27/01/2026

İran Eşiği: Askeri Konuşlanma, İç Çözülme ve “Rejim Sonrası” İhtimalinin Büyümesi

Uluslararası sistemde bazı dönemler vardır; güç dengelerinin yeniden şekillendiği bu kritik eşiklerde aktörlerin her hamlesi, yalnızca bugünü değil, bir sonraki on yılı da belirler. Bugün İran dosyası tam da böyle bir eşiğe oturmuş görünüyor. Basra Körfezi ve çevresinde yoğunlaşan ABD askeri varlığı, yalnızca “caydırıcılık” mesajı vermekle kalmıyor; karar verildiğinde zaman kaybetmemek için sahaya kuvvet sürmenin klasik mantığını da yansıtıyor. USS Abraham Lincoln uçak gemisi taarruz grubunun görev sahasına intikali ve bunun etrafında şekillenen hava-deniz unsurları, sıradan bir devriye ritminden daha fazlasına işaret ediyor. Bu tür konuşlanmalar, askeri literatürde çoğu zaman “stratejik konuşlanma” diye tarif edilen, bir operasyon ihtimalini büyüten ön hazırlık evresiyle örtüşür; çünkü asıl mesele geminin kendisi değil, geminin açtığı seçenek setidir: vurucu güç, hava savunma kalkanı, istihbarat/komuta-kontrol kapasitesi ve en önemlisi “geri dönüşü pahalı” bir angajman psikolojisi. Reuters ve AP akışında, bu konuşlanmanın İran’la gerilimi tırmandırabilecek bir askeri çerçeveyle birlikte okunduğu görülüyor.

Bu tabloyu “anlık kriz” gibi okumayı zorlaştıran bir arka plan daha var: 2025 Haziranında yaşanan ve birçok kaynakta “12 Günlük Savaş” diye anılan çatışma döngüsü, İsrail-İran hattında doğrudan askeri eşiğin zaten aşıldığını gösterdi. O dönemdeki karşılıklı vur-kaç dinamikleri, sadece taktik bir çatışma değil; bundan sonra her krizin, “bir önceki raundun yarım kalan hedefleri” üzerine oturacağını da ima etti. EUISS’in değerlendirmesi, bu çatışmanın tarafların yeni bir tırmanmaya hazırlanma eğilimini besleyen bir dönüm noktası olduğunu ortaya koyuyor. Reuters’ın farklı tarihlerdeki analizlerinde ise hasarın boyutu ve kalıcılığına dair belirsizliklerin sürdüğü; bu belirsizlik sürdükçe “dosyanın kapanmadığı” algısının canlı kaldığı görülüyor. Bu, stratejik düzlemde şu anlama gelir: Eğer aktörler bir önceki döngüde hedefledikleri sonucu tam alamadıklarını düşünüyorsa, sonraki döngüde daha ileri bir risk almayı rasyonel görebilirler.

İsrail boyutu, bu denklemde “yan unsur” değil, doğrudan çarpan etkisi yaratan bir faktör. İsrail’in İran tehdidini nasıl çerçevelediği, ABD’nin saldırı kararını hızlandırmasa bile, ABD’nin seçeneklerini ve maliyet hesabını sertleştirir. Türkiye’den de diplomatik düzlemde bu algıyı yansıtan açıklamalar geldi; İsrail’in İran’a yönelik saldırı fırsatı kolladığına dair değerlendirmeler, bölgesel aktörlerin de bunu bir olasılık olarak gördüğünü gösteriyor. Ayrıca İsrail toplumundaki güvenlik algısına dair anketler, “önümüzdeki aylarda İran’la yeni bir çatışma ihtimali” fikrinin kayda değer bir ağırlık taşıdığını ortaya koyuyor. Burada kritik nokta şu: İsrail’in rolü, illa ki tek başına “başlatıcı” olmak zorunda değil; bazen bir krizin genişlemesinde “kaçınılmaz taraf” haline gelmek de aynı sonucu üretir. Çünkü İran’ın olası misilleme kapasitesi, sahayı doğası gereği İsrail-ABD eksenine doğru çeker.

Asıl belirleyici katman ise İran’ın iç dinamiği. Bugün İran’da olan biten, yalnızca bir “protesto dalgası” değil; rejimin meşruiyeti, ekonomik kapasitesi ve zor aygıtının sürdürülebilirliği aynı anda test ediliyor. AP’nin sahadan aktardığı çerçeve, kitlesel dalganın sert bastırma ile karşılandığını, ölü sayıları konusunda resmi rakamlarla insan hakları ağlarının iddiaları arasında büyük farklar bulunduğunu ve internet kesintilerinin sistematik biçimde kullanıldığını gösteriyor. Türkiye’de İRAM gibi kurumların analizleri de bu tabloyu “tek bir olay” üzerinden değil, birikimli bir kırılma olarak okuyor: geçim baskısı, toplumsal öfke, kurumsal yıpranma ve siyasi güven kaybı. Bu koşullarda dışarıdan gelen her baskı, içeride iki zıt etki üretebilir: ya rejimin güvenlik koalisyonunu sertleştirip “kenetlenme” yaratır ya da elit maliyetini artırıp çatlakları büyütür. Stratejik soru, “sokak ne kadar kalabalık?” sorusundan çok, “devletin sert çekirdeği kimin elinde ve o el titriyor mu?” sorusudur. Otoriter rejimlerin dayanıklılık literatüründe de asıl kırılmanın çoğu zaman sokakta değil, elit koalisyonunun dağılmasında yaşandığı vurgulanır.

Benim yaklaşımım şu: ABD’nin İran’a saldırma ihtimali bugün, dün olduğundan daha yüksek. Bunu “kesin saldırı olacak” diye değil, “saldırı opsiyonunun inandırıcılığı arttı” diye okuyorum; çünkü konuşlanma, söylem ve 2025 Haziranındaki eşiğin aşılmış olması aynı anda masada. Ancak saldırının amacı burada belirleyici: Eğer amaç nükleer kapasiteyi sınırlamak ise hedef seti ve süre farklıdır; eğer amaç rejimi çökertecek bir şok üretmek ise, operasyon mantığı daha riskli ve daha kapsamlı olmak zorundadır. Think-tank analizlerinde hava gücünün tek başına “rejim değişimi” üretme kapasitesinin tarihsel olarak sınırlı olabileceği, fakat iç çözülme derinleştiğinde dış şokun hızlandırıcı etki yaratabileceği vurgulanır. Bu nedenle benim “rejim değişimi 1 yıl” tahminim, bir kehanet değil; belirli eşiklere bağlı bir senaryodur. Eğer ekonomik-psikolojik kırılma grevler ve sürdürülebilir kitlesel koordinasyonla derinleşir, güvenlik aygıtında tereddüt ve elit çözülme işaretleri görünür hale gelir ve dış baskı rejimi konsolide etmek yerine elit maliyetini artırırsa, 12 ay bandında rejim değişimi ihtimali “konuşulabilir” olmaktan çıkıp “gerçekçi” bir olasılığa dönüşebilir.

Bu noktada tahmin piyasalarına da değinmek gerekir; çünkü bunlar kanıt değildir ama risk algısının fiyatlanmış bir fotoğrafıdır. Polymarket benzeri piyasalarda “2026 bitmeden rejim düşer mi?” eksenli kontratların kabaca üçte bir bandında fiyatlanması, jeopolitik risk analisti camiasındaki kaygının piyasa diline tercümesidir. Kalshi gibi platformlarda liderliğin 2026 içinde görevden ayrılması senaryolarına daha yüksek ihtimal biçildiğini gösteren akışlar da var. Buradaki doğru kullanım şudur: “Bu oranlar, kesinliği değil, belirsizliğin büyüklüğünü ve ‘yüksek risk yılı’ algısını gösterir.”

