Ankara önümüzdeki günlerde çok mühim, çok havalı bir organizasyona ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi vesilesiyle dünya liderleri başkentimize teşrif edecek. Tabii küresel arenada caka satmanın, o meşhur diplomatik prestijin bedelini ödemek de her zaman olduğu gibi yine bu şehrin sabah sekiz akşam beş mesaisindeki vergi mükellefine düşüyor.
Valilik ve UKOME el ele verip öyle bir tedbir paketi açıkladı ki, insan okurken dünya liderlerinin güvenliği için Ankara’nın yerli halkının geçici olarak başka bir şehre nakledilmediğine şükrediyor. Açıklanan kararlara göre Mevlana’dan Özal’a, İnönü’nden Atatürk Bulvarı’na kadar kentin bütün ana damarları protokol heyetlerine tahsis edildi. Yetmedi; şehir genelinde skuterler, paket servis yetiştirmeye çalışan motokuryeler ve ağır tonajlı araçlar yasaklandı. Kent merkezindeki lüks otellerin etrafında arabasını park edenlere cumartesi gününe kadar mühlet verildi, kaldırılmayan araçlar çekilecek. Yani zirve haftası boyunca evine ekmek götürmek için çırpınan kuryeden, işine gitmeye çalışan memura kadar herkes için hayat resmen askıya alınıyor.
Büyük devletlerin büyük zirvelerinde lojistik krizler, trafik kilitlenmeleri elbette kaçınılmazdır. Dünyanın her yerinde bu tarz küresel toplantılar yapılır. Fakat demokratik olgunluğa erişmiş, vatandaşına sadece birer istatistik gözüyle bakmayan ülkelerde bu işlerin bir usulü, bir nezaketi vardır. Mesela benzer bir abluka Paris’te veya Londra’da yaşandığında, o şehrin belediye başkanı ya da valisi kameraların karşısına geçer, halktan yaşatılacak o devasa mağduriyet için defalarca özür diler, alternatif çözüm yollarını tek tek anlatır. Bizde ise tam tersine, sanki bu şehirde yaşayan milyonlarca insan o uluslararası misafirlerin konforunu bozan birer pürüzmüş gibi davranılıyor.
Daha modern, daha planlı bir akılla bu işi kentin göbeğini tamamen felç etmeden çözmenin, zirveyi hayatın ritmini durdurmadan organize etmenin bir yolu mutlaka bulunabilirdi. Ancak bizde idari mekanizmanın refleksleri her zaman olduğu gibi yasaklamayı, kapatmayı ve şehri insansızlaştırmayı en pratik çözüm olarak görüyor. Başkent sakinleri olarak birkaç gün boyunca sokaklarda adeta birer yabancı gibi yürürken, dünya liderlerine sunduğumuz bu kusursuz ve sessiz Ankara tablosunun arkasındaki o gerçek çileyi sadece biz bileceğiz. Tabii bir de, bu mağduriyeti bir rica ya da özür cümlesine bile layık görmeyen o kibirli idari üslubu hafızamıza bir kez daha kazıyacağız.
02/07/2026
24/06/2026
Tabela Aşkı Vatandaşı Kurtarmıyor: Cumhuriyet Halk Partisinin Tarihi Misyonu Bitti
Ankara’da son bir haftadır sergilenen delege savaşları, noter onaylı imza teslimatları ve genel merkez koridorlarındaki o çift başlı yönetim tiyatrosu, bu ülkenin sırtına yüklenen en büyük siyasi yük haline geldi.
Mahkemenin verdiği kararın ardından ipleri eline geçiren Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi, kurumsal mekanizmaları kullanarak Özgür Özel’in yanındaki milletvekillerini jet hızıyla ihraç etmeye başladı. Kendisinden olmayan kadroları partiden atarak binayı ve yönetimi tamamen gasp eden bu statükocu klik, delegelerin iradesini seçim kurullarının labirentlerinde boğuyor. Karşılıklı hamlelerle Meclis odalarının kilitlendiği, ihraç kararları yüzünden iki tarafın da kendi grubuna söz geçiremediği bu manzara, yirmi beş yıllık iktidar düzeninin değişmesine bu kadar yaklaşılmışken milyonlarca insanın umudunu kurultay borsasında açık artırmaya çıkarmaktır.
Sokaktaki vatandaş pazar pazar gezip en ucuz sebzenin peşine düşmüşken, aileler çocuklarının okul masrafını karşılayamaz hale gelmişken, bu Ankara beylerinin tek derdi o binanın odalarını, belediye imkanlarını ve garanti milletvekilliği sıralarını kimin kontrol edeceğidir.
Buradan, son seçimde meydanlarda biriken o taze enerjiyi ve dip dalgayı arkasına alan Özgür Özel ve yol arkadaşlarına çok net, duru bir hakikatı hatırlatmak gerekiyor.
Siz kendinizi dışarı atan, sizi ihraç kararlarıyla boğmaya çalışan bu içi tamamen çürümüş yapıyı kurtarmak için daha ne kadar hırpalanacaksınız? O kapıyı tamamen çekip çıkmak, o eski tabelayı arkada bırakmak için daha neyin olmasını bekliyorsunuz?
Cumhuriyet Halk Partisi, Mustafa Kemal Atatürk’ün bu millete bıraktığı tarihi bir değerdir, buna kimsenin sözü yok. Ama artık yirmi birinci yüzyılın ortasındayız ve bu yapı siyasi, kurumsal ve sosyolojik ömrünü tamamen tamamladı.
Geçmişte bu topraklarda nasıl ki misyonunu dolduran kitle partileri vakti geldiğinde tarih sahnesinden çekildiyse, bugün de bu yapının artık kavgalardan uzak, şerefli bir siyasi müze olarak arşivdeki yerini almasının zamanı geldi de geçiyor. Bu hantal düzenin içinde kalıp eski liderin ihraç kararlarıyla, şahsi ikbal peşindeki vekil takımıyla imza sayma yarışına girmek, o büyük dip dalgayı bu yıpratıcı pazarlıkların içinde eritip yok etmek demektir.
Hemen bugün, o eski binayı kendi iç kavgalarıyla baş başa bırakın ve temiz, geleceğe bakan yepyeni bir siyasi hareketle yola çıkın.
Eğer bu cesareti gösterir ve yeni bir tabela asarsanız, sadece mevcut muhaliflerin değil, yıllardır bu düzenden bıkmış ama amblem ve geçmişin bagajları yüzünden eli bir türlü muhalefete gitmeyen milyonlarca kararsız vatandaşın da sel gibi arkasınızdan akacağını göreceksiniz. Her kesimden bu ülkenin namuslu insanları geçmişin kavgalarından arınmış yepyeni bir çatının altında iktidara yürümeye dünden hazır.
Özgür Özel için önündeki bu iktidar treni hayatta bir kez gelir; Kılıçdaroğlu ve etrafındaki o eski yapının ihraç oyunlarıyla vakit kaybedip bu treni kaçırırsanız, bunun vebalini tarihe ödeyemezsiniz. Bırakın o köhne ev kendi hırslarında boğulsun, siz geleceğe yürüyün.
Mahkemenin verdiği kararın ardından ipleri eline geçiren Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi, kurumsal mekanizmaları kullanarak Özgür Özel’in yanındaki milletvekillerini jet hızıyla ihraç etmeye başladı. Kendisinden olmayan kadroları partiden atarak binayı ve yönetimi tamamen gasp eden bu statükocu klik, delegelerin iradesini seçim kurullarının labirentlerinde boğuyor. Karşılıklı hamlelerle Meclis odalarının kilitlendiği, ihraç kararları yüzünden iki tarafın da kendi grubuna söz geçiremediği bu manzara, yirmi beş yıllık iktidar düzeninin değişmesine bu kadar yaklaşılmışken milyonlarca insanın umudunu kurultay borsasında açık artırmaya çıkarmaktır.
Sokaktaki vatandaş pazar pazar gezip en ucuz sebzenin peşine düşmüşken, aileler çocuklarının okul masrafını karşılayamaz hale gelmişken, bu Ankara beylerinin tek derdi o binanın odalarını, belediye imkanlarını ve garanti milletvekilliği sıralarını kimin kontrol edeceğidir.
Buradan, son seçimde meydanlarda biriken o taze enerjiyi ve dip dalgayı arkasına alan Özgür Özel ve yol arkadaşlarına çok net, duru bir hakikatı hatırlatmak gerekiyor.
Siz kendinizi dışarı atan, sizi ihraç kararlarıyla boğmaya çalışan bu içi tamamen çürümüş yapıyı kurtarmak için daha ne kadar hırpalanacaksınız? O kapıyı tamamen çekip çıkmak, o eski tabelayı arkada bırakmak için daha neyin olmasını bekliyorsunuz?
Cumhuriyet Halk Partisi, Mustafa Kemal Atatürk’ün bu millete bıraktığı tarihi bir değerdir, buna kimsenin sözü yok. Ama artık yirmi birinci yüzyılın ortasındayız ve bu yapı siyasi, kurumsal ve sosyolojik ömrünü tamamen tamamladı.
Geçmişte bu topraklarda nasıl ki misyonunu dolduran kitle partileri vakti geldiğinde tarih sahnesinden çekildiyse, bugün de bu yapının artık kavgalardan uzak, şerefli bir siyasi müze olarak arşivdeki yerini almasının zamanı geldi de geçiyor. Bu hantal düzenin içinde kalıp eski liderin ihraç kararlarıyla, şahsi ikbal peşindeki vekil takımıyla imza sayma yarışına girmek, o büyük dip dalgayı bu yıpratıcı pazarlıkların içinde eritip yok etmek demektir.
Hemen bugün, o eski binayı kendi iç kavgalarıyla baş başa bırakın ve temiz, geleceğe bakan yepyeni bir siyasi hareketle yola çıkın.
Eğer bu cesareti gösterir ve yeni bir tabela asarsanız, sadece mevcut muhaliflerin değil, yıllardır bu düzenden bıkmış ama amblem ve geçmişin bagajları yüzünden eli bir türlü muhalefete gitmeyen milyonlarca kararsız vatandaşın da sel gibi arkasınızdan akacağını göreceksiniz. Her kesimden bu ülkenin namuslu insanları geçmişin kavgalarından arınmış yepyeni bir çatının altında iktidara yürümeye dünden hazır.
Özgür Özel için önündeki bu iktidar treni hayatta bir kez gelir; Kılıçdaroğlu ve etrafındaki o eski yapının ihraç oyunlarıyla vakit kaybedip bu treni kaçırırsanız, bunun vebalini tarihe ödeyemezsiniz. Bırakın o köhne ev kendi hırslarında boğulsun, siz geleceğe yürüyün.
20/06/2026
Tarikat Lideri Dışarıda Vatandaş Kıskaçta: Ankara Pazarlığının Bedelini Kim Ödüyor?
Türkiye bir kez daha adalet terazisinin cemaat ve tarikat dengeleri karşısında nasıl sarsıldığına tanıklık ediyor.
Hiranur Vakfı davasında, altı yaşındaki öz kızını evlendirerek sistematik bir istismar düzeninin parçası olmakla yargılanan tarikat lideri Yusuf Ziya Gümüşel, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
Mahkemenin, verilen uzun hapis cezalarına rağmen bu gerici yapının temsilcisini tahliye etmesi, devlet mekanizmasının kimlere koruma ve hareket alanı sunduğunu açıkça göstermektedir.
Aynı devlet aklı ise diğer tarafta, sessiz sedasız yürürlüğe konulan alkol kısıtlamalarıyla vatandaşların seküler yaşam tarzına, neyi içip nasıl yaşayacaklarına doğrudan müdahale etmektedir.
Bu iki gelişme, birbirini tamamlayan ve iktidarın inşa etmeye çalıştığı teokratik anlayışın toplumsal hayattaki yansımalarını ortaya koyan iki farklı yüzdür.
AKP, bugün yalnızca kendi dünya görüşünü benimseyenlere ve kendi dogmalarını kutsayanlara bu ülkede rahat bir yaşam alanı tanımaktadır.
Müslümanlık, siyasal iktidarın elinde kurumsal bir güç hâline geldiği andan itibaren, kendi dışındaki inanç biçimlerine, modern yaşam anlayışına ve seküler varoluşa karşı tahammülsüz bir karakter sergilemektedir.
Tarihsel ve bilimsel açıdan bakıldığında da, bu inanç sistemi devlet aygıtına dönüştüğünde kendisinden olmayanı dışlayan ve baskılayan karanlık bir yüz ortaya çıkarmaktadır.
Bir yanda altı yaşındaki bir çocuğun hakkını savunmayan bağnazlık serbest bırakılırken, diğer yanda yetişkin insanların yaşam tercihleri alkol yasaklarıyla sınırlandırılmaktadır.
Ancak asıl acı olan, toplumun geleceğini doğrudan etkileyen bu baskıcı düzenlemeler meclisten geçerken ana muhalefetin içine düştüğü derin siyasi krizdir.
Cumhuriyet Halk Partisi, özellikle Kemal Kılıçdaroğlu ve onun etrafında şekillenen milletvekili grubu nedeniyle bu kritik dönemeçte etkisiz ve yönsüz bir görüntü vermiştir.
Kılıçdaroğlu ve ekibi, partiyi bölme girişimleriyle ve kaybettikleri delege ile kurultay gücünü yeniden kazanma hesaplarıyla meşgul olurken, laiklik tartışmaları ülkenin gündeminde geri plana itilmiştir.
Meclis sıralarında, vatandaşların yaşam tarzına yönelik müdahalelere karşı ses yükseltmesi gerekenler, kendi siyasi pozisyonlarını ve ayrıcalıklarını koruma telaşına düşmüştür.
Seküler yaşam tarzına yönelik baskılar artarken, CHP içerisindeki bu çıkar odaklı yapı kendi siyasi geleceğinin hesabını yapmayı tercih etmiştir.
Onlar kapalı kapılar ardında siyasi pazarlıklarla meşgul olurken, toplumun özgürlük talepleri sahipsiz bırakılmıştır.
Tarikat liderlerinin rahatlıkla özgürlüklerine kavuştuğu, vatandaşların yaşam alanlarının ise giderek daraltıldığı bu karanlık tablo, işte bu çift taraflı çürümenin sonucudur.
Ancak bilinmelidir ki, 1923’ün aydınlanmacı ve laik Türkiye ideali ne bu gerici cemaat kuşatmasına ne de koltuk hesapları uğruna muhalefeti zayıflatan köhne siyasi anlayışlara teslim olacaktır.
Tarikat liderlerinin sevinç gösterileriyle karşılandığı, sıradan vatandaşların ise yaşam tercihlerinin sınırlandırılmak istendiği bu buhran dönemi, meclisteki sorumluluklarını yerine getirmeyen siyasetçilerin de eseridir.
Fakat bu millet ne karanlık bir toplumsal kuşatmaya boyun eğecek ne de kişisel çıkarları uğruna ülkenin yarınlarını pazarlayan siyasi aktörleri unutacaktır.
1923’ün aydınlık ve laik Türkiye ideali, özgürlüğüne sahip çıkan halkın iradesiyle hem bu karanlığı hem de onu besleyen yapıları ilk sandıkta tasfiye edecektir.
Yargının tarikat bağlantıları nedeniyle hukukun üstünlüğünü zedelediği algısı ve adli kontrolle serbest bırakılan isimlerin yarattığı toplumsal infial, adalet sistemine duyulan güvenin ne ölçüde aşındığının en açık göstergelerinden biridir.
Hiranur Vakfı davasında, altı yaşındaki öz kızını evlendirerek sistematik bir istismar düzeninin parçası olmakla yargılanan tarikat lideri Yusuf Ziya Gümüşel, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
Mahkemenin, verilen uzun hapis cezalarına rağmen bu gerici yapının temsilcisini tahliye etmesi, devlet mekanizmasının kimlere koruma ve hareket alanı sunduğunu açıkça göstermektedir.
