili, artık bizim topraklarımızda da bir trend haline gelmeye başladı. Toplumdan, aileden ve insani değerlerden kopan bu gençler, karanlık dijital odalarda birbirlerini nefretle besleyerek, onaylanma ihtiyaçlarını kanlı eylemlerle gidermeye çalışıyorlar.
Mesele sadece bir güvenlik zafiyeti değildir. Mesele, sanal aidiyetlerin reel hayatın, vicdanın ve ahlakın önüne geçmiş olmasıdır. Gençlerimiz, ekran başındaki o dehlizlerde yalnızlaştıkça, toplumun ortak değerlerine karşı birer nefret bombasına dönüşüyorlar. Dijital ayak izlerini takip ettiğimizde gördüğümüz o radikal gruplar, zayıflayan toplumsal bağlarımızın boşluğunu dolduran birer zehirli sarmaşıktır. Eğer biz sokaktaki şiddet dilini susturamaz, kutuplaşmayı durduramaz ve gençlerimizi o karanlık ekranların insafına bırakmaya devam edersek, okul koridorlarını huzurun değil, korkunun mekanı haline getirmiş oluruz. Bu bir asayiş sorunu olmanın ötesinde, topyekun bir insani çöküşün habercisidir.
Bu felaketin arka planına baktığımızda, karşımıza internetin karanlık dehlizlerinde filizlenen hastalıklı yapılar çıkıyor. Telegram gruplarında, C31K gibi oluşumlarda veya "incel" diye tabir edilen kadın düşmanı, radikal alt kültürlerde kimlik arayan gençler, gerçek dünyadan koparak sanal bir bataklığın içine düşüyor. Dünyada "school shooter" olarak bilinen o yabancılaşmış saldırgan profili, artık bizim topraklarımızda da bir trend haline gelmeye başladı. Toplumdan, aileden ve insani değerlerden kopan bu gençler, karanlık dijital odalarda birbirlerini nefretle besleyerek, onaylanma ihtiyaçlarını kanlı eylemlerle gidermeye çalışıyorlar.
Mesele sadece bir güvenlik zafiyeti değildir. Mesele, sanal aidiyetlerin reel hayatın, vicdanın ve ahlakın önüne geçmiş olmasıdır. Gençlerimiz, ekran başındaki o dehlizlerde yalnızlaştıkça, toplumun ortak değerlerine karşı birer nefret bombasına dönüşüyorlar. Dijital ayak izlerini takip ettiğimizde gördüğümüz o radikal gruplar, zayıflayan toplumsal bağlarımızın boşluğunu dolduran birer zehirli sarmaşıktır. Eğer biz sokaktaki şiddet dilini susturamaz, kutuplaşmayı durduramaz ve gençlerimizi o karanlık ekranların insafına bırakmaya devam edersek, okul koridorlarını huzurun değil, korkunun mekanı haline getirmiş oluruz. Bu bir asayiş sorunu olmanın ötesinde, topyekun bir insani çöküşün habercisidir.
13/04/2026
Siyasetin Sırtındaki Kambur ve Tasfiye Zorunluluğu
Siyaseti bir hizmet aracı değil de kişisel bir kale savunması olarak gören anlayış, eninde sonunda içinde bulunduğu yapıya en büyük zararı verir. Bugün ana muhalefet partisinin yaşadığı sancı tam olarak budur.
Koltuktan indirilmiş olmasına rağmen, arka kapı siyasetiyle ve kurultay davalarıyla partinin enerjisini sömüren bir figürün varlığı, artık bir demokrasi sorunu haline gelmiştir. On yılı aşkın süredir girdiği her seçimden mağlubiyetle ayrılan, halkın değişim talebini her defasında kendi koltuk hırsına kurban eden bu liderlik anlayışı, muhalefetin üzerine çökmüş bir kabus gibidir.
Görünen o ki, bu isim için siyasetin anlamı topluma umut olmak değil, kendi varlığını her ne pahasına olursa olsun sürdürmektir. Parti içi barışı dinamitleyen, mevcut yönetimi hukuk labirentlerinde boğmaya çalışan ve iktidarın değirmenine su taşıyan bu hamleler, basit bir "muhalefet etme" hakkı olarak görülemez. Kendi ikbali için partisinin kurumsal kimliğini sarsan, seçmenin sandığa olan güvenini kıran birinin, o partinin çatısı altında kalmaya devam etmesi siyaseten izah edilemez.
Görünen o ki, bu isim için siyasetin anlamı topluma umut olmak değil, kendi varlığını her ne pahasına olursa olsun sürdürmektir. Parti içi barışı dinamitleyen, mevcut yönetimi hukuk labirentlerinde boğmaya çalışan ve iktidarın değirmenine su taşıyan bu hamleler, basit bir "muhalefet etme" hakkı olarak görülemez. Kendi ikbali için partisinin kurumsal kimliğini sarsan, seçmenin sandığa olan güvenini kıran birinin, o partinin çatısı altında kalmaya devam etmesi siyaseten izah edilemez.
Bir kurumun geleceğini, o kurumun eski başkanından korumak zorunda kalması başlı başına bir trajedi ve yönetim zafiyetidir. Gerçek bir yenilenme, sadece isimlerin değişmesiyle değil, o yapıyı çürüten eski alışkanlıkların ve o alışkanlıkların taşıyıcısı olan figürlerin tasfiyesiyle mümkündür.
Muhalefetin önünü tıkayan, toplumsal enerjiyi soğuran ve her kritik virajda hatalı manevralarıyla seçmeni hayal kırıklığına uğratan bu zihniyetle araya net bir mesafe koyulmalıdır.
Partinin ismini ve imkanlarını, meşru yönetime karşı bir silah gibi kullanan bu ismin ihraç edilmesi, sadece bir iç mesele değil, muhalefetin haysiyetini kurtarma operasyonudur.
Siyaset, başarısızlığın ödüllendirildiği ya da zarar verenin korunup kollandığı bir alan olmamalıdır.
Türkiye'nin önünü açacak yeni bir siyasi dil için, bu yükten kurtulmak artık kaçınılmazdır.
08/04/2026
23. Ankara Kitap Fuarı’nda Herkesin Yanından Geçtiği Ama Az Kişinin Fark Ettiği Şey
Ankara’da bazı günler vardır, şehir aynı kalır ama akış değişir. İnsanlar aynı caddelerden geçer, aynı binaların önünden yürür ama o günün içinde küçük bir durak oluşur. Kısa süreli, geçici ama fark eden için anlamlı bir durak.
11 Nisan da böyle bir gün olacak.
Bir kitabın raf yolculuğu ile okurla yüz yüze gelmesi arasında tuhaf bir mesafe vardır. Kitap çoğu zaman sessizdir. Okur onu evinde, otobüste, gece yarısı okur. Yazar ise o an orada değildir. Aradaki ilişki tek yönlü gibi görünür.
Ama bazı anlar bu mesafeyi ortadan kaldırır.
Bir imza günü aslında bir satış etkinliği değil, yazının görünür hale geldiği kısa bir eşiktir. Normalde sayfalar arasında kurulan ilişki, o gün fiziksel bir karşılaşmaya dönüşür. Yazı, okur ve yazar aynı mekânda bulunur. Bu durum nadir olduğu için değerlidir.
“Kayıp Kedi Heykelinin Sırrı” bu açıdan ilginç bir örnek. Bir çocuk romanı gibi başlıyor ama yalnızca bir macera anlatmıyor. Okuru pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp, düşünmeye zorlayan bir kurgu kuruyor. Bir şişe, bir harita ve çözülmesi gereken bir sır… Ama asıl mesele o sırrın kendisi değil, o sırla kurulan zihinsel ilişki.
Belki de bu yüzden kitap, yalnızca Türkiye’de değil, farklı kütüphane sistemlerinde de kendine yer buldu. The British Library gibi köklü bir kurumun kataloğuna girmesi ya da Türkiye’de halk kütüphanelerine dahil edilmesi, gürültülü başarılar değil; daha çok metnin kendi yolunu bulduğunu gösteren sessiz işaretler.
Ama her kitabın bir de görünmeyen tarafı vardır. Okurun fark etmediği, yazarın taşıdığı kişisel yük. Bu metnin içinde çocukluk anıları, yarım kalmış vedalar ve gerçek hayattan taşınmış bağlar var. Kurgu ile hayat arasındaki o ince çizgi, kitabın asıl duygusunu kuruyor.
Diğer tarafta ise daha sert bir metin duruyor. “Deist Olduğunu Bilmeyen Müslümanlar” farklı bir alana bakıyor. Orada mesele bir hikâye değil, bir mesafe. İnsanların kendilerini nasıl tanımladıkları ile nasıl yaşadıkları arasındaki fark.
Bu kitap cevap vermekten çok soru üretmeye çalışıyor. Okuru rahatlatmak yerine rahatsız ediyor. İnanç dediğimiz şeyin ne kadarının alışkanlık, ne kadarının bilinçli tercih olduğunu sorgulatıyor. Bu yüzden bir sonuç değil, bir başlangıç metni.
İki kitap arasında tür olarak fark var ama ortak bir zemin var. İkisi de okuru pasif bırakmıyor. Biri ipuçlarının peşine düşürüyor, diğeri zihinsel bir hesaplaşmanın içine çekiyor.
Bu tür metinlerin gerçek karşılığı bazen sayfalarda değil, karşılaşmalarda ortaya çıkar.
11 Nisan’da Ankara’daki ATO Congresium’da, kısa bir zaman aralığında böyle bir karşılaşma mümkün olacak. Saat 10 ile 12 arasında, kalabalığın içinde küçük bir masa ve o masanın etrafında oluşacak kısa duraklar…
Bu bir çağrı değil. Daha çok bir ihtimal.
Yolu oraya düşen için, yazının sayfadan çıkıp insana dönüştüğü o kısa anı görmek mümkün olacak. Gelmek için özel bir plan yapmaya gerek yok. Bazen bir karşılaşma, zaten geçmekte olduğun yolun üzerindedir.
Ve çoğu zaman asıl mesele şudur: Okuduğumuz metinlerle gerçekten hiç karşılaşıyor muyuz, yoksa sadece yanlarından geçip gidiyor muyuz?
11 Nisan da böyle bir gün olacak.
Bir kitabın raf yolculuğu ile okurla yüz yüze gelmesi arasında tuhaf bir mesafe vardır. Kitap çoğu zaman sessizdir. Okur onu evinde, otobüste, gece yarısı okur. Yazar ise o an orada değildir. Aradaki ilişki tek yönlü gibi görünür.
Ama bazı anlar bu mesafeyi ortadan kaldırır.
Bir imza günü aslında bir satış etkinliği değil, yazının görünür hale geldiği kısa bir eşiktir. Normalde sayfalar arasında kurulan ilişki, o gün fiziksel bir karşılaşmaya dönüşür. Yazı, okur ve yazar aynı mekânda bulunur. Bu durum nadir olduğu için değerlidir.
“Kayıp Kedi Heykelinin Sırrı” bu açıdan ilginç bir örnek. Bir çocuk romanı gibi başlıyor ama yalnızca bir macera anlatmıyor. Okuru pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp, düşünmeye zorlayan bir kurgu kuruyor. Bir şişe, bir harita ve çözülmesi gereken bir sır… Ama asıl mesele o sırrın kendisi değil, o sırla kurulan zihinsel ilişki.