Rejim sonrası döneme gelince, burada romantik bir “her şey düzelir” anlatısı kurmak stratejik olarak hatalı olur. İran gibi çok katmanlı toplumsal fay hatları olan bir ülkede yeni bir düzen inşa etmek, mevcut düzeni sarsmaktan daha zordur. Üstelik enerji hattı ve boğazlar gibi kırılgan arterler devreye girdiğinde, bölgesel istikrar “iyi niyet”le değil, kapasiteyle kurulur. Türkçe analizlerde Hürmüz Boğazı üzerinden enerji şokuna dair risklerin öne çıkarılması boşuna değil; bir tıkanma, sadece bölgeyi değil küresel fiyatları ve Avrupa ekonomisini de zincirleme etkiler. Bu yüzden “2–3 yıl sonra istikrar” ancak şartlı bir iddia olabilir: geçişin tek bir merkezde toplanması, güvenlik aygıtının parçalanmaması, bölgesel aktörlerin içeride vekil yarışına girmemesi ve yaptırım/ekonomi dosyasının kontrollü açılması gibi koşullar sağlanırsa, en azından şiddetin yönetilebilir düzeye inmesi mümkündür; aksi halde istikrar değil, uzun türbülans gelir.

Sonuç olarak ben şunu söylüyorum: İran dosyası, hem içeride hem dışarıda aynı anda geriliyor ve bu, “normalleşme” değil “eşik” üretir. ABD’nin askeri hazırlıkları ve 2025’te eşiği aşmış olması, İsrail’in denklemde kaçınılmaz bir ağırlık taşıması ve İran toplumunda meşruiyet erozyonunun derinleşmesi, bu eşiği besleyen ana değişkenler. Dünya nefesini tutmuş izliyor; çünkü önümüzdeki süreç yalnızca İran’ı değil, bölgesel güç dengesini ve hatta enerji jeopolitiğini yeniden şekillendirebilecek bir kırılma potansiyeli taşıyor. Bu kırılmanın ne yönde olacağını ise tek bir hamle değil; hamlelerin yarattığı zincirleme sonuçlar belirleyecek.

20/01/2026

Çöküşün Anatomisi 1: Liyakatin İflası ve Sadakatin İhaneti

Bir devleti ayakta tutan omurga nedir? Çoğu kişi buna "ordu", "ekonomi" veya "sınırlar" cevabını verebilir. Ancak tarihsel sosyoloji ve devlet kuramı bize daha soğuk bir gerçeği fısıldar: Devleti ayakta tutan asıl güç, "karar verme mekanizmasının kalitesi"dir. Bu kaliteyi belirleyen tek ölçüt ise liyakattir. Bugün Türkiye’nin bürokratik koridorlarında, üniversite kürsülerinde ve iktisadi kurumlarında yankılanan "Bizden olsun, çamurdan olsun" zihniyeti, sadece basit bir adam kayırmacılık (nepotizm) örneği değil; devletin işletim sistemine bulaştırılmış ölümcül bir virüstür. Çünkü liyakatin bittiği yerde, devletin "kurumsal aklı" devre dışı kalır ve yerini kişisel sadakatin keyfiyeti alır.

Siyaset biliminde "Devlet Kapasitesi" diye bir kavram vardır. Bu, bir devletin aldığı kararları sahada ne kadar etkin uygulayabildiğini ölçer. Bir makinenin dişlileri gibi düşünün; dişliler çelikten (liyakatli) değil de çamurdan (sadece sadık) yapılmışsa, motorun ne kadar güçlü olduğunun bir önemi yoktur. O dişliler ilk zorlamada kırılır. Bugün yaşadığımız kurumsal erozyonun temelinde, koltukların "işi en iyi yapana" değil, "emre en itirazsız uyana" verilmesi yatmaktadır. Oysa devlet yönetimi, bir tarikat hiyerarşisi veya bir aile şirketi değildir. Devlette sadakat şahıslara değil, anayasaya ve liyakate duyulur. Şahıslara duyulan kör sadakat, hata yapıldığında "Efendim, yanlış yapıyoruz" diyebilecek fren mekanizmasını yok eder. Freni patlamış bir kamyonun yokuş aşağı giderken hızlanması, güçlendiğini değil, felakete yaklaştığını gösterir.

Bu çürümüş zihniyetin maliyeti, sadece ödenen maaşlar veya israf edilen makam araçları değildir; bunlar buzdağının görünen yüzüdür. Asıl maliyet, "Fırsat Maliyeti"dir. Liyakatsiz bir diplomatın tek bir cümlesiyle ülkeyi savaşa sürükleyebilmesi, liyakatsiz bir ekonomistin yanlış bir kararla milyonların birikimini bir gecede buharlaştırması, liyakatsiz bir mimarın onayıyla binlerce insanın enkaz altında kalmasıdır. Yani, "bizden olsun" diye o koltuğa oturtulan o "çamur", kriz anında milletin üzerine çöken bir heyelana dönüşür. Ehliyetsizliğin bedelini, o atamayı yapanlar değil; her zaman masum halk öder.

Daha da vahimi, bu tablonun yarattığı "Tersine Seleksiyon" (Negative Selection) sürecidir. Yeteneğin ve zekanın cezalandırıldığı, vasatlığın ve dalkavukluğun ödüllendirildiği bir ekosistemde, nitelikli insan barınamaz. Bu, ülkenin genetik havuzunun boşalması, yani beyin göçü demektir. Bir genç, dirsek çürüttüğü kütüphanede, sınav kağıdında değil; "kimin tanıdığı olduğu" masasında geleceğinin belirlendiğini gördüğünde, o devlete olan manevi bağını koparır. Devlet, vatandaşının adalet duygusunu kaybettiği an, meşruiyet zeminini de kaybetmeye başlar.

Osmanlı’nın ünlü devlet adamı Koçi Bey, padişaha sunduğu risalesinde çöküşü şöyle özetlemişti: "Mansıplar (Makamlar) ehline verilmediği gün, kıyameti bekle." Bugün o kıyametin alametlerini; çöken binalarda, raydan çıkan trenlerde, alev alan ormanlarda ve eriyen para biriminde görüyoruz. Devleti yeniden ayağa kaldırmanın yolu, "bizden olanı" değil, "işi bilen"i başa getirmekten geçer. Çünkü çamurdan yapılan tuğla, yağmur yağdığında erir gider; geriye ne devlet kalır ne de millet.

12/01/2026

Teopolitik Bir Silah Olarak Meteoroloji: Yağmur Duasından Kar Bedduasına

Siyaset bilimi, genellikle insan yapımı kurumlar, yasalar ve güç ilişkileriyle ilgilenir. Ancak Ortadoğu tipi "Teopolitik" zihniyetlerde, siyasetin sınırları stratosfere kadar uzanır. Bu zihniyet dünyasında meteoroloji, bir bilim dalı değil; iktidarın meşruiyetini sağlayan veya muhalefeti cezalandıran metafizik bir sopadır.

Geçtiğimiz günlerde şahit olduğumuz, eski bir belediye başkanının canlı yayında "İnşallah yarın iyi bir kar yağar da her yer tıkanır" minvalindeki sözleri, basit bir siyasi rekabetin değil; doğayı ve inancı kendi siyasi bekası için araçsallılaştıran (enstrümantalize eden) hastalıklı bir paradigmanın dışavurumudur. Bu yazı, yönetimdeykent kuraklığa karşı "yağmur duasına" çıkan iradenin, muhalefetteyken nasıl "kar bedduasına" sığındığını; yani "inancın" nasıl "stratejik bir silaha" dönüştürüldüğünü irdeleyecektir.