Aynı devlet aklı ise diğer tarafta, sessiz sedasız yürürlüğe konulan alkol kısıtlamalarıyla vatandaşların seküler yaşam tarzına, neyi içip nasıl yaşayacaklarına doğrudan müdahale etmektedir.
Bu iki gelişme, birbirini tamamlayan ve iktidarın inşa etmeye çalıştığı teokratik anlayışın toplumsal hayattaki yansımalarını ortaya koyan iki farklı yüzdür.
AKP, bugün yalnızca kendi dünya görüşünü benimseyenlere ve kendi dogmalarını kutsayanlara bu ülkede rahat bir yaşam alanı tanımaktadır.
Müslümanlık, siyasal iktidarın elinde kurumsal bir güç hâline geldiği andan itibaren, kendi dışındaki inanç biçimlerine, modern yaşam anlayışına ve seküler varoluşa karşı tahammülsüz bir karakter sergilemektedir.
Tarihsel ve bilimsel açıdan bakıldığında da, bu inanç sistemi devlet aygıtına dönüştüğünde kendisinden olmayanı dışlayan ve baskılayan karanlık bir yüz ortaya çıkarmaktadır.
Bir yanda altı yaşındaki bir çocuğun hakkını savunmayan bağnazlık serbest bırakılırken, diğer yanda yetişkin insanların yaşam tercihleri alkol yasaklarıyla sınırlandırılmaktadır.
Ancak asıl acı olan, toplumun geleceğini doğrudan etkileyen bu baskıcı düzenlemeler meclisten geçerken ana muhalefetin içine düştüğü derin siyasi krizdir.
Cumhuriyet Halk Partisi, özellikle Kemal Kılıçdaroğlu ve onun etrafında şekillenen milletvekili grubu nedeniyle bu kritik dönemeçte etkisiz ve yönsüz bir görüntü vermiştir.
Kılıçdaroğlu ve ekibi, partiyi bölme girişimleriyle ve kaybettikleri delege ile kurultay gücünü yeniden kazanma hesaplarıyla meşgul olurken, laiklik tartışmaları ülkenin gündeminde geri plana itilmiştir.
Meclis sıralarında, vatandaşların yaşam tarzına yönelik müdahalelere karşı ses yükseltmesi gerekenler, kendi siyasi pozisyonlarını ve ayrıcalıklarını koruma telaşına düşmüştür.
Seküler yaşam tarzına yönelik baskılar artarken, CHP içerisindeki bu çıkar odaklı yapı kendi siyasi geleceğinin hesabını yapmayı tercih etmiştir.
Onlar kapalı kapılar ardında siyasi pazarlıklarla meşgul olurken, toplumun özgürlük talepleri sahipsiz bırakılmıştır.
Tarikat liderlerinin rahatlıkla özgürlüklerine kavuştuğu, vatandaşların yaşam alanlarının ise giderek daraltıldığı bu karanlık tablo, işte bu çift taraflı çürümenin sonucudur.
Ancak bilinmelidir ki, 1923’ün aydınlanmacı ve laik Türkiye ideali ne bu gerici cemaat kuşatmasına ne de koltuk hesapları uğruna muhalefeti zayıflatan köhne siyasi anlayışlara teslim olacaktır.
Tarikat liderlerinin sevinç gösterileriyle karşılandığı, sıradan vatandaşların ise yaşam tercihlerinin sınırlandırılmak istendiği bu buhran dönemi, meclisteki sorumluluklarını yerine getirmeyen siyasetçilerin de eseridir.
Fakat bu millet ne karanlık bir toplumsal kuşatmaya boyun eğecek ne de kişisel çıkarları uğruna ülkenin yarınlarını pazarlayan siyasi aktörleri unutacaktır.
1923’ün aydınlık ve laik Türkiye ideali, özgürlüğüne sahip çıkan halkın iradesiyle hem bu karanlığı hem de onu besleyen yapıları ilk sandıkta tasfiye edecektir.
Yargının tarikat bağlantıları nedeniyle hukukun üstünlüğünü zedelediği algısı ve adli kontrolle serbest bırakılan isimlerin yarattığı toplumsal infial, adalet sistemine duyulan güvenin ne ölçüde aşındığının en açık göstergelerinden biridir.
17/06/2026
Eski Binayı Müze Yapın, Yepyeni Bir Yol Açın
Ankara’da son bir haftadır sergilenen o çirkin manzara, artık bu milletin sabır taşını ortadan ikiye çatlattı.
Mahkeme kararlarını arkasına alıp genel merkezi gasp etmeye çalışan Kılıçdaroğlu, şimdi de Özel’e yakın milletvekillerine gizli mesajlar atıp sakın başka partiye gitmeyin yakında burayı ele geçireceğiz diye akıl dışı bir savaşı körüklüyor.
Meclis koridorlarında iki tarafın da grup toplantısı yapamaz hale gelmesi, dokuz milletvekilinin bir gecede disipline sevk edilmesi ve partinin kapısına fiilen kilit vurulması bu çürümenin son perdesidir.
Buradan Özgür Özel ve onunla birlikte bu tiyatroya direnen namuslu kadrolara sokağın, vatandaşın sesi olarak sesleniyorum.
Siz o içi tamamen çürümüş, delege borsasına dönmüş binayı tamir etmek için daha ne kadar hırpalanacaksınız, o kapıyı çekip çıkmak için daha neyi bekliyorsunuz?
Kılıçdaroğlu ve onun etrafında sülale boyu menfaat devşiren, belediye imkanlarıyla ceplerini dolduran o asalak vekil takımıyla kurultay salonlarında imza sayarak ömür tüketmeyi bırakın.
Çıkın o binadan ve yepyeni bir parti kurun.
Cumhuriyet Halk Partisi bu milletin ortak hafızasıdır, Mustafa Kemal Atatürk’ün şerefli bir mirasıdır ama artık yirmi birinci yüzyıldayız ve bu yapı siyasi ömrünü çoktan tamamladı.
Nasıl ki bu memlekette geçmişte misyonunu dolduran yapılar tarih sahnesinden çekildiyse, bugün de CHP’nin artık kavgalardan uzak şerefli bir siyasi müze olarak arşivdeki yerini almasının zamanı geldi.
Özgür Özel olarak son seçimde o meydanlarda yakaladığınız muazzam dip dalgayı, vatandaşın gözündeki o büyük değişim umudunu kendi gözlerinizle gördünüz.
Şimdi o taze enerjiyi, dededen toruna o koltukları kendi tapulu malı sanan, Deniz Baykal döneminden beri partinin damarlarına yapışmış o pis kokulu menfaat şebekesinin kavgalarına meze etmeyin.
İstanbul Ekonomi Araştırma’nın son anketleri bile açıkça gösteriyor ki, Özgür Özel bugün yeni bir tabela assa kararsız milyonlar sel olup o yeni partinin arkasından akacak.
Yıllardır bu düzenden bıkmış ama amblem yüzünden eli bir türlü CHP’ye gitmeyen milyonlarca insan, geçmişin bagajından arınmış temiz bir çatının altında buluşmaya dünden hazır.
Eğer o çürük binayı kurtaracağız diye orada kalmaya inat ederseniz, bu çirkin imza ve ihraç savaşları sizin o temiz dip dalganızı da kirletecek ve milletin umudunu tamamen söndürecek.
Hemen bugün o eski evi kendi kavgalarıyla baş başa bırakın, önünüzdeki o tarihi iktidar trenini kaçırmadan geleceğin modern Türkiye idealini kuracak o yepyeni partiyi kurun.
Mahkeme kararlarını arkasına alıp genel merkezi gasp etmeye çalışan Kılıçdaroğlu, şimdi de Özel’e yakın milletvekillerine gizli mesajlar atıp sakın başka partiye gitmeyin yakında burayı ele geçireceğiz diye akıl dışı bir savaşı körüklüyor.
Meclis koridorlarında iki tarafın da grup toplantısı yapamaz hale gelmesi, dokuz milletvekilinin bir gecede disipline sevk edilmesi ve partinin kapısına fiilen kilit vurulması bu çürümenin son perdesidir.
Buradan Özgür Özel ve onunla birlikte bu tiyatroya direnen namuslu kadrolara sokağın, vatandaşın sesi olarak sesleniyorum.
Siz o içi tamamen çürümüş, delege borsasına dönmüş binayı tamir etmek için daha ne kadar hırpalanacaksınız, o kapıyı çekip çıkmak için daha neyi bekliyorsunuz?
Kılıçdaroğlu ve onun etrafında sülale boyu menfaat devşiren, belediye imkanlarıyla ceplerini dolduran o asalak vekil takımıyla kurultay salonlarında imza sayarak ömür tüketmeyi bırakın.
Çıkın o binadan ve yepyeni bir parti kurun.
Cumhuriyet Halk Partisi bu milletin ortak hafızasıdır, Mustafa Kemal Atatürk’ün şerefli bir mirasıdır ama artık yirmi birinci yüzyıldayız ve bu yapı siyasi ömrünü çoktan tamamladı.
Nasıl ki bu memlekette geçmişte misyonunu dolduran yapılar tarih sahnesinden çekildiyse, bugün de CHP’nin artık kavgalardan uzak şerefli bir siyasi müze olarak arşivdeki yerini almasının zamanı geldi.
Özgür Özel olarak son seçimde o meydanlarda yakaladığınız muazzam dip dalgayı, vatandaşın gözündeki o büyük değişim umudunu kendi gözlerinizle gördünüz.
Şimdi o taze enerjiyi, dededen toruna o koltukları kendi tapulu malı sanan, Deniz Baykal döneminden beri partinin damarlarına yapışmış o pis kokulu menfaat şebekesinin kavgalarına meze etmeyin.
İstanbul Ekonomi Araştırma’nın son anketleri bile açıkça gösteriyor ki, Özgür Özel bugün yeni bir tabela assa kararsız milyonlar sel olup o yeni partinin arkasından akacak.
Yıllardır bu düzenden bıkmış ama amblem yüzünden eli bir türlü CHP’ye gitmeyen milyonlarca insan, geçmişin bagajından arınmış temiz bir çatının altında buluşmaya dünden hazır.
Eğer o çürük binayı kurtaracağız diye orada kalmaya inat ederseniz, bu çirkin imza ve ihraç savaşları sizin o temiz dip dalganızı da kirletecek ve milletin umudunu tamamen söndürecek.
Hemen bugün o eski evi kendi kavgalarıyla baş başa bırakın, önünüzdeki o tarihi iktidar trenini kaçırmadan geleceğin modern Türkiye idealini kuracak o yepyeni partiyi kurun.
10/06/2026
Bu Millet Sizin Koltuk Kavganızı Çekmek Zorunda Mı?
Ankara’da son üç gündür dönen dolapları, televizyonlarda birbirine laf yetiştiren o eski genel başkan taraftarlarını izledikçe insanın içi sızlıyor, sabrı taşıyor.
Ülke ekonomik yangın yeri olmuş, vatandaş pazar pazar gezip en ucuz ekmeğin peşine düşmüş, değişim umudu ilk defa bu kadar kapıya yaklaşmış ama birilerinin derdi hala koltuk, hala kurultay imza sayısı.
Kemal Kılıçdaroğlu ve arkasına dizilen o menfaatçi vekil takımı, üç gündür partiyi nasıl böleriz, o kapılan koltukları nasıl geri alırız diye imza toplama yarışına girmiş durumda.
Bu yapılanın neresinde halk var, neresinde memleket derdi var?
Tam 25 yıldır bu iktidar değişsin diye sandıkta sabahlayan, adalet bekleyen, geleceği kararan milyonlarca insanın umudunu, sırf kendi kişisel intikamınız için çöpe atmaya ne hakkınız var?
O ofis kapılarında imza avcılığına çıkan milletvekillerinin derdi memleket falan değil; yıllardır CHP çatısı altında kendilerine, çocuklarına, akrabalarına kurdukları o tatlı düzeni, belediye imkanlarını kaybetme korkusudur.
Deniz Baykal koltukta otururken de bu partinin içinde aynı yağma iştahı vardı, Kemal Kılıçdaroğlu geldiğinde de aynı tas aynı hamam devam etti.
Halk meydanlarda cop yerken, sandık başında oyları korumak için uykusuz kalırken, bu Ankara beyleri sadece kendi delege hesaplarını, kendi garanti milletvekili sıralarını düşündü.
Son üç gündür basına sızan o gizli pazarlıklar, delegeye sunulan vaatler gösteriyor ki, bunların gözünde seçmen sadece kendilerini o lüks meclis koltuklarına taşıyan birer basamaktan ibaret.
Şimdi kalkmış, iktidar değişiminin en kritik virajında partinin içine el bombası bırakıyorlar, sonra da pişkince çıkıp demokrasiden bahsediyorlar.
Sizin o yapay, her yerinden pazarlık akan konuşmalarınızı bu millet artık yemiyor, sokaktaki vatandaş sizin kimin ekmeğine yağ sürdüğünüzü çok iyi görüyor.
Kendini bu memleketin sahibi sanan o hırslı ihtiyar ve etrafında sülale boyu menfaat devşiren yancıları bilsin ki, halkın gözünde kredi çoktan tükendi.
Bu millet ilk fırsatta sadece bu düzeni değil, kendi şahsi çıkarları için muhalefeti arkadan bıçaklayan bu koltuk baronlarını da o çok sevdikleri Ankara ofisleriyle baş başa bırakıp tarihten silecek.
Ülke ekonomik yangın yeri olmuş, vatandaş pazar pazar gezip en ucuz ekmeğin peşine düşmüş, değişim umudu ilk defa bu kadar kapıya yaklaşmış ama birilerinin derdi hala koltuk, hala kurultay imza sayısı.
Kemal Kılıçdaroğlu ve arkasına dizilen o menfaatçi vekil takımı, üç gündür partiyi nasıl böleriz, o kapılan koltukları nasıl geri alırız diye imza toplama yarışına girmiş durumda.
Bu yapılanın neresinde halk var, neresinde memleket derdi var?
Tam 25 yıldır bu iktidar değişsin diye sandıkta sabahlayan, adalet bekleyen, geleceği kararan milyonlarca insanın umudunu, sırf kendi kişisel intikamınız için çöpe atmaya ne hakkınız var?
O ofis kapılarında imza avcılığına çıkan milletvekillerinin derdi memleket falan değil; yıllardır CHP çatısı altında kendilerine, çocuklarına, akrabalarına kurdukları o tatlı düzeni, belediye imkanlarını kaybetme korkusudur.
Deniz Baykal koltukta otururken de bu partinin içinde aynı yağma iştahı vardı, Kemal Kılıçdaroğlu geldiğinde de aynı tas aynı hamam devam etti.
Halk meydanlarda cop yerken, sandık başında oyları korumak için uykusuz kalırken, bu Ankara beyleri sadece kendi delege hesaplarını, kendi garanti milletvekili sıralarını düşündü.
Son üç gündür basına sızan o gizli pazarlıklar, delegeye sunulan vaatler gösteriyor ki, bunların gözünde seçmen sadece kendilerini o lüks meclis koltuklarına taşıyan birer basamaktan ibaret.
Şimdi kalkmış, iktidar değişiminin en kritik virajında partinin içine el bombası bırakıyorlar, sonra da pişkince çıkıp demokrasiden bahsediyorlar.
Sizin o yapay, her yerinden pazarlık akan konuşmalarınızı bu millet artık yemiyor, sokaktaki vatandaş sizin kimin ekmeğine yağ sürdüğünüzü çok iyi görüyor.
Kendini bu memleketin sahibi sanan o hırslı ihtiyar ve etrafında sülale boyu menfaat devşiren yancıları bilsin ki, halkın gözünde kredi çoktan tükendi.
Bu millet ilk fırsatta sadece bu düzeni değil, kendi şahsi çıkarları için muhalefeti arkadan bıçaklayan bu koltuk baronlarını da o çok sevdikleri Ankara ofisleriyle baş başa bırakıp tarihten silecek.