Belki de bu yüzden kitap, yalnızca Türkiye’de değil, farklı kütüphane sistemlerinde de kendine yer buldu. The British Library gibi köklü bir kurumun kataloğuna girmesi ya da Türkiye’de halk kütüphanelerine dahil edilmesi, gürültülü başarılar değil; daha çok metnin kendi yolunu bulduğunu gösteren sessiz işaretler.
Ama her kitabın bir de görünmeyen tarafı vardır. Okurun fark etmediği, yazarın taşıdığı kişisel yük. Bu metnin içinde çocukluk anıları, yarım kalmış vedalar ve gerçek hayattan taşınmış bağlar var. Kurgu ile hayat arasındaki o ince çizgi, kitabın asıl duygusunu kuruyor.
Diğer tarafta ise daha sert bir metin duruyor. “Deist Olduğunu Bilmeyen Müslümanlar” farklı bir alana bakıyor. Orada mesele bir hikâye değil, bir mesafe. İnsanların kendilerini nasıl tanımladıkları ile nasıl yaşadıkları arasındaki fark.
Bu kitap cevap vermekten çok soru üretmeye çalışıyor. Okuru rahatlatmak yerine rahatsız ediyor. İnanç dediğimiz şeyin ne kadarının alışkanlık, ne kadarının bilinçli tercih olduğunu sorgulatıyor. Bu yüzden bir sonuç değil, bir başlangıç metni.
İki kitap arasında tür olarak fark var ama ortak bir zemin var. İkisi de okuru pasif bırakmıyor. Biri ipuçlarının peşine düşürüyor, diğeri zihinsel bir hesaplaşmanın içine çekiyor.
Bu tür metinlerin gerçek karşılığı bazen sayfalarda değil, karşılaşmalarda ortaya çıkar.
11 Nisan’da Ankara’daki ATO Congresium’da, kısa bir zaman aralığında böyle bir karşılaşma mümkün olacak. Saat 10 ile 12 arasında, kalabalığın içinde küçük bir masa ve o masanın etrafında oluşacak kısa duraklar…
Bu bir çağrı değil. Daha çok bir ihtimal.
Yolu oraya düşen için, yazının sayfadan çıkıp insana dönüştüğü o kısa anı görmek mümkün olacak. Gelmek için özel bir plan yapmaya gerek yok. Bazen bir karşılaşma, zaten geçmekte olduğun yolun üzerindedir.
Ve çoğu zaman asıl mesele şudur: Okuduğumuz metinlerle gerçekten hiç karşılaşıyor muyuz, yoksa sadece yanlarından geçip gidiyor muyuz?
06/04/2026
Göz Bebeklerine Çakılan Reklam Kazıkları: Başkent mi, Panayır Yeri mi?
Sabah evden çıkıp işe giderken ya da akşam yola koyulduğunuzda, Ankara’da artık gökyüzünü görmek bir lüks haline geldi. Eskiden kentin silüeti olan o vakur binalar, şimdi üzerlerine giydirilen devasa bez afişlerin arkasında nefessiz kalıyor. Parklara gidiyorsunuz, iki ağaç arasında huzur bulacağınızı sanırken, önünüze kazulet gibi dikilen, metal yığını bir reklam kulesiyle göz göze geliyorsunuz. Bu sadece bir tanıtım meselesi değil; bu, kamusal alanın, yani sizin ve benim olan o ortak nefes alanının, hoyratça işgal edilmesidir.
Belediyelerin "hizmet" tabelası altında yürüttüğü bu görsel terör, aslında kentin ruhuna saplanmış birer hançerdir. Üst geçitleri birer dükkan vitrinine, refüjleri birer sergi alanına çeviren bu zihniyet, vatandaşın "görme hakkını" parası olana satıyor. Brezilya’nın Sao Paulo’su on beş yıl önce "Temiz Şehir" diyerek tek bir billboard bırakmazken, bizde her boşluk yağmalanacak bir ganimet muamelesi görüyor. Estetikten, nezaketten ve mimari saygıdan nasibini almamış bu anlayışın kökleri, aslında o uzak ve kurak coğrafyanın, bulduğu her yeşili ya da boşluğu paraya tahvil etmeye çalışan göçebe yağmacı kültüründe gizli.
Kendi öz kültürümüzün o vakur ve sade estetiği yerine, İslam öncesi Arap toplumunun o her şeyi metalaştıran, gösteriş budalası ve kaba saba kabile refleksini Ankara’nın göbeğine dikiyoruz. Bir kentin belediye başkanı ya da bir şirketin genel müdürü, devasa bir panoda gülümseyerek bize "hizmet" pazarlarken, aslında o panonun arkasındaki kurumuş ağaçları, bozulmuş kaldırımları ve estetiği katledilmiş sokakları gizliyor. Reklamların arkasına saklanan bir kent, kimliğini yitirmiş bir kenttir.
Dünya, insan odaklı şehirciliği ve görsel sükuneti konuşurken; bizde kaldırımların ortasına dikilen o devasa totemler, sürüş güvenliğini tehdit eden ışıklı ekranlar ve parkların manzarasını kapatan metal yığınları başarı olarak alkışlanıyor. Bu, toplumsal bir nasırlaşmadır. Gözlerimizin önündeki bu talanı kanıksadığımız an, kenti kent yapan o ortak iradeyi de teslim etmiş oluruz.
Nihayetinde, Ankara’nın her yanını saran bu görsel kirlilik, aklın değil, kaba kuvvetin ve para hırsının zaferidir. Bir gün o ışıklı tabelalar söndüğünde ve o dev kazuletler paslanıp devrildiğinde, geriye sadece çölleşmiş bir estetik hafıza kalacak. Aradan geçen koca bir asra rağmen, bir sokağı ya da bir parkı, talan edilecek bir arazi gibi görmekten ne zaman vazgeçeceğiz? Belki de asıl soru budur: Biz bu şehirde nefes mi alıyoruz, yoksa sadece reklamların arasından süzülmeye çalışan birer figüran mıyız?
Belediyelerin "hizmet" tabelası altında yürüttüğü bu görsel terör, aslında kentin ruhuna saplanmış birer hançerdir. Üst geçitleri birer dükkan vitrinine, refüjleri birer sergi alanına çeviren bu zihniyet, vatandaşın "görme hakkını" parası olana satıyor. Brezilya’nın Sao Paulo’su on beş yıl önce "Temiz Şehir" diyerek tek bir billboard bırakmazken, bizde her boşluk yağmalanacak bir ganimet muamelesi görüyor. Estetikten, nezaketten ve mimari saygıdan nasibini almamış bu anlayışın kökleri, aslında o uzak ve kurak coğrafyanın, bulduğu her yeşili ya da boşluğu paraya tahvil etmeye çalışan göçebe yağmacı kültüründe gizli.
Kendi öz kültürümüzün o vakur ve sade estetiği yerine, İslam öncesi Arap toplumunun o her şeyi metalaştıran, gösteriş budalası ve kaba saba kabile refleksini Ankara’nın göbeğine dikiyoruz. Bir kentin belediye başkanı ya da bir şirketin genel müdürü, devasa bir panoda gülümseyerek bize "hizmet" pazarlarken, aslında o panonun arkasındaki kurumuş ağaçları, bozulmuş kaldırımları ve estetiği katledilmiş sokakları gizliyor. Reklamların arkasına saklanan bir kent, kimliğini yitirmiş bir kenttir.
Dünya, insan odaklı şehirciliği ve görsel sükuneti konuşurken; bizde kaldırımların ortasına dikilen o devasa totemler, sürüş güvenliğini tehdit eden ışıklı ekranlar ve parkların manzarasını kapatan metal yığınları başarı olarak alkışlanıyor. Bu, toplumsal bir nasırlaşmadır. Gözlerimizin önündeki bu talanı kanıksadığımız an, kenti kent yapan o ortak iradeyi de teslim etmiş oluruz.
Nihayetinde, Ankara’nın her yanını saran bu görsel kirlilik, aklın değil, kaba kuvvetin ve para hırsının zaferidir. Bir gün o ışıklı tabelalar söndüğünde ve o dev kazuletler paslanıp devrildiğinde, geriye sadece çölleşmiş bir estetik hafıza kalacak. Aradan geçen koca bir asra rağmen, bir sokağı ya da bir parkı, talan edilecek bir arazi gibi görmekten ne zaman vazgeçeceğiz? Belki de asıl soru budur: Biz bu şehirde nefes mi alıyoruz, yoksa sadece reklamların arasından süzülmeye çalışan birer figüran mıyız?
31/03/2026
Sakal ve Süngü Arasında Bir İrtica Provası
Türkiye’de siyasetin hafızası, genellikle sabahın erken saatlerinde önümüze düşen haberlerin gürültüsüyle şekilleniyor. Ancak bazen bugünün o yoğun gündem sağanağından sıyrılıp, bu toprakların zihinsel genetiğine işleyen büyük kırılmalara bakmak gerekiyor. 31 Mart Vakası, üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen, bu coğrafyanın laikleşme sancılarını ve bitmek bilmeyen o yapısal kavgasını anlamak için hala en kritik eşiktir.
13 Nisan 1909 sabahı İstanbul’da yankılanan tüfek sesleri, sadece bir askeri isyanın habercisi değildi. O gün Taksim Kışlası’ndan sokağa taşan öfke, İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla gelen özgürlük ortamına karşı, köklerini geçmişin dogmalarından alan o meşhur gerici refleksin ilk büyük patlamasıydı. İttihatçıların rasyonel ve dünyevi bir hukuk düzeni kurma iddiası, kışlanın ve sokağın dini retoriği siyasal bir kalkan olarak kullanan direnciyle çarpışmıştı. Mektepli subayların temsil ettiği modern akıl ile alaylı askerlerin içine hapsolduğu o eski dünya arasındaki mesafe, Volkan gazetesi gibi odakların kışkırtmasıyla bir gecede bir linç kültürüne dönüşmüştü.
Olayları sadece bir asayiş sorunu olarak okumak, meselenin arkasındaki asıl yapıyı ıskalamaktır. Karşımızdaki gerçek, aklın rehberliğinde bir devlet inşası ile teokratik referansların gölgesindeki o "eski düzen" arasındaki kaçınılmaz ve sert çatışmadır. İsyancıların meclis binasını kuşatıp modernleşme yanlısı isimleri hedef alması, aslında laik bir geleceğin kapısını henüz aralamış olan topluma verilmiş bir gözdağıydı. Selanik’ten yola çıkan Hareket Ordusu, sadece bir isyanı bastırmakla kalmamış; aynı zamanda aydınlanma değerlerini korumak adına ordunun siyasetin merkezine bir denetleyici güç olarak yerleştiği o uzun ve sancılı dönemi başlatmıştı.
II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan bu süreç, padişahın mutlak gücünün yerini parlamenter bir denemeye bırakması gibi görünse de, aslında Türkiye’nin laikleşme serüveninin ilk büyük sınavıydı. 1909 anayasa değişiklikleriyle atılan adımlar, devlet yönetimini bir kişinin iradesinden alıp kurumsal bir rasyonaliteye devretme çabasıydı. Ancak bu süreç, gericiliğin sadece bir isyanla bitmediğini, aksine her kriz anında farklı maskelerle yeniden sahneye çıkabileceği gerçeğini de hafızalarımıza kazıdı.
Tarih, bazen sadece çözülememiş bir düğümün farklı zamanlarda farklı eller tarafından yeniden çekiştirilmesidir. Bugün hala kurumlarımızı ve toplumsal sözleşmemizi tartışırken o günkü zihinsel yarılmanın izlerini görüyoruz. 31 Mart, Türkiye’nin demokrasi tarihinde sadece bir tarihsel vaka değil, aydınlanma ile karanlık arasındaki o bitmeyen mücadelenin en kanlı laboratuvarıdır. Aradan geçen koca bir asra rağmen, gericiliğin o konforlu ama tehlikeli limanlarından gerçekten kurtulabildik mi? Yoksa hala laik bir gelecek tasavvuru inşa etmek yerine, tarihin o tekerrür eden sahnelerinde kendimize yeni roller mi arıyoruz?