Almancada "başkalarının talihsizliğinden haz duyma" anlamına gelen Schadenfreude kavramı, belki de bu durumu en iyi özetleyen terimdir. Ancak burada bireysel bir hazdan öte, "Kamusal Schadenfreude" söz konusudur.

Bir yönetici (veya eski yönetici), doğası gereği şehrin ve o şehirde yaşayan "demos"un (halkın) iyiliğini istemekle yükümlüdür. Etiğin temeli budur. Ancak videodaki temenni, yolların kapanmasını, ambulansların hastaneye yetişememesini, insanların işlerine gidememesini, kısacası şehrin felç olmasını arzulamaktadır. Neden? Sadece ve sadece rakip siyasi aktörün "başarısız" görünmesi için.

Bu, Makyevelist düşüncenin en çiğ halidir: "Amaca giden her yol mübahtır." Eğer amaç siyasi rakibi yıpratmaksa, halkın donması veya mağdur olması teferruattır. Bu zihniyet, şehri bir "yaşam alanı" olarak değil, sadece üzerinde iktidar kurulacak bir "mülk" olarak görür. Mülkün tapusu başkasına geçtiğinde, o mülkün yanıp kül olmasında (veya kara gömülmesinde) bir beis görmez. Bu tavır, halk sevgisinin değil, narsisistik bir iktidar hırsının kanıtıdır.

Buradaki en büyük paradoks, doğa olaylarına yüklenen anlamın, koltuğun sahibine göre değişmesidir.

Kendi Döneminde: Kuraklık bir "imtihan"dır, çözümü metafiziktir (dua ritüelleri), halktan sabır istenir. Doğa, "kader" planının bir parçasıdır.


Rakip Döneminde: Kar yağışı veya afet bir "fırsat"tır. Doğanın yıkıcı gücü, rakibi cezalandırmak için çağrılan bir müttefiktir.

Bu yaklaşım, Tanrı tasavvurunu da politize eder. Yaratıcıyı, evrenin tarafsız hakimi olarak değil; sanki bir siyasi partinin koalisyon ortağıymış gibi, rakipleri meteorolojik olaylarla terbiye etmesi beklenen bir figür olarak konumlandırır. "İnşallah kar yağar" cümlesindeki "İnşallah", samimi bir dua değil; ilahi gücü kendi siyasi ajandasına alet etme girişimidir. Bu, teolojinin siyasete kurban edilmesidir.

Videonun ikinci katmanında ise epistemolojik (bilgiye dair) bir çatışma izliyoruz. Sunucunun (Hande Fırat) elindeki tablette gösterdiği "Canlı Kar Takip Sistemi", modernitenin şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkesini temsil eder. GPS verisi, yoruma kapalıdır; araç ya oradadır ya değildir. Bu "logos"tur (akıl/veri).

Eski başkanın bu veriye verdiği tepki ise "pathos"tur (duygu/öfke). "Belediyeye kıyak geçiyorsun" çıkışı, gerçeğin kendisine duyulan tahammülsüzlüktür. Geleneksel/Popülist siyaset, "algı" ile yönetir; "gerçek" ile değil. Eğer GPS verisi (gerçek), oluşturulmak istenen "her yer tıkalı" algısını çürütüyorsa, o zaman veri düşman ilan edilir.

Burada, "Post-Truth" (Hakikat Ötesi) çağının tipik bir örneğini görüyoruz: Somut kanıt (ekrandaki harita) önemsizleştirilmeye çalışılırken, öznel temenni (tıkanıklık iddiası) mutlak doğru gibi sunulmaya çalışılıyor. Teknoloji (tablet/uygulama), eski tip demagojinin "dokunulmazlığını" elinden almıştır. O öfke, elindeki "yalan söyleme özgürlüğü" alınan bir çocuğun öfkesidir.

Bu video, aslında bir devrin kapanış sekansıdır. Şehri dualarla veya beddualarla yönetmeye çalışan, veriyi reddedip algıya sığınan, halkın mağduriyetinden siyasi rant devşiren o "eski hal"in son çırpınışlarıdır.

Modern kent yönetimi; meteorolojiyi bir silah olarak değil, bir veri seti olarak görür. Kar yağışı "inşallah" ile beklenecek bir siyasi piyango değil; tonlarca tuz, solüsyon ve iş gücü ile yönetilecek lojistik bir operasyondur.

Direksiyondaki anakronizm nasıl şeridi seccade sanıyorsa; siyaset kürsüsündeki anakronizm de kar yağışını sandıktan çıkacak bir oy pusulası sanmaktadır. Oysa kar erir, geriye sadece o utanç verici temenni kalır: "Halk perişan olsun, yeter ki ben haklı çıkayım." Tarih, bu cümleyi kuranları asla affetmemiştir.

Direksiyondaki Anakronizm: Şeridi Seccade Sanmak


Önümüzde 21. yüzyılın mühendislik harikası olan bir otomobil var. İçten yanmalı motoru, hidrolik direksiyonu, aerodinamik tasarımı ve güvenlik sensörleriyle tamamen aydınlanma aklının, fiziğin ve rasyonel düşüncenin bir ürünü. Ancak direksiyon koltuğuna oturan zihniyet, bu seküler makineyi kullanmak için 7. yüzyılın çöl metaforlarına ihtiyaç duyuyor.

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada viral olan bir sürüş eğitimi videosu, basit bir trafik dersinden çok daha fazlasını; İslam coğrafyasının modernite ile kurduğu –daha doğrusu kuramadığı– o hastalıklı ilişkiyi gözler önüne serdi. Eğitmen, öğrencisine şerit takibi yaptırabilmek için şöyle diyordu: "İçinde bulunduğun şerit senin seccaden, dışına taşmayacağız. Sağa sola bakmak mekruhtur."

Bu cümle, sadece pedagojik bir felaket değil, aynı zamanda ontolojik bir krizin itirafıdır.

Trafik, doğası gereği seküler (dünyevi) bir alandır. Kuralları evrenseldir; fiziğe, geometriye ve yaşama hakkına dayanır. Bir aracın şeritte kalması, "ibadet disiplini" ile değil, momentum ve güvenlik mesafesi ile ilgilidir. Ancak videodaki zihin haritası, hayatın "dini olmayan" hiçbir alanını tanımlayamıyor. Onlar için bir kuralın geçerli olabilmesi için, mutlaka kutsal bir referansa dayanması gerekiyor.

Şerit çizgisi "can güvenliği" dediğinizde anlaşılmıyor; ancak "seccade sınırı" dendiğinde bir anlam kazanıyor. Bu durum, bireyin seküler gerçeklikle doğrudan ilişki kuramadığını, araya mutlaka teolojik bir "çevirmen" koymak zorunda olduğunu gösterir. Seküler dünya, onlar için ancak "dine benzediği ölçüde" meşrudur.

Araba kullanmak dinamik bir süreçtir; sürekli çevre kontrolü, ayna kullanımı ve periferik vizyon (çevresel görüş) gerektirir. Oysa eğitmen, "Namazda sağa sola bakmak namazı bozar" diyerek, sürüş güvenliğinin en temel kuralı olan çevre kontrolünü dini bir yasakla (mekruh) engelliyor.