03/06/2026
Miras Kavgası Değil, Ganimet Yağması: Koltuk Sevdasıyla Umut Tacirliği
Ankara’da siyaset adı altında oynanan bu kirli oyun, artık milletin midesini bulandırma sınırını çoktan geçti.
Yirmi beş yıldır bu ülkenin üzerine çöken tek adam karanlığından kurtulmaya tam bu kadar yaklaşmışken, umudun kapısına kilit vurmaya kalkan bir ihanet şebekesiyle karşı karşıyayız.
Kemal Kılıçdaroğlu, yıllarca koltuğa yapışıp kaybettiği onca seçimin faturasını bu halka ödettikten sonra, şimdi de sırf kendi kişisel hırsı ve intikam duygusu yüzünden muhalefeti ortadan ikiye bölmeye çalışıyor.
Bu yapılan, basit bir parti içi muhalefet ya da liderlik yarışı falan değildir.
Bu, tam yirmi beş yıldır bu iktidarın değişmesini bekleyen, evine ekmek götüremeyen, geleceği çalınan milyonlarca insanın umudunu arkadan bıçaklamaktır.
Peki, bu adam tek başına mı bu cüreti buluyor?
Tabii ki hayır.
Etrafında toplanan, o eski genel başkan ofisinin kapısını aşındıran bir avuç milletvekili bozuntusu, memleketin geleceğini falan düşündüğü için orada durmuyor.
O milletvekillerinin geçmişini azıcık eşelediğinizde, altından memleket sevdası değil, koskoca bir menfaat haritası çıkıyor.
Cumhuriyet Halk Partisinin çatısını bir ticarethaneye çeviren, kendilerine, eşlerine, dostlarına ve sülalelerine kamudan, belediyelerden sınırsız imkanlar akıtan bu asalak takımı, ellerinden giden o ballı konforu geri alabilmek için memleketi ateşe vermeye razı.
Bu çürümüşlük, bu yağma düzeni bugünün meselesi de değil üstelik.
Deniz Baykal döneminden beri bu partinin damarlarına işleyen o statükocu, delege avcısı, koltuk muhafızı zihniyet, halkın çilesini hiçbir zaman umursamadı.
Onlar için önemli olan tek şey, Ankara’daki o korunaklı, maaşlı, ihaleli dünyalarını korumaktı.
Bugün Kılıçdaroğlu’nun arkasına saklanıp bayrak açanlar, 1923’ün o asil ve halkçı ruhunu çoktan terk etmiş, partiyi kendi aile şirketlerine dönüştürmüş birer baron kalıntısıdır.
Millet sandıkta bir çıkış yolu ararken, bunların tek derdi mahkeme kapılarında mutlak butlan kararları kovalayıp eski yağma düzenini geri getirmektir.
Sokaktaki vatandaşın, işçinin, emeklinin feryadı Ankara’nın o lüks ofislerine ulaşmıyor çünkü o ofislerde sadece koltuk pazarlıkları, milletvekilliği sözleri ve ihale hesapları yapılıyor.
Ama bu millet aptal değil, kimin memleket derdinde olduğunu, kimin ise sadece kendi cebini ve koltuğunu düşündüğünü çok iyi görüyor.
Kendini vazgeçilmez sanan o hırslı ihtiyar ve onun etrafında sülale boyu menfaat devşiren yancıları, halkın vicdan terazisinde çoktan mahkum olmuştur.
Bu saatten sonra o köhne ofislerden ne yaparsanız yapın, hangi tezgahı kurursanız kurun, milletin umudunu kendi şahsi çıkarlarınıza meze edemeyeceksiniz.
Çünkü bu halkın sabrı bitti ve kendi geleceğini üç beş koltuk sevdalısının ganimet kavgasına kurban etmeye hiç niyeti yok.
Yirmi beş yıldır bu ülkenin üzerine çöken tek adam karanlığından kurtulmaya tam bu kadar yaklaşmışken, umudun kapısına kilit vurmaya kalkan bir ihanet şebekesiyle karşı karşıyayız.
Kemal Kılıçdaroğlu, yıllarca koltuğa yapışıp kaybettiği onca seçimin faturasını bu halka ödettikten sonra, şimdi de sırf kendi kişisel hırsı ve intikam duygusu yüzünden muhalefeti ortadan ikiye bölmeye çalışıyor.
Bu yapılan, basit bir parti içi muhalefet ya da liderlik yarışı falan değildir.
Bu, tam yirmi beş yıldır bu iktidarın değişmesini bekleyen, evine ekmek götüremeyen, geleceği çalınan milyonlarca insanın umudunu arkadan bıçaklamaktır.
Peki, bu adam tek başına mı bu cüreti buluyor?
Tabii ki hayır.
Etrafında toplanan, o eski genel başkan ofisinin kapısını aşındıran bir avuç milletvekili bozuntusu, memleketin geleceğini falan düşündüğü için orada durmuyor.
O milletvekillerinin geçmişini azıcık eşelediğinizde, altından memleket sevdası değil, koskoca bir menfaat haritası çıkıyor.
Cumhuriyet Halk Partisinin çatısını bir ticarethaneye çeviren, kendilerine, eşlerine, dostlarına ve sülalelerine kamudan, belediyelerden sınırsız imkanlar akıtan bu asalak takımı, ellerinden giden o ballı konforu geri alabilmek için memleketi ateşe vermeye razı.
Bu çürümüşlük, bu yağma düzeni bugünün meselesi de değil üstelik.
Deniz Baykal döneminden beri bu partinin damarlarına işleyen o statükocu, delege avcısı, koltuk muhafızı zihniyet, halkın çilesini hiçbir zaman umursamadı.
Onlar için önemli olan tek şey, Ankara’daki o korunaklı, maaşlı, ihaleli dünyalarını korumaktı.
Bugün Kılıçdaroğlu’nun arkasına saklanıp bayrak açanlar, 1923’ün o asil ve halkçı ruhunu çoktan terk etmiş, partiyi kendi aile şirketlerine dönüştürmüş birer baron kalıntısıdır.
Millet sandıkta bir çıkış yolu ararken, bunların tek derdi mahkeme kapılarında mutlak butlan kararları kovalayıp eski yağma düzenini geri getirmektir.
Sokaktaki vatandaşın, işçinin, emeklinin feryadı Ankara’nın o lüks ofislerine ulaşmıyor çünkü o ofislerde sadece koltuk pazarlıkları, milletvekilliği sözleri ve ihale hesapları yapılıyor.
Ama bu millet aptal değil, kimin memleket derdinde olduğunu, kimin ise sadece kendi cebini ve koltuğunu düşündüğünü çok iyi görüyor.
Kendini vazgeçilmez sanan o hırslı ihtiyar ve onun etrafında sülale boyu menfaat devşiren yancıları, halkın vicdan terazisinde çoktan mahkum olmuştur.
Bu saatten sonra o köhne ofislerden ne yaparsanız yapın, hangi tezgahı kurursanız kurun, milletin umudunu kendi şahsi çıkarlarınıza meze edemeyeceksiniz.
Çünkü bu halkın sabrı bitti ve kendi geleceğini üç beş koltuk sevdalısının ganimet kavgasına kurban etmeye hiç niyeti yok.
29/05/2026
Muhalefetin Kırılma Noktası: Kazanmak İçin Yeniden Kurulmak Zorunluluğu
Türkiye siyasetinde tartışma uzun süredir yanlış yerden yapılıyor. Gündem, “kim lider olacak” sorusuna sıkışmış durumda. Oysa gerçek problem liderlik değişimi değil, kazanma kapasitesinin kendisinin erimesi.
Bugün varsayım üzerinden konuşalım: Kemal Kılıçdaroğlu yeniden CHP’nin başında ve muhalefetin ana gövdesi bu merkez üzerinden ilerliyor. Bu durumda ilk seçimde iktidarı değiştirme ihtimali, duygusal beklentilerle değil, sert bir stratejik yeniden kurulumla mümkündür. Mevcut yapı ile devam edildiğinde sonuç değişmez; çünkü sorun kişilerde değil, işleyiş modelindedir.
Karşı tarafta Recep Tayyip Erdoğan uzun süredir tek bir gerçeğe dayanarak siyaset üretiyor: blok yönetimi. Muhalefet ise buna karşı hâlâ “geniş ittifak + uzlaşma + seçim günü mobilizasyonu” üçlüsüyle cevap veriyor. Bu model 2023’te sınırına dayanmıştır. Çünkü genişleyen yapı karar üretimini yavaşlatmış, uzlaşma arttıkça mesaj bulanıklaşmış, lider merkezli yapı ise tüm riski tek noktada toplamıştır.
Ortaya çıkan sonuç nettir: muhalefet kazanma stratejisi değil, kaybetmeme stratejisi üretmektedir. Kaybetmemeye oynayan bir siyasi organizasyon ise tanımı gereği iktidar olamaz.
Bu noktada tartışmanın en kritik kırılması ortaya çıkar. Mevcut muhalefet modeli artık her kesimi aynı çatı altında tutarak ilerleyememektedir. Çünkü bu çatı, hem politik netliği hem de seçmen güvenini aynı anda aşındırmaktadır. Bu nedenle “yeni parti” tartışması bir tercih değil, bir sistem reaksiyonu olarak ortaya çıkmaktadır.
Özgür Özel hattı üzerinden şekillenebilecek olası bir ayrışma ya da yeni yapı ihtimali, yüzeyde bölünme gibi görünse de, aslında donmuş siyasi yapının çözülme ihtimalini temsil eder. Ancak burada temel risk açıktır: eğer bu yeni hat eski muhalefetin sadece kopyası olursa, sonuç üretmez; sadece parçalanma üretir.
Seçmen davranışı Türkiye’de ideolojik değil, sonuç odaklıdır. Bu nedenle muhalefetin temel problemi ideolojik farklılık değil, “kazanma ihtimali algısını” üretememesidir. Merkez seçmen, kim daha çok vaat ediyor sorusuna değil, kim kazanabilir sorusuna bakar. Bu algı oluşmadığında, oylar artsa bile seçim kazanılamaz.
Bugünkü yapının en temel zaafı da budur: muhalefet kendini iktidara alternatif olarak değil, iktidarın karşısındaki blok olarak konumlandırmaktadır. Bu fark teknik değil, stratejiktir. Alternatif olmak iktidar üretir; karşıt olmak sadece mobilizasyon sağlar.
Bu nedenle kazanma stratejisinin üç zorunlu ayağı vardır. Birincisi, net bir liderlik ve karar mimarisi. Çok başlılık, seçim kampanyasında avantaj değil, maliyettir. İkincisi, iki bloklu siyaset gerçeğini kabul etmek. Üçüncü yol söylemi Türkiye’de seçim kazandıran bir matematik üretmiyor. Üçüncüsü ise merkez seçmeni sabitlemek; çünkü seçim sonucu bu kitlenin davranışıyla belirlenir.
Tüm bunlar birleştiğinde ortaya çıkan tablo serttir: mevcut model devam ederse muhalefet oyunu artırabilir ama seçim kazanamaz. İttifak genişleyebilir ama etkisizleşir. Lider değişebilir ama sonuç değişmez.
Sonuç basittir ama ağırdır. Türkiye’de seçim kazanmak artık daha fazla birlik üretmekle değil, daha net bir siyasi mimari kurmakla mümkündür. Bu mimari kurulmadığı sürece, her seçim yeni bir denge arayışı değil, eski hataların yeniden üretimi olacaktır.
Bugün varsayım üzerinden konuşalım: Kemal Kılıçdaroğlu yeniden CHP’nin başında ve muhalefetin ana gövdesi bu merkez üzerinden ilerliyor. Bu durumda ilk seçimde iktidarı değiştirme ihtimali, duygusal beklentilerle değil, sert bir stratejik yeniden kurulumla mümkündür. Mevcut yapı ile devam edildiğinde sonuç değişmez; çünkü sorun kişilerde değil, işleyiş modelindedir.
Karşı tarafta Recep Tayyip Erdoğan uzun süredir tek bir gerçeğe dayanarak siyaset üretiyor: blok yönetimi. Muhalefet ise buna karşı hâlâ “geniş ittifak + uzlaşma + seçim günü mobilizasyonu” üçlüsüyle cevap veriyor. Bu model 2023’te sınırına dayanmıştır. Çünkü genişleyen yapı karar üretimini yavaşlatmış, uzlaşma arttıkça mesaj bulanıklaşmış, lider merkezli yapı ise tüm riski tek noktada toplamıştır.
Ortaya çıkan sonuç nettir: muhalefet kazanma stratejisi değil, kaybetmeme stratejisi üretmektedir. Kaybetmemeye oynayan bir siyasi organizasyon ise tanımı gereği iktidar olamaz.
Bu noktada tartışmanın en kritik kırılması ortaya çıkar. Mevcut muhalefet modeli artık her kesimi aynı çatı altında tutarak ilerleyememektedir. Çünkü bu çatı, hem politik netliği hem de seçmen güvenini aynı anda aşındırmaktadır. Bu nedenle “yeni parti” tartışması bir tercih değil, bir sistem reaksiyonu olarak ortaya çıkmaktadır.
Özgür Özel hattı üzerinden şekillenebilecek olası bir ayrışma ya da yeni yapı ihtimali, yüzeyde bölünme gibi görünse de, aslında donmuş siyasi yapının çözülme ihtimalini temsil eder. Ancak burada temel risk açıktır: eğer bu yeni hat eski muhalefetin sadece kopyası olursa, sonuç üretmez; sadece parçalanma üretir.
Seçmen davranışı Türkiye’de ideolojik değil, sonuç odaklıdır. Bu nedenle muhalefetin temel problemi ideolojik farklılık değil, “kazanma ihtimali algısını” üretememesidir. Merkez seçmen, kim daha çok vaat ediyor sorusuna değil, kim kazanabilir sorusuna bakar. Bu algı oluşmadığında, oylar artsa bile seçim kazanılamaz.
Bugünkü yapının en temel zaafı da budur: muhalefet kendini iktidara alternatif olarak değil, iktidarın karşısındaki blok olarak konumlandırmaktadır. Bu fark teknik değil, stratejiktir. Alternatif olmak iktidar üretir; karşıt olmak sadece mobilizasyon sağlar.
Bu nedenle kazanma stratejisinin üç zorunlu ayağı vardır. Birincisi, net bir liderlik ve karar mimarisi. Çok başlılık, seçim kampanyasında avantaj değil, maliyettir. İkincisi, iki bloklu siyaset gerçeğini kabul etmek. Üçüncü yol söylemi Türkiye’de seçim kazandıran bir matematik üretmiyor. Üçüncüsü ise merkez seçmeni sabitlemek; çünkü seçim sonucu bu kitlenin davranışıyla belirlenir.
Tüm bunlar birleştiğinde ortaya çıkan tablo serttir: mevcut model devam ederse muhalefet oyunu artırabilir ama seçim kazanamaz. İttifak genişleyebilir ama etkisizleşir. Lider değişebilir ama sonuç değişmez.
Sonuç basittir ama ağırdır. Türkiye’de seçim kazanmak artık daha fazla birlik üretmekle değil, daha net bir siyasi mimari kurmakla mümkündür. Bu mimari kurulmadığı sürece, her seçim yeni bir denge arayışı değil, eski hataların yeniden üretimi olacaktır.
28/05/2026
Muhalefetin İç Kilidi: Lider Değişimi Değil, Sistem Çatlağı
Mutlak butlan tartışmasının ardından Türkiye siyasetinde açılan fay hattı, yalnızca bir hukuk dosyasının değil, bir siyasal düzenin de yeniden gerilim altında olduğunu gösteriyor. Bu gerilim artık tek bir merkezde toplanmıyor; muhalefetin kendi içinde çoğalıyor, çatallanıyor ve kontrol edilemez bir iç dinamiğe dönüşüyor.