13 Nisan 1909 sabahı İstanbul’da yankılanan tüfek sesleri, sadece bir askeri isyanın habercisi değildi. O gün Taksim Kışlası’ndan sokağa taşan öfke, İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla gelen özgürlük ortamına karşı, köklerini geçmişin dogmalarından alan o meşhur gerici refleksin ilk büyük patlamasıydı. İttihatçıların rasyonel ve dünyevi bir hukuk düzeni kurma iddiası, kışlanın ve sokağın dini retoriği siyasal bir kalkan olarak kullanan direnciyle çarpışmıştı. Mektepli subayların temsil ettiği modern akıl ile alaylı askerlerin içine hapsolduğu o eski dünya arasındaki mesafe, Volkan gazetesi gibi odakların kışkırtmasıyla bir gecede bir linç kültürüne dönüşmüştü.
Olayları sadece bir asayiş sorunu olarak okumak, meselenin arkasındaki asıl yapıyı ıskalamaktır. Karşımızdaki gerçek, aklın rehberliğinde bir devlet inşası ile teokratik referansların gölgesindeki o "eski düzen" arasındaki kaçınılmaz ve sert çatışmadır. İsyancıların meclis binasını kuşatıp modernleşme yanlısı isimleri hedef alması, aslında laik bir geleceğin kapısını henüz aralamış olan topluma verilmiş bir gözdağıydı. Selanik’ten yola çıkan Hareket Ordusu, sadece bir isyanı bastırmakla kalmamış; aynı zamanda aydınlanma değerlerini korumak adına ordunun siyasetin merkezine bir denetleyici güç olarak yerleştiği o uzun ve sancılı dönemi başlatmıştı.
II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan bu süreç, padişahın mutlak gücünün yerini parlamenter bir denemeye bırakması gibi görünse de, aslında Türkiye’nin laikleşme serüveninin ilk büyük sınavıydı. 1909 anayasa değişiklikleriyle atılan adımlar, devlet yönetimini bir kişinin iradesinden alıp kurumsal bir rasyonaliteye devretme çabasıydı. Ancak bu süreç, gericiliğin sadece bir isyanla bitmediğini, aksine her kriz anında farklı maskelerle yeniden sahneye çıkabileceği gerçeğini de hafızalarımıza kazıdı.
Tarih, bazen sadece çözülememiş bir düğümün farklı zamanlarda farklı eller tarafından yeniden çekiştirilmesidir. Bugün hala kurumlarımızı ve toplumsal sözleşmemizi tartışırken o günkü zihinsel yarılmanın izlerini görüyoruz. 31 Mart, Türkiye’nin demokrasi tarihinde sadece bir tarihsel vaka değil, aydınlanma ile karanlık arasındaki o bitmeyen mücadelenin en kanlı laboratuvarıdır. Aradan geçen koca bir asra rağmen, gericiliğin o konforlu ama tehlikeli limanlarından gerçekten kurtulabildik mi? Yoksa hala laik bir gelecek tasavvuru inşa etmek yerine, tarihin o tekerrür eden sahnelerinde kendimize yeni roller mi arıyoruz?
30/03/2026
Baykal’ın Mirasından Yalım’ın Havlusuna: CHP’nin Ahlakla Bitmeyen İmtihanı
Türkiye’de siyasetin hafızası, çoğu zaman bir sonraki skandalla silinen uçucu bir mürekkebe benzer. Ancak bazı isimler ve olaylar vardır ki, onlar partilerin üzerine birer ahlaki gölge gibi çöker ve ne kadar "değişim" derseniz deyin, o gölge sizi takip eder. Bugün Uşak’ta bir belediye başkanının belindeki havluyla operasyonun ortasında kalmasını veya Keçiören’deki küfürlü WhatsApp yazışmalarını konuşuyorsak; bu çürümenin tohumlarının nerede atıldığına, hangi ilkesizliğin bugünlere miras kaldığına bakmak zorundayız.
Yıl 2010. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, bir milletvekiliyle yatak odası görüntülerinin internete düşmesiyle sarsılan o günleri hatırlayalım. O dönem bu olay bir "kaset kumpası" olarak nitelendirildi, komplolardan bahsedildi. Elbette özel hayata sızmak bir suçtu, bir kumpastı; ancak asıl mesele sonrasında yaşandı. Baykal, istifasının ardından hiçbir şey olmamış gibi tekrar tekrar milletvekili seçildi, meclise girdi. Sanki CHP’nin bu ahlaki savrulmaya bir vefa borcu varmış gibi, toplumun gözünün içine baka baka o koltuklarda oturtuldu. Kimse "bu tablo, bu partinin hangi ilkesiyle bağdaşıyor?" diye sormadı; soranların sesi ise "komplo" gürültüsüyle bastırıldı.İşte bugün Uşak’ta yaşananlar, o gün kurulan o tekinsiz sessizliğin sonucudur. Eğer dün Baykal’ın özel hayatı üzerinden partiyi rehin alan o ahlaki eşiği aşmasına göz yumduysanız, bugün Özkan Yalım’ın 21 yaşındaki üniversite öğrencisini belediye kadrosuna alıp şahsi harcamalarını halka ödetmesine şaşırmaya hakkınız yok. Eğer dün bir milletvekiliyle yaşanan o tabloyu "vefa" ile ödüllendirdiyseniz, bugün Keçiören Belediye Başkanı’nın genel başkana küfürler yağdırarak istifa ettiği o bataklığı kendiniz inşa ettiniz demektir.
Siyaset bir ahlak zemininde yükselmiyorsa, geriye kalan tek şey ihale paylaşımları, otel odası baskınları ve ekranlara sığmayan utanç vesikalarıdır. CHP, hangi ilkeyi savunuyor? Halkçılık mı, devletçilik mi, yoksa "bizimkiler yapınca kumpas, başkaları yapınca yolsuzluk" diyen o ikiyüzlü pragmatizm mi? 2010’dan 2026’ya uzanan bu hatta, partinin ahlaki süzgeci o kadar delindi ki, artık içinden rüşvetten küfre, şahsi menfaatten ahlaki çöküşe kadar her şey sızabiliyor.
Bu durumun bedelini sadece partililer değil, değişim umuduyla sandığa giden koca bir toplum ödüyor. Ahlakın siyasete kurban edildiği her gün, bir sonraki skandalın kapısını biraz daha aralıyor. Deniz Baykal’ın kasetinden Özkan Yalım’ın havlusuna uzanan bu yol, aslında bir partinin değil, bir siyasal ahlakın cenaze törenidir. Şimdi söyleyin; o çok övündüğünüz ilkeler, bu kirli mirasın tam olarak neresinde duruyor?
29/03/2026
Arabın Siyahına Tapınırken Solan Bozkır Renkleri
Şehirlerimizin gri silüetine, sokaktaki insanların üzerindeki o ağır siyah yoğunluğuna ve televizyon ekranlarından taşan, dinmek bilmeyen feryat figan dizilerine baktığınızda, bir şeylerin eksik olduğunu değil, yabancı bir ruhun üzerimize zorla giydirildiğini hissedersiniz. Bu toprakların hafızasında bir zamanlar doğanın tüm renkleri, bozkırın neşesi ve Dede Korkut anlatılarının o vakur yiğitliği varken; bugün nasıl oldu da acıyı kutsayan, ölümü yücelten ve kederi bir hayat biçimi haline getiren bir kültürel kuşatmanın altında kaldık? Geleneksel motiflerimizde, kilimlerimizde veya yemenilerimizde gördüğümüz o vahşi renk cümbüşü yerini neden gri bir sessizliğe ve siyahın matemine bıraktı? Bu sadece bir moda tercihi değil, zihinsel bir daralmanın fiziksel tezahürüdür. Dede Korkut’un yiğitliği ve doğa saygısı, yerini neden acıdan beslenen, yoksulluğu bir erdem gibi pazarlayan dizi senaryolarına bıraktı?
Orta Asya’nın derinliklerinden süzülüp gelirken heybemizde doğaya saygı, kadına verilen değer ve destanların coşkusu vardı. Ancak coğrafya değiştikçe, o hayat dolu nakışların yerini İslam öncesi Arap toplumundan süzülüp gelen o ağır, tek sesli ve içe kapanık matem almaya başladı. Bugün sanatımızda neden bir heykelin zarafeti, bir resmin derinliği veya çok sesli bir müziğin katmanları yok diye sorduğumuzda, cevabı bu zihinsel prangada buluyoruz. Tek sesli bir enstrümanın, sadece hüzne ayarlanmış tınısı gibi hayatımız da tek tipleşti. Sanatı sadece ağlamak, müziği sadece sızlanmak sanan bir anlayış, şehirleri estetikten mahrum bırakıp beton grisine mahkûm etti.
Dünyanın geri kalanına bakın; Afrika’nın en ücra köşesindeki yerlilerin boyunlarındaki renkli taşlara, Uzak Doğu’nun o canlı sokaklarına veya Güney Amerika’nın hayat fışkıran enerjisine. Orada yaşam kutsanırken, bizde adeta yokluk ve acı birer rütbe gibi taşınıyor. Siyah, dünyanın her yerinde bir matem rengiyken, bizde gündelik hayatın tek üniforması haline geldi. Oysa bizim anneannelerimiz, her bir oyasında bir anlam taşıyan rengarenk yemenilerle bağlardı başını. Arabın siyahına tapınmak, aslında kendi köklerimizi, o renkli ve canlı ruhu inkâr etmektir. Bu, sadece bir estetik kaybı değil, bir kültürün sessizce yok oluşudur.
Bu kültürel tıkanıklığı aşmanın yolu, ithal edilmiş kederi ve bu coğrafyaya yabancı olan o kasvetli gelenekleri dışlamaktan geçiyor. Kendi öz kültürümüze, o bozkırın ferahlığına ve doğanın renklerine dönmediğimiz sürece; ne şehirlerimizde bir estetik inşa edebiliriz ne de ruhumuzda bir sanat filizi yeşertebiliriz. Bizi aşağıya çeken bu yapay acı edebiyatını bir kenara bırakıp, yaşamın neşesini ve yaratıcılığın özgürlüğünü yeniden keşfetmek zorundayız. Aksi halde, başkalarının yasını tutarken kendi öz kültürümüzün cenaze namazını kılmaya devam edeceğiz. Nihayetinde, bir toplumun rengi solduğunda ruhu da kurur. Bizim ihtiyacımız olan şey, o siyah örtüyü üzerimizden atıp, destanlarımızdaki o vakur ve renkli sabaha yeniden uyanmaktır.
Orta Asya’nın derinliklerinden süzülüp gelirken heybemizde doğaya saygı, kadına verilen değer ve destanların coşkusu vardı. Ancak coğrafya değiştikçe, o hayat dolu nakışların yerini İslam öncesi Arap toplumundan süzülüp gelen o ağır, tek sesli ve içe kapanık matem almaya başladı. Bugün sanatımızda neden bir heykelin zarafeti, bir resmin derinliği veya çok sesli bir müziğin katmanları yok diye sorduğumuzda, cevabı bu zihinsel prangada buluyoruz. Tek sesli bir enstrümanın, sadece hüzne ayarlanmış tınısı gibi hayatımız da tek tipleşti. Sanatı sadece ağlamak, müziği sadece sızlanmak sanan bir anlayış, şehirleri estetikten mahrum bırakıp beton grisine mahkûm etti.