Burada dogmatik zihniyetin pratik hayatla nasıl çatıştığını görüyoruz. İbadet, "statik" ve içe dönük bir eylemdir; dünyayla bağını koparmayı hedefler. Sürüş ise "dinamik" ve dışa dönük bir eylemdir; dünyayla (yolla) sürekli irtibat halinde olmayı gerektirir. Direksiyondaki kişiye "namaz kılıyor gibi davran" demek, onu zihnen dünyadan koparmaktır ki trafikte dünyadan kopmak, felakete davetiye çıkarmaktır. Fizik kuralları, huşu kabul etmez; dikkat ister.

Felsefede buna "Araçsal Akıl" diyebiliriz. Bu zihniyet, Batı'nın ürettiği teknolojiyi (aracı) alır, çünkü o teknoloji konfor ve güç sağlar. Ancak o teknolojiyi üreten "sorgulayıcı aklı", bilimsel metodolojiyi ve yaşam felsefesini reddeder.

Klimanın serinliğini, motorun gücünü, ABS fren sisteminin güvenliğini sorgusuzca tüketirken; bu teknolojilerin arkasındaki "neden-sonuç" ilişkisine dayalı evreni, 1400 yıl öncesinin dogmalarıyla açıklamaya çalışırlar. Bu, bilişsel bir uyumsuzluktur (cognitive dissonance). Altınızdaki makine Newton fiziğine göre çalışırken, zihniniz 7. yüzyıl fıkhına göre işliyorsa, o direksiyon hakimiyeti asla tam sağlanamaz.

Bu video, bize bir "uyum" değil, derin bir "uyuşmazlık" hikayesi anlatıyor. Teknoloji transfer edilebilir ama zihniyet transfer edilemez. Şeridi seccade, öndeki aracı cemaat, yola bakmayı ibadet sanan bir zihin; modern dünyanın araçlarını kullanabilir ama asla o dünyanın bir parçası olamaz.

Direksiyondaki o anakronizm, sadece o arabanın içinde değil; kurumlarımızda, okullarımızda ve şehirlerimizde de hüküm sürüyor. Aletleri değiştirdik ama zihinleri hala o eski "çöl"den çıkaramadık. Ve ne yazık ki, otobanda giderken "sağa sola bakmayı" mekruh sayan bir sürücüyle aynı yolda olmak, hepimiz için hayati bir risk taşıyor.

10/01/2026

Ahlakın İflası ve Kutsal Kılıflı Yolsuzluk: "Torpil Haram, Parası Helal" İkiyüzlülüğü


Türkiye'de yaşayıp da "torpil" gerçeğiyle yüzleşmemiş kimse yoktur. Liyakatin değil, sadakatin ya da "tanıdıkların" kapıları açtığı bir düzende, milyonlarca gencin umudu her gün biraz daha kırılıyor. Ancak bu toplumsal yaranın üzerine tuz basan, onu meşrulaştıran bir olgu var ki, işte o noktada söz bitiyor: Dini kurumların bu çürümeye verdiği onay.

Geçtiğimiz günlerde bir televizyon programında ekranlara yansıyan 
Diyanet Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi İdris Bozkurt'un şu ifadeleri, içinde bulunduğumuz ahlaki çöküşün vesikası gibiydi: "Bozkurt: Torpille işe girmek hoş değil ama kazanç helal."

Bu cümle, basit bir fetva hatası değildir. Bu cümle, Türkiye'de baskın olan Sünni İslam pratiğinin, devlet ve güç ile kurduğu ilişkide geldiği ahlaki tıkanıklığın itirafıdır.

İslam felsefesinin ve etiğinin temel taşlarından biri "kul hakkı"dır. Torpil, tanımı gereği, bir başkasının hak ettiği pozisyonu, haksız bir avantaj kullanarak gasp etmektir. Yani apaçık bir hırsızlıktır; birinin geleceğini çalmaktır.

Nasıl olur da giriş eylemi temelden ahlaksız ve "haram" olan bir sürecin sonucu "helal" sayılabilir? Hırsızlık malı bir sermaye ile kurulan işten elde edilen kâr temiz midir? Bu fetva, "İşe nasıl girdiğin önemli değil, girdikten sonra çalışıyorsan sorun yok" diyerek, sürecin başındaki büyük adaletsizliği görmezden gelmektedir.

Bu yaklaşım, ahlakı sadece sonuçlara indirgeyen, niyeti ve yöntemi hiçe sayan oportünist bir bakış açısıdır. "Minareyi çalan kılıfını hazırlar" atasözünün kurumsallaşmış halidir.

Bu tür fetvalar, toplumdaki yozlaşmayı derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Dini otoriteler, yolsuzluğa ve adam kayırmacılığa karşı en sert duruşu sergilemesi gerekirken, "hoş değil ama..." gibi yumuşatıcı ifadelerle bu büyük günahı normalleştirmektedir.

Bu durum, özellikle muhafazakar/Sünni kesimde derin bir iki yüzlülük yaratmaktadır. Cuma hutbelerinde adaletten bahsedip, pazartesi günü tanıdığını işe sokmak için telefon trafiği yapan bir zihniyet, bu fetvalardan güç almaktadır. Şekilci bir dindarlığın yükseldiği, ancak ahlaki değerlerin içinin boşaldığı bir dönemden geçiyoruz.

"Torpil hoş değil ama parası helal" demek, bir toplumun adalet duygusuna sıkılmış bir kurşundur. Bu zihniyetle mücadele etmek, sadece siyasi değil, aynı zamanda felsefi ve teolojik bir zorunluluktur. Eğer din, toplumsal adaleti sağlamak yerine, güçlünün haksız kazancına meşruiyet kılıfı dikiyorsa, orada çok ciddi bir sorun var demektir. Bu iki yüzlülükle yüzleşmeden, ne liyakati tesis edebiliriz ne de ahlaklı bir toplum olabiliriz.

04/01/2026

Solcu Maskesi Takmış Bir Narko-Baron: Maduro Güzellemesi Yapanlara Tokat Gibi Gerçekler

Dünyanın en kolay sığınağıdır "Anti-Amerikancılık". Hele ki Ortadoğu ve Latin Amerika coğrafyasında, bir diktatörseniz ve halkınızı açlığa mahkum ettiyseniz, yapmanız gereken tek bir şey vardır: Kürsüye çıkıp ABD'ye sövmek. Bunu yaptığınız an, dünyanın dört bir yanındaki "romantik sol" ve "sözde anti-emperyalist" kitle, sizin işlediğiniz tüm suçları, yaptığınız tüm uyuşturucu ticaretini ve halkınıza çektirdiğiniz zulmü "direniş" adı altında alkışlamaya hazırdır.

Bugün Venezuela'da yaşananları; "ABD'nin bir darbe girişimi" veya "egemenliğe müdahale" olarak okuyanlara bir çift lafım var: Kafanızı gömdüğünüz o ideolojik kumdan çıkarın ve gerçeğe bakın.

Nicolas Maduro, bir devlet başkanı değil, devletin imkanlarını kullanarak küresel uyuşturucu trafiğini yöneten bir suç örgütünün, "Cártel de los Soles"in (Güneşler Karteli) tepe yöneticisidir.

"Ama ABD'nin sicili..." Zırvalığını Bırakın

Bana sakın "Ama ABD geçmişte şunu yaptı, Irak'ı işgal etti, CIA darbeler tezgahladı" argümanlarıyla gelmeyin. ABD'nin emperyalist tarihi, Maduro'nun tonlarca kokaini devlet uçaklarıyla dünyaya pazarladığı gerçeğini değiştirmez. Bir katili yakalayan polis, geçmişte rüşvet yemiş olsa bile; katil, katil olmaktan çıkar mı?