Kemal Kılıçdaroğlu etrafında şekillenen dönem, uzun zamandır bir “liderlik hikâyesi” olmaktan çıkmış durumda. Bu daha çok, tekrar eden kayıpların kurumsallaştığı, her seçim yenilgisinin yeni bir siyasi strateji yerine yeni bir iç denge üretmeye yaradığı bir yapı haline geldi. Sonuç üretmeyen süreklilik, siyasal organizasyonlar için en tehlikeli formdur: çünkü değişim talebini içten tüketir.
Bu noktadan sonra tartışma kişisel olmaktan çıkmıştır. Ortada bir isim değil, bir model vardır. Ve bu modelin temel özelliği, her krizden sonra kendini yeniden üretmesidir. Fakat bu yeniden üretim, çözüm değil; yalnızca ertelemedir.
Tam da bu zemin üzerinde yeni bir tartışma yükseliyor: Özgür Özel ekseninde şekillenebilecek olası bir ayrışma ve yeni parti ihtimali. Bu fikir, yüzeyde “yenilenme” gibi sunulsa da aslında çok daha sert bir gerçeğe işaret ediyor: mevcut muhalefet yapısı artık tek parça halinde yönetilebilir bir siyasi organizasyon olmaktan uzaklaşıyor.
Burada stratejik gerçek şudur: Yeni parti fikri bir vizyon değil, bir sıkışmanın sonucudur. CHP içindeki liderlik çatışması, kurumsal kilitlenme ve sürekli ertelenen hesaplaşma, alternatif üretimini içeriden zorlamaktadır. Ancak bu zorlanma iki ucu keskin bir bıçak taşır.
Birinci senaryo açıktır: ayrışma, muhalefeti çoğaltır ama zayıflatır. Seçmen davranışı Türkiye’de ideolojik değil, sonuç odaklıdır. Dolayısıyla parçalanmış muhalefet, kısa vadede umut değil, belirsizlik üretir. Merkez seçmen açısından bu durum, alternatiften çok risk algısını büyütür.
İkinci senaryo daha karmaşıktır: ayrışma, mevcut yapının tıkanıklığını görünür hale getirir ve yeni bir siyasi merkez doğurur. Ancak bu ancak şu şartla mümkündür: eski yapı gerçekten işlevsiz hale gelmiş olmalıdır. Aksi halde yeni parti, eski krizin bir devamı olarak algılanır.
Burada gözden kaçırılmaması gereken kritik nokta şudur: muhalefetin problemi “isim” problemi değildir. Problem, karar üretim mekanizmasının daralmasıdır. Aynı merkezden çıkan aynı tip kararlar, farklı sonuç üretmiyorsa, sorun aktör değil mimaridir.
Bu nedenle yeni parti tartışması, aslında bir lider değişimi tartışması değil; bir sistem kırılması tartışmasıdır. Fakat bu kırılma yönetilmezse, reform değil dağılma üretir.
Kılıçdaroğlu ekseni bu kırılmanın merkezinde dururken, Özgür Özel hattı potansiyel bir alternatif gibi görünse de, aynı yapısal zemin üzerinde hareket ettiği sürece fark üretme kapasitesi sınırlıdır. Siyasi isim değişir, fakat karar mimarisi değişmezse, sonuç da değişmez.
Türkiye siyasetinde en sert gerçek budur: yapı değişmeden aktör değişimi, sadece geçici bir rahatlama üretir. Bu rahatlama ise çoğu zaman daha büyük bir çöküşü erteler.
Bugün tartışılan şey aslında basit bir liderlik meselesi değil. Bu, muhalefetin kendi içinde artık tek merkezli yönetilemeyen bir yapıya dönüşüp dönüşmediği sorusudur. Eğer cevap “evet” ise, yeni parti tartışması kaçınılmazdır. Eğer “hayır” ise, bu tartışma yalnızca iç krizin yeni bir turudur.
Sonuç değişmiyor: Türkiye muhalefeti bir tercih anında değil, bir zorunluluk anında sıkışmıştır. Ve bu tür anlarda verilen kararlar, genellikle stratejik değil refleksif olur.
Kemal Kılıçdaroğlu etrafında şekillenen dönem, uzun zamandır bir “liderlik hikâyesi” olmaktan çıkmış durumda. Bu daha çok, tekrar eden kayıpların kurumsallaştığı, her seçim yenilgisinin yeni bir siyasi strateji yerine yeni bir iç denge üretmeye yaradığı bir yapı haline geldi. Sonuç üretmeyen süreklilik, siyasal organizasyonlar için en tehlikeli formdur: çünkü değişim talebini içten tüketir.
Bu noktadan sonra tartışma kişisel olmaktan çıkmıştır. Ortada bir isim değil, bir model vardır. Ve bu modelin temel özelliği, her krizden sonra kendini yeniden üretmesidir. Fakat bu yeniden üretim, çözüm değil; yalnızca ertelemedir.
Tam da bu zemin üzerinde yeni bir tartışma yükseliyor: Özgür Özel ekseninde şekillenebilecek olası bir ayrışma ve yeni parti ihtimali. Bu fikir, yüzeyde “yenilenme” gibi sunulsa da aslında çok daha sert bir gerçeğe işaret ediyor: mevcut muhalefet yapısı artık tek parça halinde yönetilebilir bir siyasi organizasyon olmaktan uzaklaşıyor.
Burada stratejik gerçek şudur: Yeni parti fikri bir vizyon değil, bir sıkışmanın sonucudur. CHP içindeki liderlik çatışması, kurumsal kilitlenme ve sürekli ertelenen hesaplaşma, alternatif üretimini içeriden zorlamaktadır. Ancak bu zorlanma iki ucu keskin bir bıçak taşır.
Birinci senaryo açıktır: ayrışma, muhalefeti çoğaltır ama zayıflatır. Seçmen davranışı Türkiye’de ideolojik değil, sonuç odaklıdır. Dolayısıyla parçalanmış muhalefet, kısa vadede umut değil, belirsizlik üretir. Merkez seçmen açısından bu durum, alternatiften çok risk algısını büyütür.
İkinci senaryo daha karmaşıktır: ayrışma, mevcut yapının tıkanıklığını görünür hale getirir ve yeni bir siyasi merkez doğurur. Ancak bu ancak şu şartla mümkündür: eski yapı gerçekten işlevsiz hale gelmiş olmalıdır. Aksi halde yeni parti, eski krizin bir devamı olarak algılanır.
Burada gözden kaçırılmaması gereken kritik nokta şudur: muhalefetin problemi “isim” problemi değildir. Problem, karar üretim mekanizmasının daralmasıdır. Aynı merkezden çıkan aynı tip kararlar, farklı sonuç üretmiyorsa, sorun aktör değil mimaridir.
Bu nedenle yeni parti tartışması, aslında bir lider değişimi tartışması değil; bir sistem kırılması tartışmasıdır. Fakat bu kırılma yönetilmezse, reform değil dağılma üretir.
Kılıçdaroğlu ekseni bu kırılmanın merkezinde dururken, Özgür Özel hattı potansiyel bir alternatif gibi görünse de, aynı yapısal zemin üzerinde hareket ettiği sürece fark üretme kapasitesi sınırlıdır. Siyasi isim değişir, fakat karar mimarisi değişmezse, sonuç da değişmez.
Türkiye siyasetinde en sert gerçek budur: yapı değişmeden aktör değişimi, sadece geçici bir rahatlama üretir. Bu rahatlama ise çoğu zaman daha büyük bir çöküşü erteler.
Bugün tartışılan şey aslında basit bir liderlik meselesi değil. Bu, muhalefetin kendi içinde artık tek merkezli yönetilemeyen bir yapıya dönüşüp dönüşmediği sorusudur. Eğer cevap “evet” ise, yeni parti tartışması kaçınılmazdır. Eğer “hayır” ise, bu tartışma yalnızca iç krizin yeni bir turudur.
Sonuç değişmiyor: Türkiye muhalefeti bir tercih anında değil, bir zorunluluk anında sıkışmıştır. Ve bu tür anlarda verilen kararlar, genellikle stratejik değil refleksif olur.
27/05/2026
Mutlak Butlanın Gölgesinde Tükenen Siyasi İrade: Kılıçdaroğlu Döneminin Hesabı
Kemal Kılıçdaroğlu dönemi, Türkiye siyasetinde “kaybederek sürdürme” pratiğinin en uzun ve en sistematik örneklerinden biri olarak kayda geçmiştir. Bu bir liderlik hikâyesi değil; bir siyasi ısrarın, sonuç üretmeyen tekrarlarının ve her seferinde daha büyük bir hayal kırıklığına dönüşen stratejik tercihlerin toplamıdır.
Muhalefet, uzun yıllar boyunca bir değişim beklentisi üzerinden mobilize edildi. Ancak bu beklentiyi taşıyan siyasi merkez, değişimi gerçekleştirecek iradeyi üretemedi. Tam tersine, değişim söylemi ile değişimi engelleyen pratik aynı elde toplandı. Bu çelişki, zamanla politik bir paradoksa değil, kurumsal bir kilitlenmeye dönüştü.
Kılıçdaroğlu liderliği altında CHP, seçimi kazanmak için genişleyen bir yapı olmaktan çok, seçimi kaybetmeyi açıklayan bir yapı haline geldi. Her büyük yenilgi, yeni bir stratejik revizyon üretmek yerine, aynı çekirdek karar mekanizmasının yeniden onaylanmasına yol açtı. Bu durum, siyasal öğrenme kapasitesinin fiilen devre dışı kaldığı bir döngü yarattı.
2023 seçimleri bu döngünün kırılma anı değil, zirve noktasıydı. Çünkü bu kez yalnızca bir seçim kaybedilmedi; muhalefetin “kazanabilir alternatif” olma algısı da ciddi şekilde zedelendi. Seçim stratejisi, aday belirleme süreci ve ittifak mimarisi, siyasal rasyonaliteye değil, daralan bir karar çevresinin iç dengelerine göre şekillendi. Sonuç, sürpriz değil; birikmiş hataların doğal sonucuydu.
Bu noktadan sonra tartışma kişisel bir liderlik meselesi olmaktan çıkmıştır. Ortada artık şu soru vardır: Aynı yöntemlerle farklı sonuç üretmek mümkün müdür? Veriye bakıldığında cevap nettir: hayır. Aynı model tekrarlandıkça sonuç da tekrar etmektedir.
Mutlak butlan tartışması bu tabloya yalnızca hukuki bir boyut eklememiş, aynı zamanda siyasal meşruiyet tartışmasını da yeniden alevlendirmiştir. Çünkü mesele artık yalnızca bir kişinin pozisyonu değil; bu pozisyonun temsil ettiği karar üretim biçimidir. Bu biçim değişmediği sürece, aktör değişse bile sonuç değişmeyecektir.
Burada en sert gerçek şudur: siyaset niyetle değil, sonuçla ölçülür. Ve sonuç üretmeyen bir siyasi liderlik, ne kadar uzun sürerse sürsün, sonunda bir başarı hikâyesine dönüşmez; yalnızca gecikmiş bir yüzleşmeye dönüşür.
Kılıçdaroğlu döneminin en temel problemi, bu yüzleşmenin sürekli ertelenmesidir. Her kritik eşik, yeni bir “bir sonraki seçim” vaadiyle geçiştirilmiş; her kayıp, yapısal bir sorgulama yerine taktiksel bir revizyon gibi sunulmuştur. Ancak taktikler değişirken yapı aynı kaldığında, sonuç da değişmez.
Bugün gelinen noktada muhalefetin karşı karşıya olduğu kriz, bir lider değişimi krizi değil, bir yöntem tükenmesi krizidir. Fakat yöntem tartışması kişiselleştirildiği için, sistematik analiz üretilememektedir. Bu da krizi daha da derinleştirmektedir.
Şu gerçek artık açık biçimde ortadadır: aynı siyasal akıl ile farklı bir gelecek üretme ihtimali zayıftır. Bu nedenle mesele bir “kim” meselesi değil, bir “nasıl” meselesidir. Ancak bugüne kadar “nasıl” sorusu, sürekli “kim” tartışmasının gölgesinde kalmıştır.
Sonuçta geriye sert bir tablo kalmaktadır: tekrar eden yenilgiler, daralan siyasi etki alanı, güven kaybı yaşayan seçmen kitlesi ve sürekli ertelenen bir hesaplaşma. Bu tabloyu değiştirmeyen her liderlik, onu sadece yönetmiş olur; dönüştürmüş olmaz.
Ve siyaset, yönetilen değil dönüştürülen bir alan olduğu sürece, bu fark her şeyi belirler.
İyi bayramlar.
Muhalefet, uzun yıllar boyunca bir değişim beklentisi üzerinden mobilize edildi. Ancak bu beklentiyi taşıyan siyasi merkez, değişimi gerçekleştirecek iradeyi üretemedi. Tam tersine, değişim söylemi ile değişimi engelleyen pratik aynı elde toplandı. Bu çelişki, zamanla politik bir paradoksa değil, kurumsal bir kilitlenmeye dönüştü.
Kılıçdaroğlu liderliği altında CHP, seçimi kazanmak için genişleyen bir yapı olmaktan çok, seçimi kaybetmeyi açıklayan bir yapı haline geldi. Her büyük yenilgi, yeni bir stratejik revizyon üretmek yerine, aynı çekirdek karar mekanizmasının yeniden onaylanmasına yol açtı. Bu durum, siyasal öğrenme kapasitesinin fiilen devre dışı kaldığı bir döngü yarattı.
2023 seçimleri bu döngünün kırılma anı değil, zirve noktasıydı. Çünkü bu kez yalnızca bir seçim kaybedilmedi; muhalefetin “kazanabilir alternatif” olma algısı da ciddi şekilde zedelendi. Seçim stratejisi, aday belirleme süreci ve ittifak mimarisi, siyasal rasyonaliteye değil, daralan bir karar çevresinin iç dengelerine göre şekillendi. Sonuç, sürpriz değil; birikmiş hataların doğal sonucuydu.
Bu noktadan sonra tartışma kişisel bir liderlik meselesi olmaktan çıkmıştır. Ortada artık şu soru vardır: Aynı yöntemlerle farklı sonuç üretmek mümkün müdür? Veriye bakıldığında cevap nettir: hayır. Aynı model tekrarlandıkça sonuç da tekrar etmektedir.
Mutlak butlan tartışması bu tabloya yalnızca hukuki bir boyut eklememiş, aynı zamanda siyasal meşruiyet tartışmasını da yeniden alevlendirmiştir. Çünkü mesele artık yalnızca bir kişinin pozisyonu değil; bu pozisyonun temsil ettiği karar üretim biçimidir. Bu biçim değişmediği sürece, aktör değişse bile sonuç değişmeyecektir.
Burada en sert gerçek şudur: siyaset niyetle değil, sonuçla ölçülür. Ve sonuç üretmeyen bir siyasi liderlik, ne kadar uzun sürerse sürsün, sonunda bir başarı hikâyesine dönüşmez; yalnızca gecikmiş bir yüzleşmeye dönüşür.
Kılıçdaroğlu döneminin en temel problemi, bu yüzleşmenin sürekli ertelenmesidir. Her kritik eşik, yeni bir “bir sonraki seçim” vaadiyle geçiştirilmiş; her kayıp, yapısal bir sorgulama yerine taktiksel bir revizyon gibi sunulmuştur. Ancak taktikler değişirken yapı aynı kaldığında, sonuç da değişmez.
Bugün gelinen noktada muhalefetin karşı karşıya olduğu kriz, bir lider değişimi krizi değil, bir yöntem tükenmesi krizidir. Fakat yöntem tartışması kişiselleştirildiği için, sistematik analiz üretilememektedir. Bu da krizi daha da derinleştirmektedir.
Şu gerçek artık açık biçimde ortadadır: aynı siyasal akıl ile farklı bir gelecek üretme ihtimali zayıftır. Bu nedenle mesele bir “kim” meselesi değil, bir “nasıl” meselesidir. Ancak bugüne kadar “nasıl” sorusu, sürekli “kim” tartışmasının gölgesinde kalmıştır.