Dünyanın geri kalanına bakın; Afrika’nın en ücra köşesindeki yerlilerin boyunlarındaki renkli taşlara, Uzak Doğu’nun o canlı sokaklarına veya Güney Amerika’nın hayat fışkıran enerjisine. Orada yaşam kutsanırken, bizde adeta yokluk ve acı birer rütbe gibi taşınıyor. Siyah, dünyanın her yerinde bir matem rengiyken, bizde gündelik hayatın tek üniforması haline geldi. Oysa bizim anneannelerimiz, her bir oyasında bir anlam taşıyan rengarenk yemenilerle bağlardı başını. Arabın siyahına tapınmak, aslında kendi köklerimizi, o renkli ve canlı ruhu inkâr etmektir. Bu, sadece bir estetik kaybı değil, bir kültürün sessizce yok oluşudur.
Bu kültürel tıkanıklığı aşmanın yolu, ithal edilmiş kederi ve bu coğrafyaya yabancı olan o kasvetli gelenekleri dışlamaktan geçiyor. Kendi öz kültürümüze, o bozkırın ferahlığına ve doğanın renklerine dönmediğimiz sürece; ne şehirlerimizde bir estetik inşa edebiliriz ne de ruhumuzda bir sanat filizi yeşertebiliriz. Bizi aşağıya çeken bu yapay acı edebiyatını bir kenara bırakıp, yaşamın neşesini ve yaratıcılığın özgürlüğünü yeniden keşfetmek zorundayız. Aksi halde, başkalarının yasını tutarken kendi öz kültürümüzün cenaze namazını kılmaya devam edeceğiz. Nihayetinde, bir toplumun rengi solduğunda ruhu da kurur. Bizim ihtiyacımız olan şey, o siyah örtüyü üzerimizden atıp, destanlarımızdaki o vakur ve renkli sabaha yeniden uyanmaktır.
25/03/2026
Vitrindeki Altın Kuyruğu ve Vicdandaki Nasır Tabakası
Öğleden sonra Ankara’nın o gri ve aceleci sokaklarında yürürken, kuyumcuların önünde sessizce uzayan o kalabalığı fark etmemek imkansızdı. İnsanlar, ekranlardaki rakamların anlık değişimlerine kilitlenmiş, ellerindeki avuçlarındakini bir parça sarı metale dönüştürme telaşındaydı. O an anladım ki, o vitrinlerin önünde bekleyen sadece birikim sahipleri değil; aslında geleceğe duyulan güvenin son kırıntılarını korumaya çalışan koca bir toplumun endişesiydi.
Türkiye’de gündem artık bir sağanak gibi değil, bir tufan gibi üzerimize yağıyor. Hakan Tosun cinayetinin yankıları henüz dinmeden, mahkeme salonlarından yükselen o yüksek gerilimli savunmaların gürültüsü her yanı sarıyor. Ancak en korkutucu olanı, bu devasa gürültünün içinde toplumun sergilediği o derin, buz gibi sessizlik. Eskiden infial yaratan olaylar, bugün sadece akşam yemeği masasındaki birer dipnot haline geldi. Bir tür duygusal nasırlaşma, kolektif ruhumuzun her yanını kaplamış durumda.
Siyasetin o üst perdeden kurduğu cümleler, sokağın hayatta kalma refleksiyle çarpışıp un ufak oluyor. Adalet arayışının yerini sadece cüzdanı koruma telaşının aldığı bir evreye geçtik. İBB davasındaki hukuk tartışmaları ile Kapalıçarşı’daki altın kuyruğu aslında aynı madalyonun iki yüzü gibi. İnsanlar, kurumların ve kuralların kendilerini koruyacağına dair o kadim inancı yitirdikçe, somut ve avuca sığan güven limanlarına, yani altına ve sessizliğe sığınıyorlar.
Bu durum, toplumsal sözleşmenin sessizce feshedilmesi demektir. Şiddetin normalleştiği, hukukun birer retorik aracına dönüştüğü ve her bireyin kendi küçük kalesini inşa etmeye çalıştığı bir ortamda, ortak bir gelecekten bahsetmek her geçen gün zorlaşıyor. Sokaktaki o endişeli bekleyiş, aslında sadece ekonomik bir krizin değil, zihinsel bir çöküşün de dışavurumu. Olayların arkasındaki yapıyı okumaya çalıştığımızda karşımıza çıkan manzara net: Toplum, her yeni skandalla birlikte bir kat daha kabuk bağlıyor.
Nihayetinde, o kuyumcu dükkanlarının önündeki kalabalık dağılacak, mahkeme salonlarının ışıkları sönecek ve manşetler yerini yenilerine bırakacak. Ancak ruhumuzda biriken o ağır tortu, o her şeyi kanıksama hali kolay kolay geçmeyecek. Adaletin ve güvenin olmadığı bir yerde, biriktirilen altınlar sadece karanlıkta parlayan anlamsız nesnelerden ibaret kalıyor. Asıl mesele, o vitrinlerin arkasındaki parlaklıkta değil; o vitrinlerin önünde bekleyen kalabalığın, yarın sabah uyandığında hala bir topluma ait olup olmadığını hissetmesinde gizli.
Belki de sormamız gereken soru şu: Bir toplum, her şeye alışmaya başladığı an, aslında neyi kaybetmiş olur?
Türkiye’de gündem artık bir sağanak gibi değil, bir tufan gibi üzerimize yağıyor. Hakan Tosun cinayetinin yankıları henüz dinmeden, mahkeme salonlarından yükselen o yüksek gerilimli savunmaların gürültüsü her yanı sarıyor. Ancak en korkutucu olanı, bu devasa gürültünün içinde toplumun sergilediği o derin, buz gibi sessizlik. Eskiden infial yaratan olaylar, bugün sadece akşam yemeği masasındaki birer dipnot haline geldi. Bir tür duygusal nasırlaşma, kolektif ruhumuzun her yanını kaplamış durumda.
Siyasetin o üst perdeden kurduğu cümleler, sokağın hayatta kalma refleksiyle çarpışıp un ufak oluyor. Adalet arayışının yerini sadece cüzdanı koruma telaşının aldığı bir evreye geçtik. İBB davasındaki hukuk tartışmaları ile Kapalıçarşı’daki altın kuyruğu aslında aynı madalyonun iki yüzü gibi. İnsanlar, kurumların ve kuralların kendilerini koruyacağına dair o kadim inancı yitirdikçe, somut ve avuca sığan güven limanlarına, yani altına ve sessizliğe sığınıyorlar.
Bu durum, toplumsal sözleşmenin sessizce feshedilmesi demektir. Şiddetin normalleştiği, hukukun birer retorik aracına dönüştüğü ve her bireyin kendi küçük kalesini inşa etmeye çalıştığı bir ortamda, ortak bir gelecekten bahsetmek her geçen gün zorlaşıyor. Sokaktaki o endişeli bekleyiş, aslında sadece ekonomik bir krizin değil, zihinsel bir çöküşün de dışavurumu. Olayların arkasındaki yapıyı okumaya çalıştığımızda karşımıza çıkan manzara net: Toplum, her yeni skandalla birlikte bir kat daha kabuk bağlıyor.
Nihayetinde, o kuyumcu dükkanlarının önündeki kalabalık dağılacak, mahkeme salonlarının ışıkları sönecek ve manşetler yerini yenilerine bırakacak. Ancak ruhumuzda biriken o ağır tortu, o her şeyi kanıksama hali kolay kolay geçmeyecek. Adaletin ve güvenin olmadığı bir yerde, biriktirilen altınlar sadece karanlıkta parlayan anlamsız nesnelerden ibaret kalıyor. Asıl mesele, o vitrinlerin arkasındaki parlaklıkta değil; o vitrinlerin önünde bekleyen kalabalığın, yarın sabah uyandığında hala bir topluma ait olup olmadığını hissetmesinde gizli.
Belki de sormamız gereken soru şu: Bir toplum, her şeye alışmaya başladığı an, aslında neyi kaybetmiş olur?
16/03/2026
Kırmızı Işığın Geçemediği İmtiyazlar
Ankara trafiğinde, mesai bitimine yakın saatlerde herhangi bir ana arterde beklerken dikkatinizi çekmiştir. Binlerce insan, metal yığınlarının içinde santim santim ilerlemeye çalışırken, arkadan gelen o tiz siren sesi ve metalik çakar parıltısı tüm akışı bir bıçak gibi keser. O an, direksiyon başındaki herkes gayriihtiyari sağa yanaşır, yol açar ve bir imtiyazın rüzgar gibi geçip gidişini izler. Geçen sadece bir araç değildir; aslında toplumun geri kalanıyla arasına kalın bir güvenlik şeridi çeken, kuralların dışına taşma hürriyetidir.
Türkiye’de siyasetin geldiği noktada, temsil yetkisini bir tür muafiyet zırhına dönüştürmek artık bir gelenek halini aldı. Milletvekillerine ve hatta sayıları binlerle ifade edilen eski vekillere tanınan trafikte geçiş üstünlüğü, kırmızı ışık muafiyeti ve ceza iptalleri, basit bir bürokratik kolaylık olmanın çok ötesine geçti. Bu durumun adı, zihinsel bir kopuştur. Toplumun her ferdinin uymakla yükümlü olduğu temel güvenlik kurallarından azade olmak, "seçkin" ile "sıradan" arasındaki mesafeyi fiziksel bir üstünlüğe tahvil etmektir.
Biz köşe yazısı müezzinleri, genellikle büyük ideolojik kavgaları veya yüksek siyaseti konuşmayı severiz. Ancak gerçek siyaset, tam da o kırmızı ışıkta bekleyen vatandaş ile siren çalarak geçen vekilin göz göze geldiği o kısa saniyelerde gizlidir. Hukuk devletinin en temel dayanağı olan kuralların genelliği ilkesi, bir çakar lambasının soğuk ışığında eriyip gidiyor. Eğer bir kural, onu koyanları kapsamıyorsa, o artık bir kural değil, sadece yönetilenlere uygulanan bir disiplin aracıdır.
Dünyanın pek çok yerinde geçiş üstünlüğü, sadece hayati bir kamu görevi icra edilirken, ambulans veya itfaiye gibi saniyelerin kıymetli olduğu anlarda kullanılır. Bizde ise bu hak, bir statü göstergesine, bir sınıfsal damgaya dönüştü. Eski vekillerin de bu kapsama alınmasıyla birlikte ortaya çıkan tablo, aslında kamusal alanın bir tür imtiyazlılar kulübü tarafından parsellenmesidir. Üstelik bu cezaların meclis bütçesinden ödenmesi veya iptal edilmesi, hatanın maliyetini de yine o kırmızı ışıkta bekleyen kalabalığın sırtına yüklüyor.
Trafik kuralları, bir toplumun birbirine duyduğu saygının ve can güvenliğine verilen değerin asgari müşterekidir. Hız sınırını aşma, kırmızı ışığı yok sayma veya emniyet şeridini şahsi yolu belleme hakkı, aslında trafikteki diğer herkesin canını ve hakkını ikincilleştirmektir. Bu, sadece bir ulaşım meselesi değil, toplumsal sözleşmenin altındaki imzanın silinmesidir.