Mesele ABD'nin niyeti değil, ortadaki suçun büyüklüğüdür. Siz, "ABD emperyalizmine karşı duruyor" diye; zehirlediği binlerce genci, uyuşturucu parasıyla finanse ettiği milisleri ve açlıktan çöp karıştıran Venezuela halkını görmezden geliyorsanız, vicdanınızı ideolojinize kurban etmişsiniz demektir.

Cártel de los Soles: Apoletli Zehir Tüccarları

Siyaset biliminde buna "Criminal State" (Suç Devleti) denir. Venezuela ordusundaki generallerin apoletlerindeki "güneş" sembolünden ismini alan bu kartel, bizzat devletin ordusu tarafından yönetilmektedir. Uyuşturucu, Kolombiya sınırından alınır, Venezuela askeri üslerinden kalkan uçaklarla ABD ve Avrupa sokaklarına zehir olarak yağar.

Maduro'yu savunmak; bağımsızlığı savunmak değildir. Maduro'yu savunmak, bir uyuşturucu baronunun dokunulmazlığını savunmaktır.

Halk Neden Bayram Ediyor Sanıyorsunuz?

Televizyon karşısında viskisini yudumlayıp "Emperyalizme direnen kahraman Maduro" tweeti atan tatlı su solcuları, Venezuela sokaklarını görmüyor mu? Halk, ABD askerini değil, "adaleti" bekliyor. İnsanlar, çocuklarına süt alamadıkları, hastanede ilaç bulamadıkları, ama generallerin uyuşturucu parasıyla lüks içinde yaşadığı bu düzenden nefret ediyor.

Eğer bir halk, "dış müdahale" ihtimaline bile bayram ediyorsa; o ülkedeki yönetimin meşruiyeti bitmiş, zulmü arşa varmış demektir.

Sonuç: Suçlunun İdeolojisi Olmaz

Benim duruşum nettir: Bu bir "Amerikan uşaklığı" değil, evrensel hukuk ve insanlık onuru meselesidir. Bir liderin "sosyalist" jargonlar kullanması, kırmızı gömlek giymesi ve Chavez'in mirasına çökmesi; onun bir narko-trafikçi olduğu gerçeğini örtmez.

Zehir tacirlerine "devrimci" muamelesi yapmayı bırakın. İki tane beylik "anti-emperyalist" laf duyacaksınız diye, bir halkın geleceğini çalanlara alkış tutmayın. Maduro'nun yeri başkanlık sarayı değil, uluslararası mahkemelerin sanık sandalyesidir.

Nokta.

01/01/2026

Güneş Olmasa da Sabah Olur mu? Dini Metinlerle Fizik Yapmaya Çalışmanın Hazin Sonu

Sosyal medyada önüme düşen bir video, uzun süredir üzerine düşündüğüm bir konuyu tekrar gündemime getirdi. Videoda Süleymaniye Vakfı kurucusu Abdülaziz Bayındır, oldukça iddialı ve modern fizikle taban tabana zıt bir tez ortaya atıyor. İddia özetle şu: "Gündüz, Güneş’ten bağımsız ayrı bir varlıktır. Güneş hiç doğmasa bile gündüzün aydınlığı olabilir." Hatta dünya bilim camiasının bu "büyük keşfi" beklediğini, Türkiye’deki bilim insanlarının ise utancından konuşamadığını ekliyor.

Peki, bir ilahiyatçı neden temel fizik kurallarını reddedip böyle bir iddiada bulunur? Ve daha önemlisi, İslam dünyasında sıkça gördüğümüz bu "bilimle inatlaşma" veya "bilimi kutsal metne uydurma" çabasının altında yatan psikoloji nedir? Gelin, sokaktaki vatandaşın anlayacağı dilden, formüllere boğulmadan bir bakalım.

Önce Basit Gerçek: Gündüz Nedir?

Bir odaya girdiğinizi ve lambayı kapattığınızı düşünün. Oda karanlık olur, değil mi? "Lamba olmasa da odanın aydınlığı ayrı bir varlıktır, orada durur" derseniz, insanlar size tuhaf bakar.

Dünya için "lamba" Güneş'tir. Gündüz dediğimiz şey, Güneş ışınlarının Dünya’nın atmosferine girmesi ve buradaki gaz moleküllerine çarparak saçılmasıdır (Rayleigh Saçılması). Gökyüzünün mavi görünmesinin, gölgelerin bile tam karanlık olmamasının sebebi budur: Işık atmosferde dağılır.

Uzay neden karanlık? Çünkü ışığı tutup dağıtacak bir atmosfer (hava) yok. Işık, bir şeye çarpana kadar dümdüz gider. Yani olayda gizemli bir "Gündüz Varlığı" yok; sadece fotonlar, gazlar ve optik kurallar var. Güneş'i denklemden çıkarırsanız, elinizde sadece zifiri, buz gibi bir karanlık kalır.

Sorunun Kökeni: Neden Böyle Düşünüyorlar?

Buradaki temel sorun, Abdülaziz Bayındır'ın şahsıyla ilgili değil. Bu, İslam dünyasında ve muhafazakar çevrelerde sıkça rastladığımız, metodolojik bir krizin dışa vurumu. Bu zihniyet yapısının birkaç temel sebebi var:

1. Metinleri "Fen Bilgisi Kitabı" Gibi Okumak Kutsal kitaplar, insanlara etik, ahlak veya varoluşsal mesajlar vermek için iner. Ancak İslam öncesi Arap toplumunun dili ve o günün kozmoloji anlayışıyla (Dünya düzdür, gök bir kubbedir vs.) konuşur. "Gündüzü geceye bürüdük" gibi ifadeler, insanın gözlemlediği doğa olaylarının şiirsel anlatımıdır. Bu şiirsel/fenomenolojik anlatımı alıp, 21. yüzyılın astrofiziğine literal (kelime anlamıyla) bir formül gibi uygulamaya kalkarsanız, ortaya "Güneşsiz aydınlık" gibi absürt sonuçlar çıkar.

2. Bilimsel Aşağılık Kompleksi ve Savunma Mekanizması Son 300-400 yıldır İslam coğrafyası bilim ve teknoloji üretiminde Batı'nın gerisinde kaldı. Bu durum, toplumsal bilinçaltında derin bir "aşağılık kompleksi" yarattı. Bu ezikliği telafi etmek için geliştirilen en yaygın refleks şudur: "Sizin bulduğunuz her şey aslında bizim kitabımızda 1400 yıl önceden yazıyordu."

Bu refleks, "Bucailleizm" olarak bilinir (Maurice Bucaille'den gelir). Kutsal metinlerde modern bilimi arama çabasıdır. Ancak bu çok riskli bir kumardır. Çünkü bilim sürekli değişir, gelişir ve kendini yanlışlar. Kutsal metni o günün bilimine "zamk" ile yapıştırırsanız, bilim değiştiğinde inancınız boşa düşer. Videodaki "NASA bizi bekliyor" özgüveni de aslında bu bastırılmışlığın yarattığı, gerçeklikle bağı kopmuş bir telafi çabasıdır.

3. Kendi Yankı Odasında Yaşamak Videodaki konuşmacı, karşısında onu eleştirecek, "Hocam, foton nedir, kırılma nedir?" diye soracak bir fizikçi veya astronom görmüyor. Sadece onaylayan, baş sallayan bir kitleye hitap ediyor. Eleştirel düşüncenin olmadığı, sorgulamanın "saygısızlık" sayıldığı kapalı cemaat yapıları, bu tür fikirlerin filtrelenmeden büyümesine ve devleşmesine neden oluyor. Dış dünyadaki bilimsel gerçeklikten kopuk, kendi iç tutarlılığını (veya tutarsızlığını) yaratmış bir "paralel evren" kurguluyorlar.