Sonuçta geriye sert bir tablo kalmaktadır: tekrar eden yenilgiler, daralan siyasi etki alanı, güven kaybı yaşayan seçmen kitlesi ve sürekli ertelenen bir hesaplaşma. Bu tabloyu değiştirmeyen her liderlik, onu sadece yönetmiş olur; dönüştürmüş olmaz.
Ve siyaset, yönetilen değil dönüştürülen bir alan olduğu sürece, bu fark her şeyi belirler.
İyi bayramlar.
23/05/2026
Hukukun Enkazından Koltuk Devşiren Muhterislerin Tasfiye Mevsimi
Ankara koridorlarında bir haftadır sahnelenen o utanç verici tiyatro, bu toprakların siyasi namusunu ve seçmen iradesini açıkça hedef almaktadır.
Yargı mekanizmasının yapay kararlarla siyasete nizam verme çabası karşısında dik durması gerekenlerin, sokağın öfkesini fırsat bilip gizlendiği sığınaktan başını uzatması tam bir siyasi ahlaksızlık örneğidir.
Millet sandıkta umudu büyütmek için bedel öderken, elindeki son barutu da partisini ve kendi yol arkadaşlarını sırtından hançerlemek için harcayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun ekrandaki o sinsi tebessümü hafızalardan silinmeyecektir.
Kendi hırslarını, koltuk ikballerini ve kaybettikleri o bürokratik konforu geri kazanmak adına mahkeme salonlarındaki mühendislik hamlelerine bel bağlayanlar, bu halkın gözünde çoktan mutlak bir butlanla malul olmuştur.
Siyaset tarihinin gördüğü en bencil, en liyakatsiz ve en yıkıcı ihtiras sarmalı, bugün Kemal Kılıçdaroğlu suretinde kendisini bu ülkenin kurtarıcısı olarak pazarlamaya cüret etmektedir.
Demokrasi cephesinde gedik açılırken, o gediği savunmak yerine oradan sızıp ganimet toplama telaşına düşenlerin maskesi nihayet düşmüştür.
Toplum, yargı eliyle dizayn edilmek istenen bir geleceğe karşı haklı bir direnç gösterirken, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu krizi bir geri dönüş manivelası olarak kullanması tam bir akıl tutulmasıdır.
Sokağın isyanını ve meydanların feryadını kendi kişisel kariyer planına meze yapan bu zihniyet, niyetinin ne kadar karanlık ve liyakatten uzak olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.
Ümit Özdağ’ın toplumsal infial konusundaki o haklı ikazı ve Özgür Özel’in kurumsal iradeyi teslim etmeyen kararlı barikatı, bu eski aktörün ne denli derin bir yalnızlığa gömüldüğünün en sıcak belgesidir.
On üç sandıktan sadece hüsran çıkarıp halkın sırtına devasa bir umutsuzluk kamburu yükleyen bir figürün, bugün hala kendisini tek çare olarak dayatması halkın zekasıyla alay etmektir.
Ancak bu hoyrat kibrin arkasındaki asıl çeteleşmiş yapı, partinin omurgasına bir ur gibi yapışan o ebedi bürokratik oligarşidir.
Faik Öztrak gibi isimlerin bayraktarlığını yaptığı bu dinozorlar kastı, vatandaşın ekmek kavgasından da Cumhuriyetin kurucu haysiyetinden de tamamen kopuk bir konfor alanı yaratmıştır.
Seçim geceleri millet kahrolurken koltuklarından bir milim bile kıpırdamayan bu statüko şebekesi, şimdi Kemal Kılıçdaroğlu’nu paravan yaparak kendi çürümüş hanedanlıklarını kurtarma derdine düşmüştür.
Büyük dedelerinden miras kalmış birer mülk gibi gördükleri devlet ve parti mevkilerini kaybetmemek adına her türlü ilkesiz ortaklığa razı olan bu ekip, tasfiye mevsiminin geldiğini anlamak istemiyor.
Oysa 1923 Cumhuriyetinin özünde, egemenliği sarayların veya bürokratik kastların elinden alıp kayıtsız şartsız millete teslim eden o devrimci irade yatar.
Vatandaş, kendi geleceğini mahkeme koridorlarındaki kurultay hesaplarına kurban etmek isteyen bu işgalci zihniyeti ilk sandıkta tarihin dışına fırlatacaktır.
Kendine hayali bir sefer görev emri uydurup, tam da iktidarın arzuladığı o bölünme senaryosuna figüranlık yapan bu ihtiraslı odak, halkın vicdanında çoktan mahkum olmuştur.
Bu ülkenin namuslu insanlarının, her satırından riyakarlık ve samimiyetsizlik sızan o köhne belagat oyunlarına harcayacak tek bir saniyesi bile yoktur.
Evdeki o kurumsal temizlik harekâtı yarım kalmayacak, koltuk sevdası uğruna ilkelerini ve yol arkadaşlarını feda eden tüm bu siyasi mevtalar ilk seçimde geri dönmemek üzere tasfiye edilecektir.
Yargı mekanizmasının yapay kararlarla siyasete nizam verme çabası karşısında dik durması gerekenlerin, sokağın öfkesini fırsat bilip gizlendiği sığınaktan başını uzatması tam bir siyasi ahlaksızlık örneğidir.
Millet sandıkta umudu büyütmek için bedel öderken, elindeki son barutu da partisini ve kendi yol arkadaşlarını sırtından hançerlemek için harcayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun ekrandaki o sinsi tebessümü hafızalardan silinmeyecektir.
Kendi hırslarını, koltuk ikballerini ve kaybettikleri o bürokratik konforu geri kazanmak adına mahkeme salonlarındaki mühendislik hamlelerine bel bağlayanlar, bu halkın gözünde çoktan mutlak bir butlanla malul olmuştur.
Siyaset tarihinin gördüğü en bencil, en liyakatsiz ve en yıkıcı ihtiras sarmalı, bugün Kemal Kılıçdaroğlu suretinde kendisini bu ülkenin kurtarıcısı olarak pazarlamaya cüret etmektedir.
Demokrasi cephesinde gedik açılırken, o gediği savunmak yerine oradan sızıp ganimet toplama telaşına düşenlerin maskesi nihayet düşmüştür.
Toplum, yargı eliyle dizayn edilmek istenen bir geleceğe karşı haklı bir direnç gösterirken, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu krizi bir geri dönüş manivelası olarak kullanması tam bir akıl tutulmasıdır.
Sokağın isyanını ve meydanların feryadını kendi kişisel kariyer planına meze yapan bu zihniyet, niyetinin ne kadar karanlık ve liyakatten uzak olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.
Ümit Özdağ’ın toplumsal infial konusundaki o haklı ikazı ve Özgür Özel’in kurumsal iradeyi teslim etmeyen kararlı barikatı, bu eski aktörün ne denli derin bir yalnızlığa gömüldüğünün en sıcak belgesidir.
On üç sandıktan sadece hüsran çıkarıp halkın sırtına devasa bir umutsuzluk kamburu yükleyen bir figürün, bugün hala kendisini tek çare olarak dayatması halkın zekasıyla alay etmektir.
Ancak bu hoyrat kibrin arkasındaki asıl çeteleşmiş yapı, partinin omurgasına bir ur gibi yapışan o ebedi bürokratik oligarşidir.
Faik Öztrak gibi isimlerin bayraktarlığını yaptığı bu dinozorlar kastı, vatandaşın ekmek kavgasından da Cumhuriyetin kurucu haysiyetinden de tamamen kopuk bir konfor alanı yaratmıştır.
Seçim geceleri millet kahrolurken koltuklarından bir milim bile kıpırdamayan bu statüko şebekesi, şimdi Kemal Kılıçdaroğlu’nu paravan yaparak kendi çürümüş hanedanlıklarını kurtarma derdine düşmüştür.
Büyük dedelerinden miras kalmış birer mülk gibi gördükleri devlet ve parti mevkilerini kaybetmemek adına her türlü ilkesiz ortaklığa razı olan bu ekip, tasfiye mevsiminin geldiğini anlamak istemiyor.
Oysa 1923 Cumhuriyetinin özünde, egemenliği sarayların veya bürokratik kastların elinden alıp kayıtsız şartsız millete teslim eden o devrimci irade yatar.
Vatandaş, kendi geleceğini mahkeme koridorlarındaki kurultay hesaplarına kurban etmek isteyen bu işgalci zihniyeti ilk sandıkta tarihin dışına fırlatacaktır.
Kendine hayali bir sefer görev emri uydurup, tam da iktidarın arzuladığı o bölünme senaryosuna figüranlık yapan bu ihtiraslı odak, halkın vicdanında çoktan mahkum olmuştur.
Bu ülkenin namuslu insanlarının, her satırından riyakarlık ve samimiyetsizlik sızan o köhne belagat oyunlarına harcayacak tek bir saniyesi bile yoktur.
Evdeki o kurumsal temizlik harekâtı yarım kalmayacak, koltuk sevdası uğruna ilkelerini ve yol arkadaşlarını feda eden tüm bu siyasi mevtalar ilk seçimde geri dönmemek üzere tasfiye edilecektir.
20/05/2026
Siyasetin Aynasındaki İllüzyon ve Koltuk Sevdasının Siyasi Enkazı
Siyaset kurumu uzun süredir bu toprakların sabır eşiğini test eden tam bir kurumsal ehliyetsizlik sarmalına dönüştü.
İradesi gasp edilen, sandıkta umudu rehine alınan bir halkın sessizliği, Ankara’nın koridorlarında hala bir zaafiyet veya unutkanlık olarak algılanıyor.
Geçtiğimiz günlerde ekran karşısına geçip adeta hiçbir şey olmamış gibi yeniden sahneye çıkmaya cüret eden o eski genel başkanın videosu, toplumsal hafızayla alay etmenin son perdesidir.
Milletin geleceğini kapalı kapılar ardındaki liyakatsiz pazarlıklara, dar kadrocu koltuk hesaplarına feda edenlerin bugün hala kurtarıcı rolüne soyunması bir siyasi aymazlıktır.
Seçmenden kopmuş, halkın gerçek feryadına kulaklarını tıkamış bu seçkinci oligarşinin, kaybettikleri makamları geri almak için her yolu mübah görmesi tam bir ahlaki gerilemedir.
Paylaşılan o videonun altına gelen çığ gibi tepkiler, toplumun artık bu bayat senaryolara karnının tok olduğunu gösteren en net tokat olmuştur.
Halk, kendi geleceğini karartan, umutlarını bir sonraki bahara erteleyen o statükocu zihniyeti artık kendi siyaset sahnesinde görmek istemiyor.
Sokaktaki vatandaşın, işçinin, emeklinin ve geleceksiz bırakılan gençliğin adalet arayışı, kendi kişisel kariyer planlarından başka hiçbir şeyi düşünmeyen bu figürler yüzünden duvara toslamıştır.
Nitekim siyaset arenasında yükselen rasyonel sesler de bu gerçekliği açıkça yüzlerine vurmaktadır.
Bir taraftan bu zamansız ve yersiz çağrıların sadece seçmeni daha da öfkelendireceğini belirten, artık oturup anılarını veya bir kitabı yazması gerektiğini söyleyen haklı eleştiriler yükseliyor.
Diğer taraftan mevcut parti yönetiminin, bu hamleyi ciddiye almayan, geçmişin gölgesinde kalmış bir hezeyan olarak gören mesafeli duruşu, o eski aktörlerin ne denli yalnızlaştığının kanıtıdır.
Ancak asıl kurumsal felaket, bu tasfiye edilmesi gereken statükoyu hala arkadan itmeye çalışan, partiyi adeta aile şirketi gibi gören o kronikleşmiş bürokratik mekanizmadır.
Yıllardır o koltuklarda oturan, her seçim yenilgisinin ardından pişkince yerini koruyan, partinin hafızasını ve enerjisini sülale mantığıyla sömüren dinozorlaşmış isimler, bu çürümenin asıl mimarlarıdır.
Büyük dedelerinden beri siyasetin ve devlet bürokrasisinin konforlu alanlarında gezen, halkın ekmek kavgasından habersiz bu isimlerin hala aynı başarısız aktöre kalkan olması, dar bir kiliğin çıkarlarını koruma içgüdüsüdür.
Bu isimlerin siyaset sahnesindeki varlığı, 1923 Cumhuriyetinin liyakat, haysiyet ve halkçılık ilkelerinin üzerine çökmüş devasa bir karabasandır.
Seçmen, kendi partisinin tabanına tepeden bakan, sadece kendi dar kliklerinin iktidarını korumak için ittifaklar kuran bu statükoyu ilk sandıkta tarihin dışına fırlatacaktır.
Çünkü modern Türkiye ideali, koltukları kendilerine miras sanan bürokratik elitlerin değil, egemenliği kayıtsız şartsız elinde tutan milletin iradesiyle yürür.
Halkın sabır eşiği çoktan aşılmıştır ve bu saatten sonra geçmişin başarısız aktörlerini yeniden parlatmaya çalışmak ölü gözünden yaş ummaktır.
İradesi gasp edilen, sandıkta umudu rehine alınan bir halkın sessizliği, Ankara’nın koridorlarında hala bir zaafiyet veya unutkanlık olarak algılanıyor.
Geçtiğimiz günlerde ekran karşısına geçip adeta hiçbir şey olmamış gibi yeniden sahneye çıkmaya cüret eden o eski genel başkanın videosu, toplumsal hafızayla alay etmenin son perdesidir.
Milletin geleceğini kapalı kapılar ardındaki liyakatsiz pazarlıklara, dar kadrocu koltuk hesaplarına feda edenlerin bugün hala kurtarıcı rolüne soyunması bir siyasi aymazlıktır.
Seçmenden kopmuş, halkın gerçek feryadına kulaklarını tıkamış bu seçkinci oligarşinin, kaybettikleri makamları geri almak için her yolu mübah görmesi tam bir ahlaki gerilemedir.
Paylaşılan o videonun altına gelen çığ gibi tepkiler, toplumun artık bu bayat senaryolara karnının tok olduğunu gösteren en net tokat olmuştur.
Halk, kendi geleceğini karartan, umutlarını bir sonraki bahara erteleyen o statükocu zihniyeti artık kendi siyaset sahnesinde görmek istemiyor.
Sokaktaki vatandaşın, işçinin, emeklinin ve geleceksiz bırakılan gençliğin adalet arayışı, kendi kişisel kariyer planlarından başka hiçbir şeyi düşünmeyen bu figürler yüzünden duvara toslamıştır.
Nitekim siyaset arenasında yükselen rasyonel sesler de bu gerçekliği açıkça yüzlerine vurmaktadır.
Bir taraftan bu zamansız ve yersiz çağrıların sadece seçmeni daha da öfkelendireceğini belirten, artık oturup anılarını veya bir kitabı yazması gerektiğini söyleyen haklı eleştiriler yükseliyor.
Diğer taraftan mevcut parti yönetiminin, bu hamleyi ciddiye almayan, geçmişin gölgesinde kalmış bir hezeyan olarak gören mesafeli duruşu, o eski aktörlerin ne denli yalnızlaştığının kanıtıdır.
Ancak asıl kurumsal felaket, bu tasfiye edilmesi gereken statükoyu hala arkadan itmeye çalışan, partiyi adeta aile şirketi gibi gören o kronikleşmiş bürokratik mekanizmadır.
Yıllardır o koltuklarda oturan, her seçim yenilgisinin ardından pişkince yerini koruyan, partinin hafızasını ve enerjisini sülale mantığıyla sömüren dinozorlaşmış isimler, bu çürümenin asıl mimarlarıdır.
Büyük dedelerinden beri siyasetin ve devlet bürokrasisinin konforlu alanlarında gezen, halkın ekmek kavgasından habersiz bu isimlerin hala aynı başarısız aktöre kalkan olması, dar bir kiliğin çıkarlarını koruma içgüdüsüdür.