Sonuçta ortaya çıkan manzara, bir modern zaman trajedisidir. Temsil ettikleri halkla aynı havayı soluyan, aynı sokaklardan geçen ama aynı kurallara tabi olmayan bir siyasi sınıfın varlığı, güven duygusunu zedeliyor. Bir gün o çakarlar söndüğünde ve o sirenler sustuğunda, imtiyazlıların da sığınacağı tek şey yine o her gün aşındırdıkları hukuk ve herkes için geçerli olan kurallar olacaktır. Acaba o gün geldiğinde, arkalarında bıraktıkları o öfkeli kalabalığın içinde kendilerine yer bulabilecekler mi?
Türkiye’de siyasetin geldiği noktada, temsil yetkisini bir tür muafiyet zırhına dönüştürmek artık bir gelenek halini aldı. Milletvekillerine ve hatta sayıları binlerle ifade edilen eski vekillere tanınan trafikte geçiş üstünlüğü, kırmızı ışık muafiyeti ve ceza iptalleri, basit bir bürokratik kolaylık olmanın çok ötesine geçti. Bu durumun adı, zihinsel bir kopuştur. Toplumun her ferdinin uymakla yükümlü olduğu temel güvenlik kurallarından azade olmak, "seçkin" ile "sıradan" arasındaki mesafeyi fiziksel bir üstünlüğe tahvil etmektir.
Biz köşe yazısı müezzinleri, genellikle büyük ideolojik kavgaları veya yüksek siyaseti konuşmayı severiz. Ancak gerçek siyaset, tam da o kırmızı ışıkta bekleyen vatandaş ile siren çalarak geçen vekilin göz göze geldiği o kısa saniyelerde gizlidir. Hukuk devletinin en temel dayanağı olan kuralların genelliği ilkesi, bir çakar lambasının soğuk ışığında eriyip gidiyor. Eğer bir kural, onu koyanları kapsamıyorsa, o artık bir kural değil, sadece yönetilenlere uygulanan bir disiplin aracıdır.
Dünyanın pek çok yerinde geçiş üstünlüğü, sadece hayati bir kamu görevi icra edilirken, ambulans veya itfaiye gibi saniyelerin kıymetli olduğu anlarda kullanılır. Bizde ise bu hak, bir statü göstergesine, bir sınıfsal damgaya dönüştü. Eski vekillerin de bu kapsama alınmasıyla birlikte ortaya çıkan tablo, aslında kamusal alanın bir tür imtiyazlılar kulübü tarafından parsellenmesidir. Üstelik bu cezaların meclis bütçesinden ödenmesi veya iptal edilmesi, hatanın maliyetini de yine o kırmızı ışıkta bekleyen kalabalığın sırtına yüklüyor.
Trafik kuralları, bir toplumun birbirine duyduğu saygının ve can güvenliğine verilen değerin asgari müşterekidir. Hız sınırını aşma, kırmızı ışığı yok sayma veya emniyet şeridini şahsi yolu belleme hakkı, aslında trafikteki diğer herkesin canını ve hakkını ikincilleştirmektir. Bu, sadece bir ulaşım meselesi değil, toplumsal sözleşmenin altındaki imzanın silinmesidir.
Sonuçta ortaya çıkan manzara, bir modern zaman trajedisidir. Temsil ettikleri halkla aynı havayı soluyan, aynı sokaklardan geçen ama aynı kurallara tabi olmayan bir siyasi sınıfın varlığı, güven duygusunu zedeliyor. Bir gün o çakarlar söndüğünde ve o sirenler sustuğunda, imtiyazlıların da sığınacağı tek şey yine o her gün aşındırdıkları hukuk ve herkes için geçerli olan kurallar olacaktır. Acaba o gün geldiğinde, arkalarında bıraktıkları o öfkeli kalabalığın içinde kendilerine yer bulabilecekler mi?
07/03/2026
Füzeler Menzili, Siyaset Mevziiyi Şaşırdı
Neredeyse bir ay önce yaşananlar ne çabuk gündemden düştü, değil mi? Türkiye’de gündem o kadar vahşi bir hızla akıyor ki, biz "köşe yazısı müezzinleri" daha bir olayın selasını vermeden, saatler içinde başka bir cenaze kalkıyor. Bir gün savaşın eşiğindeyiz, ertesi sabah bir operasyon haberiyle uyanıyoruz. Biz son dakika gelişmelerini yorumlamaya yetişelim derken, hayat bizi her seferinde ofsaytta bırakıyor.
Ama dilerseniz, şu toz duman arasından sıyrılıp, sadece bir ay önce gündemimizi meşgul eden ama o gürültüde hakkıyla tartışamadığımız o "rozet değiştirme" tiyatrosuna geri dönelim. Savaş atmosferinden, o büyük stratejik analizlerden biraz uzaklaşalım ve asıl meselemize, yani içimizdeki o ahlaki aşınmaya bakalım.
Çünkü bu bir siyaset tarzı değil; bu düpedüz bir ahlak çöküşüdür.
Bir süredir tanıdık bir senaryoyu izliyoruz. Önce CHP’den seçiliyorsun, koltuğa oturuyorsun; ardından birkaç ay geçiyor ve bir sabah kalkıyoruz ki rozet değişmiş. Yeni adres AK Parti, yeni selam Recep Tayyip Erdoğan. Peki ya o koltuğa oturmanı sağlayan seçmen? Umursayan yok.
Burada CHP yönetimine de bir çift lafımız var. Çıkıp “Baskı gördüler, şantaj yapıldı” diyerek işin içinden sıyrılamazsınız. Bu insanları aday yaparken neredeydiniz? Eğer bu kişiler tehdit edilince hemen saf değiştirecek kadar "ince" bir omurgaya sahipse, siz bunu araştırmadınız mı? Siyasi secerelerine bakmadınız mı? Yok eğer “Bilmiyorduk” diyorsanız, bu sizin aday belirleme sisteminizin ne kadar çürük olduğunu tesciller.
Bu geçişlerin arkasında yalnızca iki mantıklı senaryo olabilir: Ya bu insanlar zaten böyleydi ve siz onları bile bile vitrine koydunuz; ya da bu insanlar seçildikten sonra o koltuğun ağırlığı altında ahlaki bir erozyona uğradılar. Her iki ihtimal de seçmen açısından tam bir felaket. CHP seçmeni sandığa giderken rantçıdan, siyasi tüccardan kurtulacağını sanıyordu; meğer sadece tabelanın rengi değişmiş.
AK Parti cephesi de bu durumu bir “katılım” gibi sunarak masum rolü oynamasın. Bu bir ideolojik birliktelik değil, bu bir yerel yönetim avıdır, bir transfer operasyonudur. Ortada ortak bir değer yok, sadece güç ve iktidarın sunduğu sığınak var.
En acısı da ne biliyor musunuz? Artık kimse şaşırmıyor. Bir belediye başkanı parti değiştirince “E, siyaset böyle bir şey” deyip geçiyoruz. Hayır, bu siyaset değil. Bu karakter meselesidir. Bir insan seçmene verdiği sözü bu kadar kolay çöpe atabiliyorsa, problem sistemden önce o insanın kendisindedir.
Türkiye’de siyaset giderek etikten kopuyor. Partiler ahlakı değil, kazanma ihtimalini ölçüyor. Siyasetçiler seçmene değil, güç merkezine bakıyor. Ve sonra hep bir ağızdan soruyoruz: “Bu ülke neden düzelmiyor?”
Çünkü omurgasızlık prim yapıyor, ilkesizlik kariyer basamağına dönüşüyor. Koltuk, vicdandan daha değerli hale geldiğinde işte bu tabloyla karşılaşıyoruz.
Buna siyaset demeyin. Bu, organize bir ahlaki çöküştür.
Ama dilerseniz, şu toz duman arasından sıyrılıp, sadece bir ay önce gündemimizi meşgul eden ama o gürültüde hakkıyla tartışamadığımız o "rozet değiştirme" tiyatrosuna geri dönelim. Savaş atmosferinden, o büyük stratejik analizlerden biraz uzaklaşalım ve asıl meselemize, yani içimizdeki o ahlaki aşınmaya bakalım.
Çünkü bu bir siyaset tarzı değil; bu düpedüz bir ahlak çöküşüdür.
Bir süredir tanıdık bir senaryoyu izliyoruz. Önce CHP’den seçiliyorsun, koltuğa oturuyorsun; ardından birkaç ay geçiyor ve bir sabah kalkıyoruz ki rozet değişmiş. Yeni adres AK Parti, yeni selam Recep Tayyip Erdoğan. Peki ya o koltuğa oturmanı sağlayan seçmen? Umursayan yok.
Burada CHP yönetimine de bir çift lafımız var. Çıkıp “Baskı gördüler, şantaj yapıldı” diyerek işin içinden sıyrılamazsınız. Bu insanları aday yaparken neredeydiniz? Eğer bu kişiler tehdit edilince hemen saf değiştirecek kadar "ince" bir omurgaya sahipse, siz bunu araştırmadınız mı? Siyasi secerelerine bakmadınız mı? Yok eğer “Bilmiyorduk” diyorsanız, bu sizin aday belirleme sisteminizin ne kadar çürük olduğunu tesciller.
Bu geçişlerin arkasında yalnızca iki mantıklı senaryo olabilir: Ya bu insanlar zaten böyleydi ve siz onları bile bile vitrine koydunuz; ya da bu insanlar seçildikten sonra o koltuğun ağırlığı altında ahlaki bir erozyona uğradılar. Her iki ihtimal de seçmen açısından tam bir felaket. CHP seçmeni sandığa giderken rantçıdan, siyasi tüccardan kurtulacağını sanıyordu; meğer sadece tabelanın rengi değişmiş.
AK Parti cephesi de bu durumu bir “katılım” gibi sunarak masum rolü oynamasın. Bu bir ideolojik birliktelik değil, bu bir yerel yönetim avıdır, bir transfer operasyonudur. Ortada ortak bir değer yok, sadece güç ve iktidarın sunduğu sığınak var.
En acısı da ne biliyor musunuz? Artık kimse şaşırmıyor. Bir belediye başkanı parti değiştirince “E, siyaset böyle bir şey” deyip geçiyoruz. Hayır, bu siyaset değil. Bu karakter meselesidir. Bir insan seçmene verdiği sözü bu kadar kolay çöpe atabiliyorsa, problem sistemden önce o insanın kendisindedir.
Türkiye’de siyaset giderek etikten kopuyor. Partiler ahlakı değil, kazanma ihtimalini ölçüyor. Siyasetçiler seçmene değil, güç merkezine bakıyor. Ve sonra hep bir ağızdan soruyoruz: “Bu ülke neden düzelmiyor?”
Çünkü omurgasızlık prim yapıyor, ilkesizlik kariyer basamağına dönüşüyor. Koltuk, vicdandan daha değerli hale geldiğinde işte bu tabloyla karşılaşıyoruz.
Buna siyaset demeyin. Bu, organize bir ahlaki çöküştür.
Algoritma ve Muska Arasında
Geçen hafta yine aynı şeyi yaşadım. Eve gelecek kurye sokağı bulamadı. Telefonda tarif ediyorum: Yok, orası değil… Bir önceki köşe… Evet, tabelanın olduğu yer… Şehrin ortasında, açık adresle, canlı konumla bir paketi doğru kapıya ulaştıramıyoruz.
Aynı gün haber akışında bambaşka bir şey okuyorum. İran’da üst düzey bir askeri isim, kendi evinde, bulunduğu apartman komple yıkılmadan, doğrudan hedef alınan bölüm vurularak öldürülüyor. Diğer katlar ayakta. Komşuların yaşadığı bina yerinde duruyor. Operasyon sadece hedefe odaklanıyor.