Sonuç: Kaş Yaparken Göz Çıkarmak

Bu tür zorlama yorumlar, İslam'ı yüceltmiyor; aksine, modern dünyada, özellikle rasyonel düşünen gençler nezdinde inancı "akıl dışı" ve "komik" bir konuma düşürüyor. Bir inanç sisteminin saygınlığı, fizik kurallarıyla inatlaşarak değil; belki de o kuralların işleyişindeki estetiği manevi bir gözle yorumlayarak korunabilir.

Ancak "Güneş olmasa da gündüz olur" diyerek fiziği reddetmek, sadece bilime değil, akla ve mantığa da edilen bir vedadır. Ve ne yazık ki, akıl devreden çıktığında, geriye sadece "ikna olmuş bir cehalet" kalır.

18/12/2025

Mihraptan Sandığa: Kutsalın Araçsallaşması ve Sessiz Kopuş


Türkiye’nin son çeyrek asrında, meydanların gürültüsü ve siyasi polemiklerin tozu dumanı arasında, aslında çok daha derin, sessiz ve geri dönüşü zor bir sosyolojik kırılma yaşanıyor. Avrupa, sekülerleşme sürecini sanayi devrimi, bilimsel aydınlanma ve kilise dogmalarına karşı entelektüel bir başkaldırı ile tecrübe etmişti. Bizim coğrafyamızda ise ibre bambaşka bir yönü gösteriyor. Bugün Anadolu’da ve metropollerde yaşanan inanç krizi, kütüphanelerde okunan felsefi metinlerden değil, bizzat hayatın, sokağın ve en önemlisi iktidar pratiğinin tam kalbinden neşet ediyor. Geleneksel dindarlığın "güven, tevazu ve adalet" ile örülü manevi kalesi, paradoksal bir şekilde, o kaleyi koruma iddiasıyla yola çıkan siyasal bir dilin elinde aşınıyor.

Max Weber’in modernite için kullandığı "dünyanın büyüsünün bozulması" tabiri, bugün Türkiye’de teo-politik bir gerçekliğe dönüşmüş durumda. Siyasal İslam, uzun yıllar boyunca muhalefetteyken biriktirdiği ahlaki üstünlük iddiasını ve "mağduriyet" sermayesini, iktidar olmanın getirdiği dünyevi güçle temas ettiği anda hızla tüketmeye başladı. Kutsal olan; ayetler, hadisler ve asırlık dini semboller, günlük siyasetin, ihale pazarlıklarının, kadrolaşmaların ve parti propagandalarının mezesi haline getirildiğinde, o semboller halkın gözündeki dokunulmazlığını ve aşkınlığını yitirdi. Din, metafizik bir sığınak olmaktan çıkıp, dünyevi bir "kalkan" veya bir "kariyer basamağı" olarak görüldüğünde, toplumun vicdanında onulmaz bir yara açıldı.

Tarihsel sosyoloji perspektifinden baktığımızda bu durum aslında tanıdıktır; Emeviler döneminde dinin bir "devlet ideolojisine" dönüşmesiyle yaşanan kırılmanın modern bir tezahürüdür bu. Siyasal iktidar kendisini dinin yegâne temsilcisi, kendi bekasını da dinin bekası olarak sunduğunda, ortaya çıkan fatura doğrudan inancın kendisine kesiliyor. Bugün genç kuşakların veya sorgulayan zihinlerin yaşadığı uzaklaşma, Tanrı fikrinden ziyade, Tanrı adına konuştuğunu iddia edenlerin pratiklerine bir tepkidir. İnsanlar, yolsuzluğun, adaletsizliğin veya lüksün "dini" bir söylemle meşrulaştırıldığına şahit oldukça, o söylemi reddetmenin tek yolunu, o söylemin dayandığı kurumsal yapıyı reddetmekte buluyorlar. Bu, felsefi bir ateizmden çok, ahlaki bir duruştur; kirlendiğine inandıkları bir su kaynağından içmeyi reddetmektir.

İşte bu noktada sarkaç prensibi devreye giriyor. Bir toplumda din, siyasal bir sopa olarak ne kadar yukarıdan aşağıya ve baskın bir şekilde dayatılırsa, sarkaç serbest kaldığında o kadar sert bir şekilde aksi yöne savruluyor. Ancak Türkiye’deki bu savrulma, Batılı anlamda bir ateizmden ziyade, kendine has, hibrit bir inançsızlık veya "kurumsuz inanç" alanı yaratıyor. Camiye gitmeyen, ritüelleri terk eden, din adamlarına güvenmeyen ama "Yaratıcı" fikriyle bağını koparmayan milyonlarca insan, aslında farkında olmadan yeni bir sosyolojik kategori oluşturuyor. Bu kitle, siyasal İslam’ın iktidar pratiğiyle yaşadığı hayal kırıklığını, bireysel ve steril bir Tanrı inancına sığınarak tamir etmeye çalışıyor.

Bu sessiz yığınlar, anketlerde bazen "kararsız", bazen "seküler", bazen de sadece "küskün" olarak görünüyor. Ancak yüzeyin altına inildiğinde, bu durumun geçici bir siyasi tepki değil, kalıcı bir zihniyet dönüşümü olduğu anlaşılıyor. Toplum, dini terminolojinin siyaseten bu kadar yorulduğu bir ortamda, inancını korumak için dini kurumlardan uzaklaşmayı seçiyor. Bu paradoksal durum, önümüzdeki yıllarda üzerine en çok konuşulacak, fakat henüz tam olarak adı konulmamış devasa bir kitleyi işaret ediyor. Halen üzerinde çalıştığım ve yakında okurla buluşacak olan kitabımda, bu sosyolojik fenomeni, tarihsel kökleri ve bugünkü tezahürleriyle derinlemesine inceliyor; bu büyük kitlenin aslında kim olduğunu şu isimle tanımlıyorum: "Deist Olduğunu Bilmeyen Müslümanlar".

Ankara’nın Üzerindeki Gölge: Elmadağ’a Düşen İHA Bir "Başarı" mı, Yoksa "Stratejik Körlük" İtirafı mı?

Bir ülkenin hava sahası, onun egemenliğinin tavanıdır. Eğer o tavandan içeri giren tanımlanamayan bir cisim, Karadeniz sahilinden (İnebolu/Sinop hattı) başkent Ankara’nın savunma sanayi üssü Elmadağ’a kadar, yaklaşık 300 kilometre boyunca uçabiliyorsa, orada durup düşünmek değil, hesap sormak gerekir.

Resmi makamlar, İHA’nın Çankırı-Elmadağ arasında "kontrollü bir şekilde" F-16’lar tarafından düşürüldüğünü açıkladı. Bu açıklama, yüreklere su serpmekten çok, akıllara şu korkunç soruyu getirdi: "Bu cisim sınırdan girerken radarlarımız tatilde miydi? Yoksa 'bırakalım da başkentin dibine kadar gelsin' mi dendi?"

Elmadağ sıradan bir ilçe değil. MKE (Makine ve Kimya Endüstrisi) fabrikalarının, roket ve patlayıcı tesislerinin bulunduğu, Türkiye’nin en stratejik noktalarından biri. Rusya-Ukrayna savaşının Karadeniz’i bir "drone çöplüğüne" çevirdiği bir dönemde, serseri bir mayın gibi dolaşan bu İHA’nın rotasının tam da bu stratejik merkeze kilitlenmiş olması tesadüf olabilir mi?

Uluslararası savunma basını (Reuters, The War Zone), Türkiye'nin hava savunma katmanlarını sorguluyor. S-400 tartışmaları, HİSAR projeleri havada uçuşurken, basit bir İHA'nın Anadolu'nun içlerine kadar "elini kolunu sallayarak" sızması, "Asimetrik Tehdit" karşısında ne kadar kırılgan olduğumuzun kanıtıdır.