Bu isimlerin siyaset sahnesindeki varlığı, 1923 Cumhuriyetinin liyakat, haysiyet ve halkçılık ilkelerinin üzerine çökmüş devasa bir karabasandır.
Seçmen, kendi partisinin tabanına tepeden bakan, sadece kendi dar kliklerinin iktidarını korumak için ittifaklar kuran bu statükoyu ilk sandıkta tarihin dışına fırlatacaktır.
Çünkü modern Türkiye ideali, koltukları kendilerine miras sanan bürokratik elitlerin değil, egemenliği kayıtsız şartsız elinde tutan milletin iradesiyle yürür.
Halkın sabır eşiği çoktan aşılmıştır ve bu saatten sonra geçmişin başarısız aktörlerini yeniden parlatmaya çalışmak ölü gözünden yaş ummaktır.
17/05/2026
Millete Sövme İmtiyazı ve Çakar Lambalı Kibir
Geçen yazının sonunda, transfer siyasetinin sandıktaki karşılığını ve seçmenin bu hamleleri nasıl cezalandırabileceğini konuşacağımızı sözleşmiştik. O hesabı önümüzdeki günlere erteliyorum çünkü toplumun adalet duygusunu derinden yaralayan, fütursuz bir kibir dalgası gündemi bütünüyle işgal etti.
Aslında bu çürümeye yabancı değiliz. 19 Mart tarihinde bu sütunlarda yayımlanan Kırmızı Işığın Geçemediği İmtiyazlar başlıklı yazımda, kamusal ayrıcalıkların nasıl birer tahakküm aracına dönüştüğünü etraflıca anlatmıştım. Devletin gücünü simgeleyen o tepe lambalarının, sıradan vatandaşın tepesinde birer baskı unsuru haline geldiğini söylemiştim. Bugün karşı karşıya olduğumuz manzara, o gün yaptığım tespitlerin ne kadar haklı olduğunu gösterdiği gibi, arsızlığın vardığı boyutun hadsizliğin de ötesine geçtiğini kanıtlıyor.
Bir gazetecinin, kendisine hangi vasıfla veya yakınlıkla tahsis edildiği zaten muamma olan çakarlı aracı kızının eğlencesine sunması kamusal bir ayıptır. Fakat asıl büyük felaket, bu devlet nüfuzunun şov malzemesi yapılmasına haklı olarak itiraz eden, ses yükselten halka bizzat o gazeteci tarafından tehditler savrulması, hakaretler yağdırılmasıdır. Kamunun kaynağını kullanıp kamuya efendilik taslamak, eleştiri getiren vatandaşı aşağılamak tek kelimeyle bir güç zehirlenmesidir.
Bu durum basit bir ailevi disiplinsizlik ya da anlık bir öfke patlaması olarak geçiştirilemez. Karşımızda, devleti ve onun imkanlarını babadan oğula, babadan kıza geçen birer mülk olarak gören kokuşmuş bir zihniyet var. Kendilerini yasalardan muaf, toplumu ise emirlerine amade birer tebaa olarak kodlayan bu figürler, koruma zırhlarının sonsuza kadar süreceğini zannediyor. Halka edilen o küfürler, aslında halkın vergileriyle saltanat sürenlerin gizleyemediği o derin hiyerarşik nefretin dışa vurumudur.
Siyaset bilimi bize gücün denetlenmediği, imtiyazların cezasızlıkla ödüllendirildiği yapıların içten içe çürüyeceğini öğretir. Vatandaş trafikte saatlerce çile çekerken, birilerinin o çileyle alay edercesine tepe lambası yakıp geçmesi ve ardından kendisine itiraz eden kitleyi düşmanlaştırıp tehdit etmesi, toplumsal sözleşmenin tek taraflı feshidir. Namuslu çoğunluğun sabrını ve vakarını bir zayıflık zannedenler büyük yanılıyor. Siyasi himayeniz ne kadar güçlü, arkasındaki köşeler ne kadar korunaklı olursa olsun, halkı aşağılayan o kibir kuleleri ilk sarsıntıda en dipten çatlar.
Aslında bu çürümeye yabancı değiliz. 19 Mart tarihinde bu sütunlarda yayımlanan Kırmızı Işığın Geçemediği İmtiyazlar başlıklı yazımda, kamusal ayrıcalıkların nasıl birer tahakküm aracına dönüştüğünü etraflıca anlatmıştım. Devletin gücünü simgeleyen o tepe lambalarının, sıradan vatandaşın tepesinde birer baskı unsuru haline geldiğini söylemiştim. Bugün karşı karşıya olduğumuz manzara, o gün yaptığım tespitlerin ne kadar haklı olduğunu gösterdiği gibi, arsızlığın vardığı boyutun hadsizliğin de ötesine geçtiğini kanıtlıyor.
Bir gazetecinin, kendisine hangi vasıfla veya yakınlıkla tahsis edildiği zaten muamma olan çakarlı aracı kızının eğlencesine sunması kamusal bir ayıptır. Fakat asıl büyük felaket, bu devlet nüfuzunun şov malzemesi yapılmasına haklı olarak itiraz eden, ses yükselten halka bizzat o gazeteci tarafından tehditler savrulması, hakaretler yağdırılmasıdır. Kamunun kaynağını kullanıp kamuya efendilik taslamak, eleştiri getiren vatandaşı aşağılamak tek kelimeyle bir güç zehirlenmesidir.
Bu durum basit bir ailevi disiplinsizlik ya da anlık bir öfke patlaması olarak geçiştirilemez. Karşımızda, devleti ve onun imkanlarını babadan oğula, babadan kıza geçen birer mülk olarak gören kokuşmuş bir zihniyet var. Kendilerini yasalardan muaf, toplumu ise emirlerine amade birer tebaa olarak kodlayan bu figürler, koruma zırhlarının sonsuza kadar süreceğini zannediyor. Halka edilen o küfürler, aslında halkın vergileriyle saltanat sürenlerin gizleyemediği o derin hiyerarşik nefretin dışa vurumudur.
Siyaset bilimi bize gücün denetlenmediği, imtiyazların cezasızlıkla ödüllendirildiği yapıların içten içe çürüyeceğini öğretir. Vatandaş trafikte saatlerce çile çekerken, birilerinin o çileyle alay edercesine tepe lambası yakıp geçmesi ve ardından kendisine itiraz eden kitleyi düşmanlaştırıp tehdit etmesi, toplumsal sözleşmenin tek taraflı feshidir. Namuslu çoğunluğun sabrını ve vakarını bir zayıflık zannedenler büyük yanılıyor. Siyasi himayeniz ne kadar güçlü, arkasındaki köşeler ne kadar korunaklı olursa olsun, halkı aşağılayan o kibir kuleleri ilk sarsıntıda en dipten çatlar.
05/05/2026
Yeter Artık: Siyasetin Mutlak Butlanı ve Bir Halkın Sabır Eşiği
Türkiye bir dönemeçte.
Halk 25 yıllık yorgunluğu üzerinden atmak istiyor.
Cumhuriyet Halk Partisi nihayet birinci parti çıkmış.
Umut taze.
Heyecan diri.
Ancak tüm bu başarının üzerine düşen karanlık ve ısrarcı bir gölge var.
Kemal Kılıçdaroğlu.
Siyaset sahnesinin gördüğü en büyük mağlubiyet makinesi.
Girdiği her seçimi istisnasız kaybetmiş bir figür.
Tam 12 kez yenilmiş bir isim.
İstanbul yerel seçiminden tutun cumhurbaşkanlığı turlarına kadar her yerde hüsran.
Referandumlarda kaybetmiş.
Genel seçimlerde iktidar olamamış.
Kurultaylarda koltuğu ancak zorla bırakmış.
Şimdi ise hukuk koridorlarında mutlak butlan çığlıkları atıyor.
Yani yok hükmünde sayılma peşinde.
Aslında bu terim sadece hukuki bir kağıt parçası değildir.
Bu adamın siyasi varlığının ta kendisidir.
Kılıçdaroğlu siyaseten mutlak butlandır.
Yok hükmündedir.
Halk nezdinde meşruiyeti çoktan bitmiştir.
Ama o durmuyor.
Partisi yükselişe geçmişken o paçasından aşağı çekiyor.
Neden?
Çünkü kişisel hırsı vatan sevgisinin önüne geçmiş.
Kendi koltuğu Türkiye’nin geleceğinden daha kıymetli hale gelmiş.
Bakın net yazıyorum.
Bu bir uyarıdır.
Bu bir halkın manifesto niteliğindeki isyanıdır.
Eğer bu adam bu partiden kovulmazsa,
Eğer bu siyasi kambur söküp atılmazsa,
CHP bir daha benim kapıma gelip oy istemesin.
Zira biz 25 yıldır bu bozuk düzeni değiştirmeye bu kadar yaklaşmışken,
Kendi içimizdeki bu Truva atına daha fazla tahammül edemeyiz.
Siyaseten kadavra haline gelmiş birinin,
Diriliş bekleyen bir ülkenin önünde takoz olmasına izin veremeyiz.
Kılıçdaroğlu’nun her hamlesi rakiplerine verilmiş bir hediyedir.
Onun her açıklaması statükoya sürülmüş bir can suyudur.
Girdiği her seçimi kaybetmiş birinin hala partiyi dizayn etmeye çalışması,
Cumhuriyet tarihimizde kara bir leke olarak kalacaktır.
Bu adam partiden ihraç edilmelidir.
Hemen.
Şimdi.
Aksi takdirde CHP sadece bir seçimi değil,
Kendisine umut bağlamış milyonların hayallerini sonsuza dek kaybedecek.
Ve bu kayıp Türkiye’yi çok daha karanlık bir geleceğe sürükleyecek.
Büyük ülke olmak kendi içindeki çürümüşlüğü söküp atmakla başlar.
Atatürk’ün partisinin bir mağlubiyet abidesi tarafından rehin alınmasına son verin.
Ya o gidecek,
Ya da bu millet size de kapısını tamamen kapatacak.
02/05/2026
Asabiyetin Ganimeti ve Modern Cumhuriyetin Yağması
İbni Haldun’un Mukaddime adlı eserinde ortaya koyduğu o meşhur ayrım, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyolojik tıkanıklığı anlamak için en güçlü anahtardır. Haldun, toplumları bedevi ve hadari olarak ikiye ayırırken sadece bir yerleşim biçiminden değil, bir zihniyet dünyasından bahseder. Bedevi kültüründe sadakat kurallara ya da kurumsal bir devlete değil, doğrudan kabileye ve o grubun ortak çıkarına dayanır. Bu kültürde üretimden ziyade mevcut olanın ele geçirilmesi, yani ganimet anlayışı esastır. Ne yazık ki son çeyrek asırlık süreçte Türkiye, yönünü modern hukuktan çevirip bu köhne Arap bedeviliğinin tortularına yaslanan bir yönetim anlayışının kuşatması altına girmiştir. Din kisvesi altında topluma zerk edilen o ithal kültür, aslında İslam öncesi Arap toplumunun kabile asabiyetinden ve yağma hukukundan başka bir şey değildir.
Çocukluğumuzda izlediğimiz Temel Reis gibi çizgi filmlerde bile Arap karakterlerin geçtikleri yeri talan eden haramiler olarak resmedilmesi, dünyanın bu kültürel kodları nasıl okuduğunun çok eski bir yansımasıdır. Bugün bu topraklarda yaşananlar da o sahnelerin modern bir gerçekliğe bürünmüş halidir. Devletin hazinesini, doğasını ve kurumlarını birer ganimet gibi gören, ele geçirdiği her mevziyi kendi kabilesine pay eden bu anlayış, aslında bin yıl öncesinin yağmacılığının modern çağa sızmış halidir. Onlar için devlet, vatandaşın haklarının korunduğu kutsal bir tüzel kişilik değil, bir an önce paylaşılması gereken bir sofra, bir yağma alanıdır. Bu zihniyetle yetişenlerin iktidar koltuğuna oturduğunda yaptıkları ilk işin hukuku yıkıp kendi kabile kurallarını inşa etmek olması, sosyolojik bir zorunluluğun tezahürüdür.
Türkiye, 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirdiği o muazzam devrimle, feodalizmin bile tam oturmadığı bir coğrafyada dünyanın en modern yerleşik ve uygar yapılarından birini inşa etmişti. Yetmiş beş yıl boyunca ilmek ilmek işlenen laiklik, modern hukuk ve yurttaşlık bilinci, bu toplumu bedevi karanlığından çıkarıp çağdaş bir ulus haline getirme mücadelesiydi. Ancak son dönemde yaşanan gericilik ve talan ekonomisi, bu muazzam devrimin temellerini sarsarak bizi yeniden o karanlık çöllerin kuralsızlığına sürüklemektedir. Arap hayranlığı adı altında pazarlanan bu çürüme, sadece ekonomik bir yıkım değil, aynı zamanda toplumsal bir ahlak çöküşüdür. Kendi kültürel köklerini modernlikle değil, yağma kültürüyle birleştiren bu zihniyet, modern Türkiye’nin yetmiş beş yılda yarattığı tüm değerleri birer birer tüketmektedir.
Büyük bir ülke olmanın yolu, kendi öz kaynaklarını bir ganimet gibi görenlerin elinden devleti kurtarıp yeniden kuralların ve hukukun egemen olduğu o medeni zemine dönmekten geçer. Şahısların ve kabilelerin değil, yasaların üstün olduğu bir Türkiye’yi yeniden inşa etmek artık sadece siyasi bir tercih değil, bir beka meselesidir. Yüz yıl önce yakılan o modernleşme meşalesi, bu karanlığı dağıtacak tek güçtür. Bu yağma kültüründen bir an önce kurtulmalı, devletin onurunu ve vatandaşın haysiyetini yeniden o sarsılmaz cumhuriyet kalesine taşımalıyız. Aksi takdirde, tarih bizi modernleşme sınavından geçemeyip kendi elleriyle yarattığı mirası bir kabile hukukuna kurban eden bir toplum olarak kaydedecektir.
Çocukluğumuzda izlediğimiz Temel Reis gibi çizgi filmlerde bile Arap karakterlerin geçtikleri yeri talan eden haramiler olarak resmedilmesi, dünyanın bu kültürel kodları nasıl okuduğunun çok eski bir yansımasıdır. Bugün bu topraklarda yaşananlar da o sahnelerin modern bir gerçekliğe bürünmüş halidir. Devletin hazinesini, doğasını ve kurumlarını birer ganimet gibi gören, ele geçirdiği her mevziyi kendi kabilesine pay eden bu anlayış, aslında bin yıl öncesinin yağmacılığının modern çağa sızmış halidir. Onlar için devlet, vatandaşın haklarının korunduğu kutsal bir tüzel kişilik değil, bir an önce paylaşılması gereken bir sofra, bir yağma alanıdır. Bu zihniyetle yetişenlerin iktidar koltuğuna oturduğunda yaptıkları ilk işin hukuku yıkıp kendi kabile kurallarını inşa etmek olması, sosyolojik bir zorunluluğun tezahürüdür.
Türkiye, 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirdiği o muazzam devrimle, feodalizmin bile tam oturmadığı bir coğrafyada dünyanın en modern yerleşik ve uygar yapılarından birini inşa etmişti. Yetmiş beş yıl boyunca ilmek ilmek işlenen laiklik, modern hukuk ve yurttaşlık bilinci, bu toplumu bedevi karanlığından çıkarıp çağdaş bir ulus haline getirme mücadelesiydi. Ancak son dönemde yaşanan gericilik ve talan ekonomisi, bu muazzam devrimin temellerini sarsarak bizi yeniden o karanlık çöllerin kuralsızlığına sürüklemektedir. Arap hayranlığı adı altında pazarlanan bu çürüme, sadece ekonomik bir yıkım değil, aynı zamanda toplumsal bir ahlak çöküşüdür. Kendi kültürel köklerini modernlikle değil, yağma kültürüyle birleştiren bu zihniyet, modern Türkiye’nin yetmiş beş yılda yarattığı tüm değerleri birer birer tüketmektedir.