Biz bir adresi zor bulurken, birileri bir yatak odasının koordinatını milimetrik hesapla tespit edebiliyor. İşte çağ farkı tam burada başlıyor.
Uzun süre savaş dediğimiz şey kaba kuvvetin evrimiydi. Kılıç, tüfek, top, tank… 1991’deki Çöl Fırtınası Operasyonu bile o dönem için teknolojinin zirvesi gibi sunulmuştu. Ama yine de mesele büyük ordular ve büyük yıkımdı. Son on yılda tablo değişti. Rusya-Ukrayna Savaşı ile birlikte savaşın ağırlık merkezi kaydı. Cephe hattı artık toprakta değil, veri akışında kuruluyor. İnsansız sistemler, uydu ağları, elektronik istihbarat, anlık analiz… Savaş bir donanım yarışı olmaktan çıkıp yazılım ve entegrasyon yarışına dönüştü.
Bu noktada karşımıza çıkan manzara oldukça çarpıcı. Bir yanda İsrail, Hamas ile çatışırken yapay zekâyı bir silah olarak en uç noktaya taşıyor. Hedef alınan kişilerin telefonlarına daha önce yüklendikleri anlaşılan yazılımlar sayesinde, hareketleri anlık takip ediliyor. İletişim trafiği analiz ediliyor, dijital izler üst üste bindiriliyor ve hedefler bilgisayar başında bir düğmeye basılarak yok ediliyor. İşin ironik tarafı şu: Biz Ankara’da bir kurye evini bulmakta zorlanırken, adamlar komşuları uyandırmadan düşmanı etkisiz hale getiriyor.
Bu artık klasik savaş değil. Bu, istihbarat yoğunluğu ve algoritmik karar mekanizması.
Meselenin düğümlendiği asıl yer ise teknik kapasite kadar zihinsel kapasite. Bölgedeki birçok yapı, 1400 yıl öncesinin kabile kültüründen beslenen dini söylemleri ve toplumsal kodları kutsuyor. Geçmişi referans alarak bugünü açıklamaya çalışıyor. Ama büyük bir çelişkiyle, kendilerini savunmak ya da saldırmak için ihtiyaç duydukları tüm teknolojiyi eleştirdikleri o dünyadan satın alıyorlar. Bilimi kültürel olarak reddedip, onun ürettiği çipi askeri olarak kullanmak ne kadar sürdürülebilir?
Kendi bilimini üretmeyen, aklı ve rasyonel düşünceyi kurumsallaştırmayan bir yapı; ithal silahlarla modern dünyanın teknolojisine karşı koyabileceğine inanıyor. Oysa mesele sadece silah almak değil. O silahı mümkün kılan eğitim sistemi, araştırma kültürü, özgür düşünce ortamı ve mühendislik ekosistemi.
Bugün İran ve desteklediği yapılar ile karşı taraftaki teknolojik üstünlük arasındaki fark sadece silah farkı değil; yöntem farkı. Uygarlık farkı. Bir taraf yapay zekâyı, veri madenciliğini, ileri istihbarat ağlarını savaşın kalbine yerleştiriyor. Diğer taraf söylemle, sloganla, tarihsel referanslarla sahada üstünlük kurmaya çalışıyor. Modern dünyanın en gelişmiş sistemlerini kullanıp, o sistemleri mümkün kılan bilimsel düşünceye mesafeli durmak büyük bir yanılgı.
Bugün savaş alanında slogan işlemiyor, veri işliyor. Hamasi cümleler hedef belirlemiyor, algoritmalar belirliyor. Mesele kimin daha öfkeli olduğu değil, kimin daha hesaplı olduğu.
Şimdi bu manzaraya bakınca insan ister istemez şu soruya geliyor: Bir yanda saniyeler içinde binlerce veriyi işleyip hedef belirleyen yapay zeka algoritmaları, diğer yanda gücünü bin yıllık söylemlerden ve ithal teknolojiden alan yapılar.
Geleceğin dünyasında, akıl ve bilimi rehber edinmeyenlerin, sadece o aklın ürettiği cihazları satın alarak ayakta kalması mümkün mü? Sizce bu savaşı kim kazanır?
Aynı gün haber akışında bambaşka bir şey okuyorum. İran’da üst düzey bir askeri isim, kendi evinde, bulunduğu apartman komple yıkılmadan, doğrudan hedef alınan bölüm vurularak öldürülüyor. Diğer katlar ayakta. Komşuların yaşadığı bina yerinde duruyor. Operasyon sadece hedefe odaklanıyor.
Biz bir adresi zor bulurken, birileri bir yatak odasının koordinatını milimetrik hesapla tespit edebiliyor. İşte çağ farkı tam burada başlıyor.
Uzun süre savaş dediğimiz şey kaba kuvvetin evrimiydi. Kılıç, tüfek, top, tank… 1991’deki Çöl Fırtınası Operasyonu bile o dönem için teknolojinin zirvesi gibi sunulmuştu. Ama yine de mesele büyük ordular ve büyük yıkımdı. Son on yılda tablo değişti. Rusya-Ukrayna Savaşı ile birlikte savaşın ağırlık merkezi kaydı. Cephe hattı artık toprakta değil, veri akışında kuruluyor. İnsansız sistemler, uydu ağları, elektronik istihbarat, anlık analiz… Savaş bir donanım yarışı olmaktan çıkıp yazılım ve entegrasyon yarışına dönüştü.
Bu noktada karşımıza çıkan manzara oldukça çarpıcı. Bir yanda İsrail, Hamas ile çatışırken yapay zekâyı bir silah olarak en uç noktaya taşıyor. Hedef alınan kişilerin telefonlarına daha önce yüklendikleri anlaşılan yazılımlar sayesinde, hareketleri anlık takip ediliyor. İletişim trafiği analiz ediliyor, dijital izler üst üste bindiriliyor ve hedefler bilgisayar başında bir düğmeye basılarak yok ediliyor. İşin ironik tarafı şu: Biz Ankara’da bir kurye evini bulmakta zorlanırken, adamlar komşuları uyandırmadan düşmanı etkisiz hale getiriyor.
Bu artık klasik savaş değil. Bu, istihbarat yoğunluğu ve algoritmik karar mekanizması.
Meselenin düğümlendiği asıl yer ise teknik kapasite kadar zihinsel kapasite. Bölgedeki birçok yapı, 1400 yıl öncesinin kabile kültüründen beslenen dini söylemleri ve toplumsal kodları kutsuyor. Geçmişi referans alarak bugünü açıklamaya çalışıyor. Ama büyük bir çelişkiyle, kendilerini savunmak ya da saldırmak için ihtiyaç duydukları tüm teknolojiyi eleştirdikleri o dünyadan satın alıyorlar. Bilimi kültürel olarak reddedip, onun ürettiği çipi askeri olarak kullanmak ne kadar sürdürülebilir?
Kendi bilimini üretmeyen, aklı ve rasyonel düşünceyi kurumsallaştırmayan bir yapı; ithal silahlarla modern dünyanın teknolojisine karşı koyabileceğine inanıyor. Oysa mesele sadece silah almak değil. O silahı mümkün kılan eğitim sistemi, araştırma kültürü, özgür düşünce ortamı ve mühendislik ekosistemi.
Bugün İran ve desteklediği yapılar ile karşı taraftaki teknolojik üstünlük arasındaki fark sadece silah farkı değil; yöntem farkı. Uygarlık farkı. Bir taraf yapay zekâyı, veri madenciliğini, ileri istihbarat ağlarını savaşın kalbine yerleştiriyor. Diğer taraf söylemle, sloganla, tarihsel referanslarla sahada üstünlük kurmaya çalışıyor. Modern dünyanın en gelişmiş sistemlerini kullanıp, o sistemleri mümkün kılan bilimsel düşünceye mesafeli durmak büyük bir yanılgı.
Bugün savaş alanında slogan işlemiyor, veri işliyor. Hamasi cümleler hedef belirlemiyor, algoritmalar belirliyor. Mesele kimin daha öfkeli olduğu değil, kimin daha hesaplı olduğu.
Şimdi bu manzaraya bakınca insan ister istemez şu soruya geliyor: Bir yanda saniyeler içinde binlerce veriyi işleyip hedef belirleyen yapay zeka algoritmaları, diğer yanda gücünü bin yıllık söylemlerden ve ithal teknolojiden alan yapılar.
Geleceğin dünyasında, akıl ve bilimi rehber edinmeyenlerin, sadece o aklın ürettiği cihazları satın alarak ayakta kalması mümkün mü? Sizce bu savaşı kim kazanır?
28/02/2026
Türkiye’de Merkez Seçmenin Tamamen Kopma İhtimali
Türkiye siyasetinin en tehlikeli senaryosu iktidarın güçlenmesi değildir.
Muhalefetin zayıflaması da değildir.
Asıl tehlike şudur:
Merkez seçmenin tamamen kopması.
Sessizce.
Tepkisizce.
Sandığa gitse bile içi boş bir şekilde.
Türkiye’de “merkez seçmen” dediğimiz kitle ideolojik fanatik değildir.
Bu insanlar ne sabah kalkıp parti marşı dinler,
ne sosyal medyada savaş verir,
ne de siyasi kimliğini hayatının merkezine koyar.
Bu insanlar istikrar ister.
Adalet ister.
Makûl bir dil ister.
Ve en önemlisi, kandırılmak istemez.
Son yıllarda yaşanan parti transferleri, omurgasızlık algısı, aday belirleme krizleri, sert kutuplaşma dili…
Merkez seçmeni yoruyor.
Hem Cumhuriyet Halk Partisi’den,
hem Adalet ve Kalkınma Partisi’den.
Bu önemli.
Çünkü merkez seçmen bir partiden kopup diğerine gitmiyor artık.
Siyasetin tamamından uzaklaşıyor.
Bu kopuş nasıl olur?
Bağırarak değil.
“Artık oy vermiyorum” diye ilan ederek değil.
Daha tehlikeli bir şekilde olur:
Sandığa gider ama gönülsüz gider.
Kararsız kalır.
Geçersiz oy atar.
Ya da son anda fikrini değiştirir.
Ve bu insanlar genelde seçim sonucunu belirleyen kitledir.
Çünkü çekirdek tabanlar zaten sabittir.
Seçimi merkez belirler.
Bugün merkez seçmenin zihninde üç temel soru dönüyor:
“Bunlar gerçekten farklı mı?”
“Bunlara güvenilir mi?”
“Yarın yine taraf değiştirirler mi?”
Bu sorular cevapsız kaldıkça kopuş büyür.
CHP içinde yaşanan transferler,
AK Parti’nin güç merkezli siyaset dili,
sürekli gerilim üreten kutuplaşma…
Hepsi merkez seçmeni itiyor.
Ve merkez seçmen siyasetten uzaklaştığında şunlar olur:
Katılım düşer.
Motivasyon düşer.
Demokrasi zayıflar.
Bu kopuşun bir başka sonucu daha var.
Siyaset boşluk sevmez.
Merkez çekilirse iki uç güçlenir.
Daha sert dil.
Daha radikal ton.
Daha keskin ayrışma.
O zaman makul alan daralır.
Türkiye’nin asıl ihtiyacı olan alan da tam orasıdır.
Recep Tayyip Erdoğan uzun yıllar merkez sağ seçmeni konsolide ederek kazandı.
CHP ise son dönemde merkez seçmeni kazanma stratejisi üzerine siyaset kurdu.
Eğer bu merkez tamamen koparsa…
Her iki taraf da zarar görür.