Sonuç olarak, bu olay, basit bir sınır ihlali değildir. Bu, Türkiye'nin "Kuzey Cephesi"nin ne kadar korumasız olduğunun ifşasıdır. Yetkililerin "düşürdük" diye övünmek yerine, "Oraya kadar nasıl geldi?" sorusuna verecekleri cevap, ulusal güvenliğimizin geleceğini belirleyecektir. Çünkü bir sonraki gelen, sadece "izlenip düşürülecek" bir teneke yığını olmayabilir.

12/12/2025

Bor Rezervi Neden Türkiye'yi Hala Zengin Etmedi? Bir Şehir Efsanesinin Anatomisi

Bundan yıllar önceydi. Arabamın motoruna bir katkı maddesi ekletmek için sanayide, küçük bir dükkandaydım. Ürünü satan arkadaş, elindeki kutuyu bana uzatırken gözlerinde tuhaf bir parıltı belirdi. Bu, sadece bir satış heyecanı değildi; sanki bana bir araba parçası değil, ülkenin kurtuluş reçetesini sunuyordu.

"Abi," dedi sesini alçaltarak, "Bunun içinde Bor var. Biliyorsun değil mi? Türkiye yakında çok zengin olacak. Bu bor var ya, bu Türkiye'yi uçuracak. Amerika'sı, Rusya'sı... Hepsi önümüzde diz çökecek. Ama işte, izin vermiyorlar..."

Karşımdaki insanı kırmak istemedim. Kendi halinde, ekmeğinin peşinde, belki de hayatın zorlukları karşısında tutunacak "milli bir dal" arayan, samimi bir vatandaştı. Onun o heyecanlı, umut dolu ama bir o kadar da temelsiz anlatısını dinlerken, aslında toplumumuzun derin bir psikolojik yansımasını görüyordum.

Biz, Osmanlı'dan bu yana "kaybetmişlik" hissini üzerinden atamamış, dünya liginde tekrar "oyun kurucu" olmak isteyen ama bunun yolunu çok çalışmakta değil, toprağın altından çıkacak sihirli bir "kurtarıcıda" arayan bir topluma dönüştük. Bu "eziklik" psikolojisi ve "yeniden büyük olma" arzusu, sosyolojik açıdan başlı başına incelenmesi gereken derin bir konu. Bunu, "Toplumsal Travma ve Kurtarıcı Beklentisi" başlıklı başka bir yazımda detaylıca ele alacağım için şimdilik bir kenara bırakıyorum.

O gün o dükkandan çıktıktan sonra bu "Bor Efsanesi" peşimi bırakmadı. Her seçim döneminde ısıtılıp önümüze kondu. Tıpkı her seçim öncesi Karadeniz'de veya Akdeniz'de rekor rezervli doğalgaz bulunması gibi, bor madeni de siyasetin "umut tacirliği" tezgahında hep başköşedeydi. Kimi zaman "Lozan yüzünden çıkaramıyoruz" dendi, kimi zaman "Teknolojimiz yetmiyor, çok derinde" gibi şehir efsaneleri üretildi.

Bir araştırmacı olarak, bu "kahvehanedeki umut" ile "laboratuvardaki gerçek" arasındaki uçurumu merak ettim ve verilerin derinliklerine indim. Sonuçlar, o sanayideki arkadaşı üzecek ama rasyonel düşünenleri aydınlatacak türden.

Gerçek 1: Bor Var mı? Evet, Hem de Çok. Şehir efsanesi değil, gerçek: Dünya bor rezervlerinin yaklaşık %73’ü Türkiye’de. Yani tekel biziz. Rakiplerimiz ABD ve Rusya’nın rezervleri bizim yanımızda "numunelik" kalır.

Gerçek 2: Neden Zengin Değiliz? "Un Var, Helva Yok." Sorun şu ki; biz yıllarca bu madeni topraktan çıkarıp, çuvala doldurup "hammadde" olarak sattık. Tonunu 300-400 dolara sattığımız boru, yabancılar işleyip bize tonu 40.000 dolara "zırh malzemesi" veya "teknolojik ürün" olarak geri sattı. Petrol piyasası trilyon dolarlarla ifade edilirken, dünya bor pazarının tamamı (işlenmiş ürünler dahil) sadece 4-5 milyar dolar seviyesinde. Yani elimizdeki tüm boru satsak bile, Türkiye’nin dış borcunun faizini bile zor öderiz. Bor, petrol gibi tek başına zengin eden bir yakıt değil, sanayiyi geliştiren bir "tuzdur". Yemeğin tuzu boldur ama yemeğin kendisi (teknoloji) yoktur.

Gerçek 3: Siyasi İrade ve Kısa Vadeli Rant Siyasiler, 20 yıllık sabırlı bir Ar-Ge yatırımı ve endüstrileşme planı yapmak yerine; "Bakın ne kadar çok rezervimiz var" diyerek oyu hemen almak istediler. Boru yüksek teknolojiye dönüştürecek tesisleri kurmak, bilim insanı yetiştirmek "sıkıcı ve uzun" bir işti. Oysa "Lozan engelliyor" yalanına sığınmak veya ham maddeyi satıp sıcak parayı kasaya koymak çok daha kolaydı.

Sonuç Olarak: Bor madeni, Türkiye'yi anlatıldığı gibi "oturduğu yerden" zengin etmeyecek. ABD veya Rusya, sırf bizde bor var diye önümüzde diz çökmeyecek. Ancak; doğru bir siyasi iradeyle, hamaset yerine bilime, hammadde ihracatı yerine yüksek teknolojiye (Bor Karbür, Nükleer Enerji, Hidrojen Yakıtları) odaklanan 20 yıllık istikrarlı bir strateji izlenirse; bor bizi zengin etmese de, "saygın ve güçlü" bir sanayi ülkesi yapabilir.

Mesele toprağın altındaki taşta değil, toprağın üstündeki kafada.

11/12/2025

Artık Goodreads'teyiz: Küresel Okurlarla Buluşma

Değerli okurlarım, Kayıp Kedi Heykelinin Sırrı kitabımız artık dünyanın en büyük kitap platformu Goodreads'te listeleniyor. Hem Türkçe hem İngilizce edisyonlarımıza dair yorumlarınızı paylaşmak, puan vermek ve benimle kitap üzerine tartışmak için profilimi takip edebilirsiniz.

Profil Linkim: https://www.goodreads.com/korkutcetin

09/12/2025

Veda Edemediğim Dostlarıma Bir Mektup

Mısır Prensi Mavi ve Koruyucu Hera (Bölüm 2)

Dün, tozlu rafların arkasında kalan 1975’in Fino’sunu ve 1976’nın Minnoş’unu anlattım. Onlar, çocukluğumun masumiyetine eşlik eden, vedasız ayrıldığım dostlarımdı.

Ancak "Kayıp Kedi Heykelinin Sırrı"nı sadece geçmişin hayaletleri için yazmadım. Bu kitabı asıl yazdıran, bugün yanımda nefes alan sadakat ve kucağımda son nefesini veren o "yarım kalmış" hikâyedir.

Romanımdaki o büyük macera, aslında evimin salonunda yaşanan gerçek bir "kurtarma" hikayesinin yankısıdır.

Hera: Kurgu Değil, 10 Yıllık Gerçek

Kitabın sayfalarını çevirenler, orada Hera adında, askeri disipline sahip, cesur ve koruyucu bir Doberman görecekler. Okurlar bunu, yazarın heyecan katmak için yarattığı bir karakter sanabilir.