Büyük bir ülke olmanın yolu, kendi öz kaynaklarını bir ganimet gibi görenlerin elinden devleti kurtarıp yeniden kuralların ve hukukun egemen olduğu o medeni zemine dönmekten geçer. Şahısların ve kabilelerin değil, yasaların üstün olduğu bir Türkiye’yi yeniden inşa etmek artık sadece siyasi bir tercih değil, bir beka meselesidir. Yüz yıl önce yakılan o modernleşme meşalesi, bu karanlığı dağıtacak tek güçtür. Bu yağma kültüründen bir an önce kurtulmalı, devletin onurunu ve vatandaşın haysiyetini yeniden o sarsılmaz cumhuriyet kalesine taşımalıyız. Aksi takdirde, tarih bizi modernleşme sınavından geçemeyip kendi elleriyle yarattığı mirası bir kabile hukukuna kurban eden bir toplum olarak kaydedecektir.
30/04/2026
Şükür Prangası ve Yarım Kalan Sınıf Bilinci
Türkiye’de 1 Mayıs, her yıl olduğu gibi yine bir bayram havasından ziyade, derin bir sosyolojik sancının ve sınıfsal bir yanılsamanın gölgesinde kutlanıyor. Ancak bu sancının kökenine inmek için sadece bugünün çalışma şartlarına bakmak yetmez; tarihin tozlu sayfalarında atladığımız o büyük basamağı, yani feodalizmden kapitalizme geçiş sürecindeki o devasa boşluğu görmek gerekir. Avrupa, yüzyıllar süren feodal sancıların ardından sancılı bir doğumla işçi sınıfını ve onun o meşhur sınıf bilincini yaratırken, Türkiye bu süreci yaşamadan kendini birdenbire vahşi kapitalizmin o acımasız dişlileri arasında buldu. Fabrika ayarlarına feodal bir zihinle oturan Anadolu insanı, bedenen işçi olsa da ruhen hala o toprağa bağlı, itaatkar ve sorgulamayan köylü kimliğini üzerinden atamadı.
Bu bilinçsizlik halinin en temelinde yatan ve aşılması en güç olan engel ise işçi sınıfının içinde büyüdüğü o katı kültürel dokudur. İnanç dünyasında şükretme kültürü, zamanla sadece manevi bir huzur aracı olmaktan çıkıp sermaye sahiplerinin elinde birer uyuşturucuya dönüştü. Fakirliğin kutsandığı, yoksulluğun bir imtihan olarak sunulduğu bir iklimde yetişen bir bireyden kendi hakkını savunmasını beklemek beyhude bir çabadır. Azla yetinmeyi bir erdem sanan, kendi sefaletini öte dünyadaki cennet hayalleriyle perdeleyen bir işçi, kendisine düşük ücret veren patronu bir sömürücü olarak değil, rızkını veren bir aracı olarak görür. Bu psikolojik bariyer, Türkiye’de gerçek anlamda bir işçi hareketinin doğmasını daha en başından engellemiş, sendikaları birer tabeladan, grevleri ise cılız seslerden ibaret kılmıştır.
İşin daha acı tarafı, uzun yıllardır bu ülkenin efendisi olduklarını sanan bir yapının, bu şükür mekanizmasını bir yönetim biçimi haline getirmesidir. Kendi lüks şatafatlarını sürdürürken işçiye porsiyonları küçültmeyi öğütleyen, sabretmenin mükafatını anlatan bu zihniyet, aslında işçi sınıfını daha oluşmadan boğmuştur. Bilinçsiz bırakılan, her türlü hak arayışı günah veya devlete isyan olarak kodlanan bu kitle, kendi celladına aşık olan bir maktul gibi her seçimde kendisini sömüren düzene onay vermeye devam etmektedir. Büyük ülke olmak sadece fabrikalar kurmakla veya hamaset dolu nutuklar atmakla değil, o fabrikalarda alın teri döken insanların kendi emeğinin değerini bilecek bir onura ve bilince sahip olmasıyla mümkündür.
Tarih, bu dönemi ve bu susturulmuş, uyuşturulmuş işçi sınıfının halini Türkiye Cumhuriyeti tarihinin alnında kara bir leke olarak kaydedecektir. Kendi hakkını savunamayan, haksızlığa karşı ses çıkarmayı bir inanç sorunu haline getiren bu kitleler, aslında sadece kendi geleceklerini değil, koca bir ülkenin haysiyetini de ipotek altına almış durumdalar. Dün kızdığımız o yabancı figürlerin, Tom Barrack gibilerin bu topraklarda neden bir modernlik yerine monarşi benzeri yapılar düşlediğinin altında işte bu itaatkar ve sorgulamayan kitlelerin varlığı yatmaktadır. Siz kendi hakkınızdan vazgeçip sefaletinizi kutsadığınız sürece, dışarıdan bakanlar da sizi birer özgür yurttaş olarak değil, yönetilmesi ve terbiye edilmesi gereken birer tebaa olarak görmeye devam edecektir. 1 Mayıs, işte bu acı gerçeğin yüzümüze çarpıldığı, haysiyetli bir duruşun şükür edebiyatına nasıl kurban edildiğinin hüzünlü bir muhasebesidir.
Bu bilinçsizlik halinin en temelinde yatan ve aşılması en güç olan engel ise işçi sınıfının içinde büyüdüğü o katı kültürel dokudur. İnanç dünyasında şükretme kültürü, zamanla sadece manevi bir huzur aracı olmaktan çıkıp sermaye sahiplerinin elinde birer uyuşturucuya dönüştü. Fakirliğin kutsandığı, yoksulluğun bir imtihan olarak sunulduğu bir iklimde yetişen bir bireyden kendi hakkını savunmasını beklemek beyhude bir çabadır. Azla yetinmeyi bir erdem sanan, kendi sefaletini öte dünyadaki cennet hayalleriyle perdeleyen bir işçi, kendisine düşük ücret veren patronu bir sömürücü olarak değil, rızkını veren bir aracı olarak görür. Bu psikolojik bariyer, Türkiye’de gerçek anlamda bir işçi hareketinin doğmasını daha en başından engellemiş, sendikaları birer tabeladan, grevleri ise cılız seslerden ibaret kılmıştır.
İşin daha acı tarafı, uzun yıllardır bu ülkenin efendisi olduklarını sanan bir yapının, bu şükür mekanizmasını bir yönetim biçimi haline getirmesidir. Kendi lüks şatafatlarını sürdürürken işçiye porsiyonları küçültmeyi öğütleyen, sabretmenin mükafatını anlatan bu zihniyet, aslında işçi sınıfını daha oluşmadan boğmuştur. Bilinçsiz bırakılan, her türlü hak arayışı günah veya devlete isyan olarak kodlanan bu kitle, kendi celladına aşık olan bir maktul gibi her seçimde kendisini sömüren düzene onay vermeye devam etmektedir. Büyük ülke olmak sadece fabrikalar kurmakla veya hamaset dolu nutuklar atmakla değil, o fabrikalarda alın teri döken insanların kendi emeğinin değerini bilecek bir onura ve bilince sahip olmasıyla mümkündür.
Tarih, bu dönemi ve bu susturulmuş, uyuşturulmuş işçi sınıfının halini Türkiye Cumhuriyeti tarihinin alnında kara bir leke olarak kaydedecektir. Kendi hakkını savunamayan, haksızlığa karşı ses çıkarmayı bir inanç sorunu haline getiren bu kitleler, aslında sadece kendi geleceklerini değil, koca bir ülkenin haysiyetini de ipotek altına almış durumdalar. Dün kızdığımız o yabancı figürlerin, Tom Barrack gibilerin bu topraklarda neden bir modernlik yerine monarşi benzeri yapılar düşlediğinin altında işte bu itaatkar ve sorgulamayan kitlelerin varlığı yatmaktadır. Siz kendi hakkınızdan vazgeçip sefaletinizi kutsadığınız sürece, dışarıdan bakanlar da sizi birer özgür yurttaş olarak değil, yönetilmesi ve terbiye edilmesi gereken birer tebaa olarak görmeye devam edecektir. 1 Mayıs, işte bu acı gerçeğin yüzümüze çarpıldığı, haysiyetli bir duruşun şükür edebiyatına nasıl kurban edildiğinin hüzünlü bir muhasebesidir.
Hak aramanın günah, sefaletin ise kader sayılmadığı bir dünyada, emeğin zincirlerini önce zihinlerde kırdığı o büyük uyanışın adı olan 1 Mayıs kutlu olsun.
26/04/2026
Altı Yıllık Bir Uyku ve Aniden Parlayan Devlet Aklı
Devlet isterse, o meşhur devlet aklı devreye girince nelerin bir gecede çözüldüğünü, hangi kör düğümlerin anında çözüldüğünü hepimiz çok iyi biliyoruz. Gülistan Doku dosyası altı yıl boyunca tozlu raflarda, Munzur’un soğuk sularının dibinde değil, aslında birilerinin vicdanının o zifiri karanlık dehlizlerinde bekletildi. Bugün dönemin valisi, polisi, teknik personeli birer birer kelepçelenip adliyeye taşınırken akıllara gelen tek bir soru var: Madem bu düğüm bu kadar kolay çözülecekti, altı yıldır bu aileyi ve bu milleti neden bu cinnetin içine hapsettiniz?
Asıl mesele bugün tutuklanan üç beş memur ya da bir vali değildir. Asıl mesele, o gün bu olayın üstünü örten, her şeye baktık bir şey çıkmadı diyerek kameraları sildiren, baz kayıtlarını buharlaştıran o devasa ve organize koruma kalkanıdır. Dönemin İçişleri Bakanı’ndan Cumhuriyet Savcısına kadar, bu dosyayı bile isteye çıkmaza sürükleyenlerin bugün biz üzerimize düşeni yaptık masallarına kimse inanmıyor. Eğer bugün bir vali beş ayrı suçtan tutuklanabiliyorsa, o gün o valinin omuzuna el koyup devam et diyenlerin, süreci akamete uğratanların sorumluluğu nerede başlıyor? Neden bu felakette payı olan üst düzey isimler bugün hala soruşturmaların kıyısında bile geçmiyor?
Bu memlekette 24 yıldır kendilerini ülkenin mutlak efendisi, her şeyin sahibi sananların, devleti kendi partizan çıkarları ve kişisel bagajları için bir kalkan gibi kullanmalarının ağır faturasıdır bu. İşlerine gelince uçan kuştan haberdar olan o kudretli yapı, bir genç kızın yok oluşunu altı yıl boyunca bir film izler gibi izlemekle yetindi. En acısı da, bu çürümüşlüğü görüp de ne yaparlarsa yapsınlar arkalarındayız diyerek bu adaletsizliğe alkış tutan o sağır ve dilsiz seçmen kitlesidir. Adaletin yerini hamasete, vicdanın yerini parti aidiyetine bıraktığı bir yerde devlet büyük değil, sadece hantal ve cüsseli görünür. Büyük ülke olmak sözle değil, okyanus ötesine diklenmekle değil, kendi evindeki adaleti titizlikle korumakla olur.
Yüz yıl hatta iki yüz yıl sonra bile bu dosya Türkiye Cumhuriyeti tarihinin alnında kapkara bir leke olarak kalacaktır. Tıpkı Metin Külünk vakasında gördüğümüz o şahsi hırsların devleti el kapısında mektup yazar hale getirmesi gibi, Gülistan Doku davasındaki bu örtbas çabası da kurumsal haysiyetimizi yerle bir etmiştir. Dün kızdığımız, egemenliğimize dil uzatıyor dediğimiz Tom Barrack gibi yabancı figürlerin bu topraklarda neden monarşi hayalleri kurduğunun, neden bizi bir kabile devleti gibi gördüğünün temelinde işte bu haysiyetsiz ve onursuz davranışlar yatıyor. Adamlar dışarıdan bakınca burada bir hukuk devleti değil, şahısların ve zümrelerin keyfi hüküm sürdüğü bir yapı görüyorlar. Altı yıl sonra gelen bu temizlik operasyonu, adaletin tecellisinden ziyade, artık o kokuşmuş suç ortaklığının taşınamaz hale geldiğinin bir itirafıdır.
Asıl mesele bugün tutuklanan üç beş memur ya da bir vali değildir. Asıl mesele, o gün bu olayın üstünü örten, her şeye baktık bir şey çıkmadı diyerek kameraları sildiren, baz kayıtlarını buharlaştıran o devasa ve organize koruma kalkanıdır. Dönemin İçişleri Bakanı’ndan Cumhuriyet Savcısına kadar, bu dosyayı bile isteye çıkmaza sürükleyenlerin bugün biz üzerimize düşeni yaptık masallarına kimse inanmıyor. Eğer bugün bir vali beş ayrı suçtan tutuklanabiliyorsa, o gün o valinin omuzuna el koyup devam et diyenlerin, süreci akamete uğratanların sorumluluğu nerede başlıyor? Neden bu felakette payı olan üst düzey isimler bugün hala soruşturmaların kıyısında bile geçmiyor?
Bu memlekette 24 yıldır kendilerini ülkenin mutlak efendisi, her şeyin sahibi sananların, devleti kendi partizan çıkarları ve kişisel bagajları için bir kalkan gibi kullanmalarının ağır faturasıdır bu. İşlerine gelince uçan kuştan haberdar olan o kudretli yapı, bir genç kızın yok oluşunu altı yıl boyunca bir film izler gibi izlemekle yetindi. En acısı da, bu çürümüşlüğü görüp de ne yaparlarsa yapsınlar arkalarındayız diyerek bu adaletsizliğe alkış tutan o sağır ve dilsiz seçmen kitlesidir. Adaletin yerini hamasete, vicdanın yerini parti aidiyetine bıraktığı bir yerde devlet büyük değil, sadece hantal ve cüsseli görünür. Büyük ülke olmak sözle değil, okyanus ötesine diklenmekle değil, kendi evindeki adaleti titizlikle korumakla olur.
Yüz yıl hatta iki yüz yıl sonra bile bu dosya Türkiye Cumhuriyeti tarihinin alnında kapkara bir leke olarak kalacaktır. Tıpkı Metin Külünk vakasında gördüğümüz o şahsi hırsların devleti el kapısında mektup yazar hale getirmesi gibi, Gülistan Doku davasındaki bu örtbas çabası da kurumsal haysiyetimizi yerle bir etmiştir. Dün kızdığımız, egemenliğimize dil uzatıyor dediğimiz Tom Barrack gibi yabancı figürlerin bu topraklarda neden monarşi hayalleri kurduğunun, neden bizi bir kabile devleti gibi gördüğünün temelinde işte bu haysiyetsiz ve onursuz davranışlar yatıyor. Adamlar dışarıdan bakınca burada bir hukuk devleti değil, şahısların ve zümrelerin keyfi hüküm sürdüğü bir yapı görüyorlar. Altı yıl sonra gelen bu temizlik operasyonu, adaletin tecellisinden ziyade, artık o kokuşmuş suç ortaklığının taşınamaz hale geldiğinin bir itirafıdır.
21/04/2026
Haysiyetin Diplomatik Kaybı ve Bir Mektubun Anatomisi
Devletin vakarı, sadece diplomasi koridorlarında fısıldanan kelimelerle değil, o kelimelerin arkasındaki karakterle ölçülür. Ancak bugün geldiğimiz noktada, Türkiye Cumhuriyeti’nin en köklü kurumlarından biri olan Dışişleri Bakanlığı’nın, bir siyasetçinin, Metin Külünk’ün vize reddi üzerinden takındığı "hasar tespiti" edası, aslında koca bir ülkenin haysiyetine vurulmuş kara bir mühürdür. Bir siyasetçinin, kendini bu ülkenin, hatta bu milletin iradesinin üstünde konumlandırarak yürüttüğü o fütursuz paylaşımlar, eninde sonunda devletin resmi aygıtlarının bir yabancı büyükelçilik kapısında "yalvarırcasına" mektup kaleme almasıyla sonuçlanıyorsa, burada artık milli onurdan söz etmek imkansız hale gelir.