Çünkü kutuplaşmış, motivasyonu düşmüş, umudunu kaybetmiş bir seçmen kitlesi hiçbir projeye inanmaz.
Merkez seçmenin kopması demek şudur:
“Ben artık hiçbirinize güvenmiyorum.”
Bu cümle siyasetin en ağır cümlesidir.
Ve bu cümle yayılmaya başladığında sandık sonuçları öngörülemez hale gelir.
Sürprizler artar.
Anketler şaşar.
Son dakika kırılmaları olur.
Çünkü merkez seçmen sessizdir ama ani karar verir.
Türkiye bu eşiğe yaklaşıyor mu?
Evet.
Henüz tamamen kopmuş değil.
Ama sabır eşiği daralıyor.
Parti değiştiren siyasetçiler, ilkeli duruş sergilemeyen kadrolar, sürekli savunma pozisyonunda siyaset yapan muhalefet ve güç gösterisi üzerinden siyaset kuran iktidar…
Hepsi bu süreci hızlandırıyor.
Şunu net yazayım:
Eğer merkez seçmen koparsa,
seçimleri artık ideolojik çekirdekler değil,
öfke ve protesto belirler.
Ve protesto siyaseti kimseye uzun vadeli kazanç sağlamaz.
Muhalefetin zayıflaması da değildir.
Asıl tehlike şudur:
Merkez seçmenin tamamen kopması.
Sessizce.
Tepkisizce.
Sandığa gitse bile içi boş bir şekilde.
Türkiye’de “merkez seçmen” dediğimiz kitle ideolojik fanatik değildir.
Bu insanlar ne sabah kalkıp parti marşı dinler,
ne sosyal medyada savaş verir,
ne de siyasi kimliğini hayatının merkezine koyar.
Bu insanlar istikrar ister.
Adalet ister.
Makûl bir dil ister.
Ve en önemlisi, kandırılmak istemez.
Son yıllarda yaşanan parti transferleri, omurgasızlık algısı, aday belirleme krizleri, sert kutuplaşma dili…
Merkez seçmeni yoruyor.
Hem Cumhuriyet Halk Partisi’den,
hem Adalet ve Kalkınma Partisi’den.
Bu önemli.
Çünkü merkez seçmen bir partiden kopup diğerine gitmiyor artık.
Siyasetin tamamından uzaklaşıyor.
Bu kopuş nasıl olur?
Bağırarak değil.
“Artık oy vermiyorum” diye ilan ederek değil.
Daha tehlikeli bir şekilde olur:
Sandığa gider ama gönülsüz gider.
Kararsız kalır.
Geçersiz oy atar.
Ya da son anda fikrini değiştirir.
Ve bu insanlar genelde seçim sonucunu belirleyen kitledir.
Çünkü çekirdek tabanlar zaten sabittir.
Seçimi merkez belirler.
Bugün merkez seçmenin zihninde üç temel soru dönüyor:
“Bunlar gerçekten farklı mı?”
“Bunlara güvenilir mi?”
“Yarın yine taraf değiştirirler mi?”
Bu sorular cevapsız kaldıkça kopuş büyür.
CHP içinde yaşanan transferler,
AK Parti’nin güç merkezli siyaset dili,
sürekli gerilim üreten kutuplaşma…
Hepsi merkez seçmeni itiyor.
Ve merkez seçmen siyasetten uzaklaştığında şunlar olur:
Katılım düşer.
Motivasyon düşer.
Demokrasi zayıflar.
Bu kopuşun bir başka sonucu daha var.
Siyaset boşluk sevmez.
Merkez çekilirse iki uç güçlenir.
Daha sert dil.
Daha radikal ton.
Daha keskin ayrışma.
O zaman makul alan daralır.
Türkiye’nin asıl ihtiyacı olan alan da tam orasıdır.
Recep Tayyip Erdoğan uzun yıllar merkez sağ seçmeni konsolide ederek kazandı.
CHP ise son dönemde merkez seçmeni kazanma stratejisi üzerine siyaset kurdu.
Eğer bu merkez tamamen koparsa…
Her iki taraf da zarar görür.
Çünkü kutuplaşmış, motivasyonu düşmüş, umudunu kaybetmiş bir seçmen kitlesi hiçbir projeye inanmaz.
Merkez seçmenin kopması demek şudur:
“Ben artık hiçbirinize güvenmiyorum.”
Bu cümle siyasetin en ağır cümlesidir.
Ve bu cümle yayılmaya başladığında sandık sonuçları öngörülemez hale gelir.
Sürprizler artar.
Anketler şaşar.
Son dakika kırılmaları olur.
Çünkü merkez seçmen sessizdir ama ani karar verir.
Türkiye bu eşiğe yaklaşıyor mu?
Evet.
Henüz tamamen kopmuş değil.
Ama sabır eşiği daralıyor.
Parti değiştiren siyasetçiler, ilkeli duruş sergilemeyen kadrolar, sürekli savunma pozisyonunda siyaset yapan muhalefet ve güç gösterisi üzerinden siyaset kuran iktidar…
Hepsi bu süreci hızlandırıyor.
Şunu net yazayım:
Eğer merkez seçmen koparsa,
seçimleri artık ideolojik çekirdekler değil,
öfke ve protesto belirler.
Ve protesto siyaseti kimseye uzun vadeli kazanç sağlamaz.
17/02/2026
CHP’nin Önümüzdeki Seçimlere Bu Kadroyla Girmesinin Bedeli
Artık süsleyerek konuşmanın anlamı yok.
Eğer Cumhuriyet Halk Partisi, önümüzdeki seçimlere bugün vitrine koyduğu bu kadroyla giderse…
Bunun bir bedeli olacak.
Ve bu bedel, sadece birkaç belediye kaybı falan olmayacak.
Bu, partinin toplumsal güven sermayesinden yiyecek.
CHP yönetimi hâlâ meseleyi şöyle okuyor:
“Birkaç fire verdik ama genel tablo iyi.”
Hayır.
Sorun sayı değil.
Sorun karakter.
Sorun, CHP’den seçilip sonra Adalet ve Kalkınma Partisi saflarına geçen isimlerin yarattığı psikolojik yıkım.
Bu insanlar sadece parti değiştirmedi.
Seçmenin “ben doğru taraftayım” duygusunu parçaladı.
Ve bu duygu geri gelmez.
Bakın, sandık matematik işi değildir.
Sandık duygu işidir.
İnsanlar oy verirken Excel tablosu açmaz.
İçinden geçen şeye bakar:
“Bunlara güvenebilir miyim?”
Bugün CHP seçmeninin kafasında tek bir soru dönüyor:
“Yarın bunlar da gider mi?”
İşte bu soru, bir partinin taşıyabileceği en ağır yüktür.
CHP bu kadroyla yola devam ederse, üç şey olur.
Birincisi: Çekirdek seçmen içe kapanır.
Mitinglere gelmez.
Paylaşım yapmaz.
Coşku üretmez.
Oy verir mi?
Belki.
Ama ruhunu vermez.
Bu, seçim kaybettiren sessiz bir çürümedir.
İkincisi: Kararsız seçmen kaçak güreşir.
Normal şartlarda CHP’ye yaklaşabilecek insanlar şunu düşünür:
“Bunlar kendi içini temizleyemiyor, ülkeyi nasıl yönetecek?”
Ve uzak durur.
Bu insanlar gidip AK Parti’ye oy vermeyebilir.
Ama CHP’ye de gelmez.
Siyasette buna “boşa düşen oy alanı” denir.
En tehlikeli alandır.
Üçüncüsü: Parti içi çözülme hızlanır.
Bugün giden belediye başkanları yarın milletvekili olur.
Sonra il başkanları.
Sonra başka figürler.
Çünkü örnek oluştu.
Bir kere geçiş normalleşti mi, arkası gelir.
Bu sadece CHP’nin sorunu değildir.
Ama CHP şu anda bu virüsün merkezinde.
Bir de işin karşı tarafı var.
Recep Tayyip Erdoğan kısa vadede bu transferleri psikolojik üstünlük olarak kullanıyor.
Ama CHP içi çöküş derinleşirse, Erdoğan’ın işini sandık değil, muhalefetin kendisi görmüş olur.
Yani CHP, rakibini yenemeden kendini yıpratmış olur.
Bu siyasette affedilmez bir hatadır.
Şimdi bazıları diyecek ki:
“Abartıyorsun.”
Hayır.
Türkiye’de muhalefet partileri seçim kaybetmez.
Güven kaybeder.
Güven gitti mi, gerisi otomatik gelir.
CHP’nin bugünkü tablosu tam olarak bu riski taşıyor.
Ve en acısı şu:
Bu kadroların çoğu CHP’ye yıllarını vermiş insanlar değil.
Sonradan gelmiş, vitrine konmuş, “kazanırız” diye alınmış tipler.
Yani CHP kendi öz kadrosunu küstürüp, geçici figürlerle yol yürümeye çalışıyor.
Bu sürdürülebilir değil.
Net konuşayım:
CHP bu yapıyla seçime girerse…
– Coşkusuz bir kampanya olur
– Savunmacı bir dil olur
– Sürekli “karşı taraf daha kötü” anlatısı döner
– Ve sandık gecesi yine aynı cümle kurulur:
“Beklediğimiz sonucu alamadık.”
Alamazsın.
Çünkü güvenle girilmeyen seçim kazanılmaz.
Son söz:
CHP’nin önünde hâlâ bir şans var.
Ama bu şans afişle gelmez.
Mitingle gelmez.
Yeni sloganla hiç gelmez.
Bu şans ancak şuradan gelir:
Kendi içindeki çürümeyi kabul etmekten.
Bu insanları neden aday yaptığını açıkça söylemekten.
Ve artık koltuk değil karakter üzerinden siyaset kurmaktan.
Bunu yapmazsa…
Önümüzdeki seçimlerin bedelini sadece CHP ödemez.
Türkiye muhalefeti topyekûn öder.
Eğer Cumhuriyet Halk Partisi, önümüzdeki seçimlere bugün vitrine koyduğu bu kadroyla giderse…
Bunun bir bedeli olacak.
Ve bu bedel, sadece birkaç belediye kaybı falan olmayacak.
Bu, partinin toplumsal güven sermayesinden yiyecek.
CHP yönetimi hâlâ meseleyi şöyle okuyor:
“Birkaç fire verdik ama genel tablo iyi.”
Hayır.
Sorun sayı değil.
Sorun karakter.
Sorun, CHP’den seçilip sonra Adalet ve Kalkınma Partisi saflarına geçen isimlerin yarattığı psikolojik yıkım.
Bu insanlar sadece parti değiştirmedi.
Seçmenin “ben doğru taraftayım” duygusunu parçaladı.
Ve bu duygu geri gelmez.
Bakın, sandık matematik işi değildir.
Sandık duygu işidir.
İnsanlar oy verirken Excel tablosu açmaz.
İçinden geçen şeye bakar:
“Bunlara güvenebilir miyim?”
Bugün CHP seçmeninin kafasında tek bir soru dönüyor:
“Yarın bunlar da gider mi?”
İşte bu soru, bir partinin taşıyabileceği en ağır yüktür.
CHP bu kadroyla yola devam ederse, üç şey olur.
Birincisi: Çekirdek seçmen içe kapanır.
Mitinglere gelmez.
Paylaşım yapmaz.
Coşku üretmez.
Oy verir mi?
Belki.
Ama ruhunu vermez.
Bu, seçim kaybettiren sessiz bir çürümedir.
İkincisi: Kararsız seçmen kaçak güreşir.