Asıl trajedi, 24 yıldır bu ülkenin efendisi olduklarını zanneden bir zihniyetin, devletin kurumlarını kendi partizan bagajlarına rehin bırakmasıdır. Kendi ikballeri ve vize randevuları için devletin vakarını masada meze edenler, bu cumhuriyetin 100 yıl sonra bile silinmeyecek olan o kara lekesini elleriyle yazmaktadırlar. Büyük ülke olmak, sadece kürsülerden hamaset yapmakla değil, o kürsüden inince de aynı dik duruşu yabancı elçiliklerin sekreterlikleri önünde sergileyebilmektir. Ne acıdır ki, dün kızdığımız o yabancı büyükelçilerin, Tom Barrack gibilerin bu topraklarda monarşi hayalleri kurmasının veya Türkiye’yi küçümseyen bir dille analiz etmesinin temelinde, işte bu "haysiyetsiz" ve "onursuz" tavırlar yatmaktadır. Siz bir sefire karşı kendi partilinizin vize dosyasını, devletin haysiyetinin önüne koyarsanız, o sefir de sizi bir müttefik olarak değil, hizaya çekilmesi gereken bir aparat olarak görür.
Bu durumun en can yakıcı tarafı ise, her türlü skandala, her türlü liyakatsizliğe rağmen hiçbir şeyi umursamayan, hatta bu çürümeye alkış tutan o kör seçmen kitlesidir. "Büyük Türkiye" masallarıyla uyutulanlar, devletin en mahrem yazışmalarının bir büyükelçilik kapısında nasıl paspas edildiğini görmezden geldikçe, bu zihniyet ülkenin geleceğini ipotek altına almaya devam edecektir. Metin Külünk’ün bireysel hırslarının ve Dışişleri’nin zavallıca geri adımlarının faturası, bugün sadece bir vize reddi olarak görülebilir; ancak tarih bunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal kimliğine ve haysiyetine karşı işlenmiş bir suç olarak kaydedecektir. Gerçek bir devlet, kendi vatandaşının onurunu korurken yabancıya boyun eğmeyen, kendi siyasetçisinin hadsizliğini de yine kendi içinde çözen devlettir. El kapısında "özür mektubu" kovalayan bir yapı, sadece efendi değil, ancak gönüllü birer bağımlı yaratır.
Asıl trajedi, 24 yıldır bu ülkenin efendisi olduklarını zanneden bir zihniyetin, devletin kurumlarını kendi partizan bagajlarına rehin bırakmasıdır. Kendi ikballeri ve vize randevuları için devletin vakarını masada meze edenler, bu cumhuriyetin 100 yıl sonra bile silinmeyecek olan o kara lekesini elleriyle yazmaktadırlar. Büyük ülke olmak, sadece kürsülerden hamaset yapmakla değil, o kürsüden inince de aynı dik duruşu yabancı elçiliklerin sekreterlikleri önünde sergileyebilmektir. Ne acıdır ki, dün kızdığımız o yabancı büyükelçilerin, Tom Barrack gibilerin bu topraklarda monarşi hayalleri kurmasının veya Türkiye’yi küçümseyen bir dille analiz etmesinin temelinde, işte bu "haysiyetsiz" ve "onursuz" tavırlar yatmaktadır. Siz bir sefire karşı kendi partilinizin vize dosyasını, devletin haysiyetinin önüne koyarsanız, o sefir de sizi bir müttefik olarak değil, hizaya çekilmesi gereken bir aparat olarak görür.
Bu durumun en can yakıcı tarafı ise, her türlü skandala, her türlü liyakatsizliğe rağmen hiçbir şeyi umursamayan, hatta bu çürümeye alkış tutan o kör seçmen kitlesidir. "Büyük Türkiye" masallarıyla uyutulanlar, devletin en mahrem yazışmalarının bir büyükelçilik kapısında nasıl paspas edildiğini görmezden geldikçe, bu zihniyet ülkenin geleceğini ipotek altına almaya devam edecektir. Metin Külünk’ün bireysel hırslarının ve Dışişleri’nin zavallıca geri adımlarının faturası, bugün sadece bir vize reddi olarak görülebilir; ancak tarih bunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal kimliğine ve haysiyetine karşı işlenmiş bir suç olarak kaydedecektir. Gerçek bir devlet, kendi vatandaşının onurunu korurken yabancıya boyun eğmeyen, kendi siyasetçisinin hadsizliğini de yine kendi içinde çözen devlettir. El kapısında "özür mektubu" kovalayan bir yapı, sadece efendi değil, ancak gönüllü birer bağımlı yaratır.
19/04/2026
Siyasetin ve Diplomasinin Hadsizlik Sınırı
Siyasetin nezaket kuralları, muhatabın bu nezakete ne kadar sadık kaldığıyla doğrudan ilişkilidir. Ancak bugün karşılaştığımız tablo, müttefiklik maskesi ardına sığınan bir küstahlığın, diplomatik teamülleri ayaklar altına alarak iç işlerimize fütursuzca sızma çabasıdır. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’in bir diplomat gibi değil, adeta bir muhalefet lideri ya da siyasi mühendis gibi hareket etmesi, artık tahammül sınırlarını çoktan aşmış, açık bir hadsizlik vakasına dönüşmüştür.
Diplomasi, bir ülkenin onurunu ve sınırlarını temsil etme sanatıdır; ancak Sefir Bey bu sanatı, Türkiye’nin egemenlik haklarına parmak sallama mecrasına çevirmiş durumda. Kendi ülkesindeki devasa yönetim zafiyetlerini ve toplumsal çatlakları görmezden gelip, Ankara’nın göbeğinde siyaset dizayn etmeye kalkışmak, modası geçmiş bir sömürge valisi edasından başka bir şey değildir. Türkiye, ne birilerinin icazetiyle yol yürür ne de bir büyükelçinin ajandasına göre istikamet belirler. Bu toprakların siyasi iradesi sadece ve sadece bu millete aittir; okyanus ötesinden gönderilen memurların telkinlerine değil.
Diplomasi, bir ülkenin onurunu ve sınırlarını temsil etme sanatıdır; ancak Sefir Bey bu sanatı, Türkiye’nin egemenlik haklarına parmak sallama mecrasına çevirmiş durumda. Kendi ülkesindeki devasa yönetim zafiyetlerini ve toplumsal çatlakları görmezden gelip, Ankara’nın göbeğinde siyaset dizayn etmeye kalkışmak, modası geçmiş bir sömürge valisi edasından başka bir şey değildir. Türkiye, ne birilerinin icazetiyle yol yürür ne de bir büyükelçinin ajandasına göre istikamet belirler. Bu toprakların siyasi iradesi sadece ve sadece bu millete aittir; okyanus ötesinden gönderilen memurların telkinlerine değil.
Asıl sorun, bu pervasızlığın nerede duracağını bilmemesidir. Parti genel merkezlerini aşındırıp, seçim süreçlerine dair hüküm veren bir temsilci, aslında kendi ülkesinin dış politika iflasını tescillemektedir. Ankara’nın bu şımarık ve üstenci tavra karşı sessiz kalması düşünülemez. Zira diplomasi nezaketle başlar ancak had bilmekle kaimdir. Kendi yetki alanını unutup Türkiye’nin iç dinamiklerine nizam vermeye çalışanlara, bu coğrafyanın karakteri en sert biçimde hatırlatılmalıdır.
Türkiye, kimsenin oyun sahası ya da laboratuvarı değildir. Sefir Bey’in bu müdahaleci tutumu, iki ülke arasındaki bağları güçlendirmek şöyle dursun, mevcut güven kırıntılarını da yok etmektedir. Bu saatten sonra yapılması gereken, bu hadsizliğe diplomatik bir "dur" demek ve herkesin kendi işine bakmasını sağlamaktır.
16/04/2026
Ekranların Karanlığında Büyüyen Şiddet ve Okul Koridorları
Okul, bir toplumun sadece eğitim yuvası değil, o toplumun genetik kodlarını taşıyan küçük bir minyatürüdür. Sokaktaki öfke, televizyondaki kutuplaşma ve sosyal medyadaki linç kültürü, eninde sonunda o koridorlara sızar. Bugün Türkiye'de okulların birer şiddet sahasına dönüşmesi, sadece birkaç "sorunlu" gencin bireysel taşkınlığı değil, toplumsal dokumuzun ilmik ilmik söküldüğünün en acı kanıtıdır. Dışarıda hakim olan o hırçın dil, artık sınıf arkadaşına veya öğretmenine silah doğrultacak kadar pervasızlaşmış bir cinnet halini doğurmuştur.
Bu felaketin arka planına baktığımızda, karşımıza internetin karanlık dehlizlerinde filizlenen hastalıklı yapılar çıkıyor. Telegram gruplarında, C31K gibi oluşumlarda veya "incel" diye tabir edilen kadın düşmanı, radikal alt kültürlerde kimlik arayan gençler, gerçek dünyadan koparak sanal bir bataklığın içine düşüyor. Dünyada "school shooter" olarak bilinen o yabancılaşmış saldırgan profili, artık bizim topraklarımızda da bir trend haline gelmeye başladı. Toplumdan, aileden ve insani değerlerden kopan bu gençler, karanlık dijital odalarda birbirlerini nefretle besleyerek, onaylanma ihtiyaçlarını kanlı eylemlerle gidermeye çalışıyorlar.
Mesele sadece bir güvenlik zafiyeti değildir. Mesele, sanal aidiyetlerin reel hayatın, vicdanın ve ahlakın önüne geçmiş olmasıdır. Gençlerimiz, ekran başındaki o dehlizlerde yalnızlaştıkça, toplumun ortak değerlerine karşı birer nefret bombasına dönüşüyorlar. Dijital ayak izlerini takip ettiğimizde gördüğümüz o radikal gruplar, zayıflayan toplumsal bağlarımızın boşluğunu dolduran birer zehirli sarmaşıktır. Eğer biz sokaktaki şiddet dilini susturamaz, kutuplaşmayı durduramaz ve gençlerimizi o karanlık ekranların insafına bırakmaya devam edersek, okul koridorlarını huzurun değil, korkunun mekanı haline getirmiş oluruz. Bu bir asayiş sorunu olmanın ötesinde, topyekun bir insani çöküşün habercisidir.
Bu felaketin arka planına baktığımızda, karşımıza internetin karanlık dehlizlerinde filizlenen hastalıklı yapılar çıkıyor. Telegram gruplarında, C31K gibi oluşumlarda veya "incel" diye tabir edilen kadın düşmanı, radikal alt kültürlerde kimlik arayan gençler, gerçek dünyadan koparak sanal bir bataklığın içine düşüyor. Dünyada "school shooter" olarak bilinen o yabancılaşmış saldırgan profili, artık bizim topraklarımızda da bir trend haline gelmeye başladı. Toplumdan, aileden ve insani değerlerden kopan bu gençler, karanlık dijital odalarda birbirlerini nefretle besleyerek, onaylanma ihtiyaçlarını kanlı eylemlerle gidermeye çalışıyorlar.
Mesele sadece bir güvenlik zafiyeti değildir. Mesele, sanal aidiyetlerin reel hayatın, vicdanın ve ahlakın önüne geçmiş olmasıdır. Gençlerimiz, ekran başındaki o dehlizlerde yalnızlaştıkça, toplumun ortak değerlerine karşı birer nefret bombasına dönüşüyorlar. Dijital ayak izlerini takip ettiğimizde gördüğümüz o radikal gruplar, zayıflayan toplumsal bağlarımızın boşluğunu dolduran birer zehirli sarmaşıktır. Eğer biz sokaktaki şiddet dilini susturamaz, kutuplaşmayı durduramaz ve gençlerimizi o karanlık ekranların insafına bırakmaya devam edersek, okul koridorlarını huzurun değil, korkunun mekanı haline getirmiş oluruz. Bu bir asayiş sorunu olmanın ötesinde, topyekun bir insani çöküşün habercisidir.
13/04/2026
Siyasetin Sırtındaki Kambur ve Tasfiye Zorunluluğu
Siyaseti bir hizmet aracı değil de kişisel bir kale savunması olarak gören anlayış, eninde sonunda içinde bulunduğu yapıya en büyük zararı verir. Bugün ana muhalefet partisinin yaşadığı sancı tam olarak budur.
Koltuktan indirilmiş olmasına rağmen, arka kapı siyasetiyle ve kurultay davalarıyla partinin enerjisini sömüren bir figürün varlığı, artık bir demokrasi sorunu haline gelmiştir. On yılı aşkın süredir girdiği her seçimden mağlubiyetle ayrılan, halkın değişim talebini her defasında kendi koltuk hırsına kurban eden bu liderlik anlayışı, muhalefetin üzerine çökmüş bir kabus gibidir.
Görünen o ki, bu isim için siyasetin anlamı topluma umut olmak değil, kendi varlığını her ne pahasına olursa olsun sürdürmektir. Parti içi barışı dinamitleyen, mevcut yönetimi hukuk labirentlerinde boğmaya çalışan ve iktidarın değirmenine su taşıyan bu hamleler, basit bir "muhalefet etme" hakkı olarak görülemez. Kendi ikbali için partisinin kurumsal kimliğini sarsan, seçmenin sandığa olan güvenini kıran birinin, o partinin çatısı altında kalmaya devam etmesi siyaseten izah edilemez.
Görünen o ki, bu isim için siyasetin anlamı topluma umut olmak değil, kendi varlığını her ne pahasına olursa olsun sürdürmektir. Parti içi barışı dinamitleyen, mevcut yönetimi hukuk labirentlerinde boğmaya çalışan ve iktidarın değirmenine su taşıyan bu hamleler, basit bir "muhalefet etme" hakkı olarak görülemez. Kendi ikbali için partisinin kurumsal kimliğini sarsan, seçmenin sandığa olan güvenini kıran birinin, o partinin çatısı altında kalmaya devam etmesi siyaseten izah edilemez.
Bir kurumun geleceğini, o kurumun eski başkanından korumak zorunda kalması başlı başına bir trajedi ve yönetim zafiyetidir. Gerçek bir yenilenme, sadece isimlerin değişmesiyle değil, o yapıyı çürüten eski alışkanlıkların ve o alışkanlıkların taşıyıcısı olan figürlerin tasfiyesiyle mümkündür.
Muhalefetin önünü tıkayan, toplumsal enerjiyi soğuran ve her kritik virajda hatalı manevralarıyla seçmeni hayal kırıklığına uğratan bu zihniyetle araya net bir mesafe koyulmalıdır.
Partinin ismini ve imkanlarını, meşru yönetime karşı bir silah gibi kullanan bu ismin ihraç edilmesi, sadece bir iç mesele değil, muhalefetin haysiyetini kurtarma operasyonudur.
Siyaset, başarısızlığın ödüllendirildiği ya da zarar verenin korunup kollandığı bir alan olmamalıdır.
Türkiye'nin önünü açacak yeni bir siyasi dil için, bu yükten kurtulmak artık kaçınılmazdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)
Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...
En Çok Okunan Analizler
-
Olayları nasıl isimlendirirsek, onları öyle algılarız. Bugün sınırlarımızdan içeriye kontrolsüzce akan milyonlarca insanı tanımlarken kullan...
-
İbni Haldun’un Mukaddime adlı eserinde ortaya koyduğu o meşhur ayrım, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyolojik tıkanıklığı anlamak için...
-
Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...
-
Türkiye'de yaşayıp da "torpil" gerçeğiyle yüzleşmemiş kimse yoktur. Liyakatin değil, sadakatin ya da "tanıdıkların" ...
-
Türkiye bir dönemeçte. Halk 25 yıllık yorgunluğu üzerinden atmak istiyor. Cumhuriyet Halk Partisi nihayet birinci parti çıkmış. Umut taze. H...