Normal şartlarda CHP’ye yaklaşabilecek insanlar şunu düşünür:
“Bunlar kendi içini temizleyemiyor, ülkeyi nasıl yönetecek?”
Ve uzak durur.
Bu insanlar gidip AK Parti’ye oy vermeyebilir.
Ama CHP’ye de gelmez.
Siyasette buna “boşa düşen oy alanı” denir.
En tehlikeli alandır.
Üçüncüsü: Parti içi çözülme hızlanır.
Bugün giden belediye başkanları yarın milletvekili olur.
Sonra il başkanları.
Sonra başka figürler.
Çünkü örnek oluştu.
Bir kere geçiş normalleşti mi, arkası gelir.
Bu sadece CHP’nin sorunu değildir.
Ama CHP şu anda bu virüsün merkezinde.
Bir de işin karşı tarafı var.
Recep Tayyip Erdoğan kısa vadede bu transferleri psikolojik üstünlük olarak kullanıyor.
Ama CHP içi çöküş derinleşirse, Erdoğan’ın işini sandık değil, muhalefetin kendisi görmüş olur.
Yani CHP, rakibini yenemeden kendini yıpratmış olur.
Bu siyasette affedilmez bir hatadır.
Şimdi bazıları diyecek ki:
“Abartıyorsun.”
Hayır.
Türkiye’de muhalefet partileri seçim kaybetmez.
Güven kaybeder.
Güven gitti mi, gerisi otomatik gelir.
CHP’nin bugünkü tablosu tam olarak bu riski taşıyor.
Ve en acısı şu:
Bu kadroların çoğu CHP’ye yıllarını vermiş insanlar değil.
Sonradan gelmiş, vitrine konmuş, “kazanırız” diye alınmış tipler.
Yani CHP kendi öz kadrosunu küstürüp, geçici figürlerle yol yürümeye çalışıyor.
Bu sürdürülebilir değil.
Net konuşayım:
CHP bu yapıyla seçime girerse…
– Coşkusuz bir kampanya olur
– Savunmacı bir dil olur
– Sürekli “karşı taraf daha kötü” anlatısı döner
– Ve sandık gecesi yine aynı cümle kurulur:
“Beklediğimiz sonucu alamadık.”
Alamazsın.
Çünkü güvenle girilmeyen seçim kazanılmaz.
Son söz:
CHP’nin önünde hâlâ bir şans var.
Ama bu şans afişle gelmez.
Mitingle gelmez.
Yeni sloganla hiç gelmez.
Bu şans ancak şuradan gelir:
Kendi içindeki çürümeyi kabul etmekten.
Bu insanları neden aday yaptığını açıkça söylemekten.
Ve artık koltuk değil karakter üzerinden siyaset kurmaktan.
Bunu yapmazsa…
Önümüzdeki seçimlerin bedelini sadece CHP ödemez.
Türkiye muhalefeti topyekûn öder.
14/02/2026
CHP Seçmeni Yeni Bir Siyasal Dil Arıyor mu?
Kısa cevap vereyim:
Evet. Hem de çok net şekilde.
Ama bu arayış sloganlarda değil.
Tweetlerde değil.
Parti bildirgelerinde hiç değil.
Bu arayış sessiz.
Sokakta.
Evde.
Sandığa gitmeden önce içinden geçen cümlede.
CHP seçmeni bugün yüksek sesle bağırmıyor.
Ama içten içe şunu söylüyor:
“Ben oy verdim.
Ben inandım.
Ben umut ettim.
Peki siz ne yaptınız?”
Bu soru büyüyor.
Ve bu sorunun muhatabı sadece parti değiştiren belediye başkanları değil.
Bu sorunun muhatabı doğrudan Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi.
Çünkü seçmen artık sadece isimleri değil, sistemi sorguluyor.
Eskiden CHP seçmeni şuna razıydı:
“Aday kusurlu olabilir ama niyetimiz doğru.”
Bugün buna razı değil.
Bugün şunu istiyor:
“Beni temsil edecek insanın önce karakteri sağlam olsun.”
Bu çok büyük bir kırılma.
Artık ideolojik etiket yetmiyor.
Artık Atatürk posteri yetmiyor.
Artık laiklik vurgusu tek başına tatmin etmiyor.
İnsanlar şunu görmek istiyor:
– Dürüstlük
– Tutarlılık
– Cesaret
– Ve en önemlisi: seçmene sadakat
CHP seçmeni uzun süre savunma psikolojisiyle yaşadı.
“Karşı taraf daha kötü.”
“Bunlar hiç olmazsa alternatif.”
Bu refleks bitti.
Artık kıyaslamıyor.
Artık kendi tarafına bakıyor.
Ve şunu fark ediyor:
Bizim içimizde de ciddi bir çürüme var.
İşte yeni siyasal dil tam burada başlıyor.
Bu bir ideoloji arayışı değil.
Bu bir ahlak arayışı.
Bugün CHP seçmeni daha az konuşuyor ama daha çok düşünüyor.
Bir belediye başkanı AK Parti’ye geçtiğinde ilk tepki öfke oluyor.
Sonra sessizlik.
Ama o sessizlik geri çekilme.
Ve geri çekilen seçmen tehlikelidir.
Çünkü o artık bağırmaz.
O artık mitinge gitmez.
Ama sandıkta cezayı keser.
CHP’nin klasik dili artık çalışmıyor:
“Demokrasi kazandı.”
“Halkın iradesi.”
“Birlikte başaracağız.”
Güzel cümleler.
Ama içi boş.
Seçmen artık şunu duymak istiyor:
“Biz nerede hata yaptık?”
“Bu insanları neden aday yaptık?”
“Bu sistemi nasıl düzelteceğiz?”
Bu sorular sorulmadıkça hiçbir slogan işe yaramaz.
Yeni siyasal dil dediğimiz şey şudur:
Sorumluluk alan bir dil.
Özeleştiri yapan bir dil.
Seçmeni aptal yerine koymayan bir dil.
Ve en önemlisi:
Kendi içindeki çürümeyi kabul eden bir dil.
CHP bunu yapmazsa ne olur?
Seçmen partiden kopmaz belki.
Ama siyasetten kopar.
Sandığa gider ama içi boş gider.
Oy verir ama heyecanı olmaz.
Ve bu, partiler için en tehlikeli durumdur.
Çünkü umut gitti mi, geri gelmez.
Bugün CHP seçmeni bir kurtarıcı beklemiyor.
Bir süper lider aramıyor.
Şunu istiyor:
Temiz insanlar.
Tutarlı kadrolar.
Ve kendisini yarı yolda bırakmayacak temsilciler.
Bu kadar basit.
Ama aynı zamanda bu kadar zor.
Son cümleyi net koyayım:
CHP seçmeni yeni bir siyasal dil arıyor.
Ama bu dil afişlerde yazmaz.
Bu dil kürsülerden bağırılmaz.
Bu dil davranışla kurulur.
Ve şu ana kadar…
O dil konuşulmuyor.
Evet. Hem de çok net şekilde.
Ama bu arayış sloganlarda değil.
Tweetlerde değil.
Parti bildirgelerinde hiç değil.
Bu arayış sessiz.
Sokakta.
Evde.
Sandığa gitmeden önce içinden geçen cümlede.
CHP seçmeni bugün yüksek sesle bağırmıyor.
Ama içten içe şunu söylüyor:
“Ben oy verdim.
Ben inandım.
Ben umut ettim.
Peki siz ne yaptınız?”
Bu soru büyüyor.
Ve bu sorunun muhatabı sadece parti değiştiren belediye başkanları değil.
Bu sorunun muhatabı doğrudan Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi.
Çünkü seçmen artık sadece isimleri değil, sistemi sorguluyor.
Eskiden CHP seçmeni şuna razıydı:
“Aday kusurlu olabilir ama niyetimiz doğru.”
Bugün buna razı değil.
Bugün şunu istiyor:
“Beni temsil edecek insanın önce karakteri sağlam olsun.”
Bu çok büyük bir kırılma.
Artık ideolojik etiket yetmiyor.
Artık Atatürk posteri yetmiyor.
Artık laiklik vurgusu tek başına tatmin etmiyor.
İnsanlar şunu görmek istiyor:
– Dürüstlük
– Tutarlılık
– Cesaret
– Ve en önemlisi: seçmene sadakat
CHP seçmeni uzun süre savunma psikolojisiyle yaşadı.
“Karşı taraf daha kötü.”
“Bunlar hiç olmazsa alternatif.”
Bu refleks bitti.
Artık kıyaslamıyor.
Artık kendi tarafına bakıyor.
Ve şunu fark ediyor:
Bizim içimizde de ciddi bir çürüme var.
İşte yeni siyasal dil tam burada başlıyor.
Bu bir ideoloji arayışı değil.
Bu bir ahlak arayışı.
Bugün CHP seçmeni daha az konuşuyor ama daha çok düşünüyor.
Bir belediye başkanı AK Parti’ye geçtiğinde ilk tepki öfke oluyor.
Sonra sessizlik.
Ama o sessizlik geri çekilme.
Ve geri çekilen seçmen tehlikelidir.
Çünkü o artık bağırmaz.
O artık mitinge gitmez.
Ama sandıkta cezayı keser.
CHP’nin klasik dili artık çalışmıyor:
“Demokrasi kazandı.”
“Halkın iradesi.”
“Birlikte başaracağız.”
Güzel cümleler.
Ama içi boş.
Seçmen artık şunu duymak istiyor:
“Biz nerede hata yaptık?”
“Bu insanları neden aday yaptık?”
“Bu sistemi nasıl düzelteceğiz?”
Bu sorular sorulmadıkça hiçbir slogan işe yaramaz.
Yeni siyasal dil dediğimiz şey şudur:
Sorumluluk alan bir dil.
Özeleştiri yapan bir dil.
Seçmeni aptal yerine koymayan bir dil.
Ve en önemlisi:
Kendi içindeki çürümeyi kabul eden bir dil.
CHP bunu yapmazsa ne olur?
Seçmen partiden kopmaz belki.
Ama siyasetten kopar.
Sandığa gider ama içi boş gider.
Oy verir ama heyecanı olmaz.
Ve bu, partiler için en tehlikeli durumdur.
Çünkü umut gitti mi, geri gelmez.
Bugün CHP seçmeni bir kurtarıcı beklemiyor.
Bir süper lider aramıyor.
Şunu istiyor:
Temiz insanlar.
Tutarlı kadrolar.
Ve kendisini yarı yolda bırakmayacak temsilciler.
Bu kadar basit.
Ama aynı zamanda bu kadar zor.
Son cümleyi net koyayım:
CHP seçmeni yeni bir siyasal dil arıyor.
Ama bu dil afişlerde yazmaz.
Bu dil kürsülerden bağırılmaz.
Bu dil davranışla kurulur.
Ve şu ana kadar…
O dil konuşulmuyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)
Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...
En Çok Okunan Analizler
-
Olayları nasıl isimlendirirsek, onları öyle algılarız. Bugün sınırlarımızdan içeriye kontrolsüzce akan milyonlarca insanı tanımlarken kullan...
-
İbni Haldun’un Mukaddime adlı eserinde ortaya koyduğu o meşhur ayrım, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyolojik tıkanıklığı anlamak için...
-
Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...
-
Türkiye'de yaşayıp da "torpil" gerçeğiyle yüzleşmemiş kimse yoktur. Liyakatin değil, sadakatin ya da "tanıdıkların" ...
-
Türkiye bir dönemeçte. Halk 25 yıllık yorgunluğu üzerinden atmak istiyor. Cumhuriyet Halk Partisi nihayet birinci parti çıkmış. Umut taze. H...