Oysa Hera, şu an bu satırları yazarken ayaklarımın dibinde yatan, 10 yıldır hayatımın tanığı, evimin bekçisi olan gerçek dostumdur.

Romanda, yavru kedi Mavi'yi bulup koruması altına alan o figür, tamamen gerçektir. 26 Nisan 2024 günü, çaresiz bir miyavlama sesine kulak verip, çalılıkların arasından o küçücük sarı yumağı bulup bana getiren oydu. Hera, sadece bir köpek değil; kitabın ve hayatımın "koruyucu" ruhudur.

Mavi: Yarım Kalmış Bir Prens Masalı

Ve Mavi... Hera'nın hayata döndürdüğü, evimize güneş gibi doğan o sarı sıcak enerji.

Kitabımda Mavi; kendini "Mısır Prensi" sanan, hayalleri boyundan büyük, yaramaz, laf dinlemez ve hayat dolu bir karakterdir. Neden onu böyle yazdım biliyor musunuz?

Çünkü gerçek hayatta Mavi'nin büyüyüp bir "Prens" olmaya vakti olmadı.

26 Nisan 2024'te hayatımıza giren Mavi, tam bir yıl sonra, 23 Nisan 2025'te, bir Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda melek oldu. Kaderin en acı cilvesiydi bu; bir çocuk bayramında, henüz çocukluğunu tamamlayamadan, daha 1 yaşındayken aramızdan ayrıldı.

Onu kaybettiğimde, içimde tarifi imkansız bir boşluk, tamamlanmamış bir cümle kaldı.

Ama bir yazarın, kadere kafa tutabileceği tek bir yer vardır: Sayfalar.

Ben de kalemi elime aldım ve Mavi'ye gerçek hayatta yaşayamadığı o uzun, o görkemli ömrü bahşettim.

Gerçek hayatta bahçe duvarını aşamayan Mavi, kitabımda antik Mısır'ın tapınaklarında dolaşıyor.

Gerçekte bir yıl süren ömrü, romanda binlerce yıllık bir efsaneye dönüşüyor.

O artık ölümlü bir kedi değil; o, Mezopotamya'dan Mısır'a uzanan kadim bir sırrın anahtarı.

Son Söz: Kitaplar Mezartaşı Değil, Sonsuzluktur

Bu kitabı eline alan genç okurlar; Mavi'nin şımarıklığında, Hera'nın sadakatinde, Minnoş'un bilgeliğinde ve Fino'nun neşesinde sadece birer "karakter" görmesinler.

Bilsinler ki; bu sayfalarda yazarın 1975'ten 2025'e uzanan 50 yıllık dostlukları, vedaları ve hiç dinmeyen sevgisi nefes almaktadır.

Huzur içinde uyu Mısır Prensi Mavi. Gerçek dünyada sana veda ettim ama kitabımın her sayfasında, sen sonsuza kadar yaşayacaksın.

Yazar: Korkut Çetin Kitap:
Kayıp Kedi Heykelinin Sırrı

08/12/2025

Veda Edemediğim Dostlarıma Bir Mektup

Çocukluğumun Sessiz Tanıklarına (Bölüm 1)

Bazı kitaplar kurgudur, bazıları ise yazarın kapatamadığı hesapları, söyleyemediği vedaları ve dindiremediği özlemleridir. "Kayıp Kedi Heykelinin Sırrı"nı okuyanlar, orada Fino adında cesur bir köpek ve Minnoş adında bilge bir kedi görecekler. Onları sadece birer "roman kahramanı" sanacaklar.

Oysa onlar, benim 1970'li yıllarım... Onlar benim çocukluğumun en hakiki dostları.

(Fino: 1975'in Masumiyeti) Yıl 1975... Sokakların daha güvenli, dostlukların daha sahici olduğu zamanlar. Fino, benim ilk göz ağrımdı. Onunla evde değil, sokakta, hayatın tam içinde beraberdik. Bir yıl boyunca, bir çocuğun dünyayı keşfetme heyecanına ortak oldu.

Sonra bir gün... Bana "öldü" dediler. Çocuk kalbimi kırmamak için söylenmiş "beyaz" bir yalandı belki ama gerçeği yıllar sonra öğrendim: Başka birine sahiplendirilmişti. Fino ölmemişti ama benim dünyamdan koparılmıştı.

Kitabımda Fino'nun hiç bitmeyen enerjisi, o maceradan bu maceraya koşması tesadüf değil. O, benim zihnimde hala 1975'teki gibi koşuyor. Romanımda ona verdiğim her görev, aslında ona çocukken diyemediğim "Hoşça kal"ın ve "Seni unutmadım"ın bir yansıması.

(Minnoş: 1976'nın Asil Gölgesi) Ve Minnoş... 1976 yılında hayatıma giren o simsiyah, asil beyefendi. O, evin kedisi değildi; o, kendi krallığının hükümdarıydı. Gündüzleri sobanın yanında mışıl mışıl uyuyan o uysal kedi, gece çökünce bir pantere dönüşür, dışarıdaki avın peşine düşerdi.

1977'nin sonlarında, o da tıpkı Fino gibi hayatımdan sessizce çıktı. Çok uzaklara gitti ve bir daha dönmedi. Kitabımda Minnoş'u "Gemicilerin Kedisi", sokakları ve tehlikeyi bilen bilge bir karakter olarak yazarken, aslında 1976'da soba başında izlediğim o "çift ruhlu" (hem evcil hem vahşi) dostumu anlatıyordum.

Onlar gittiler ama ben onları kitabımın sayfalarına hapsettim. Artık kimse onları benden alamaz, kimse onları başka yere götüremez. Onlar artık Kayıp Kedi Heykelinin Sırrında, sonsuza kadar benimleler.

(Devamı Yarın: Mavi'nin Hikayesi ve Hera'nın Vefası)

04/12/2025

Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)

Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize edilir, basitleştirilir ve ötekileştirilir. İslam öncesi Arap toplumu için kullanılan "Cahiliye" kavramı da, tarihsel süreçte anlam kaymasına uğramış, en yanlış bilinen terimlerden biridir. Bugün ortalama bir tarih okuruna o dönemi sorduğunuzda; okuma yazma bilmeyen, medeniyetten uzak, sadece putlara tapıp kız çocuklarını gömen "ilkel ve aptal" bir toplum hayal eder.

Oysa dönemin siyasi ve sosyal yapısına mercek tuttuğumuzda, karşıma çıkan tablo hiç de "cahil" bir toplum tablosu değil. Aksine; diplomasisi, şiiri, ticaret ağları ve senatosu olan son derece karmaşık ve sofistike bir yapı görüyorum.

Öncelikle dilbilimsel bir düzeltme yapmak gerekir. "Cahiliye" kelimesi, sanılanın aksine "bilgi eksikliğinden" türemez. Bu kelimenin kökü, "yumuşak huyluluk" kavramının zıttı olan "sertlik, kabalık, öfke ve barbarlık"tır. Yani o döneme bu ismin verilme sebebi insanların aptal olması değil; kabile fanatizminin, kan davalarının ve güçlünün zayıfı ezdiği sert sosyal kuralların hakim olmasıdır. Zihinsel bir karanlık değil, sert bir toplumsal hiyerarşi söz konusudur.

Bu toplumun zeka seviyesini anlamak için şiirlerine bakmak yeterlidir. İslam öncesi Arap toplumunda şiir, bugünün "medyası" idi. Ukaz Panayırı'nda düzenlenen şiir yarışmaları, Antik Yunan'daki retorik tartışmalarından aşağı kalır yanı olmayan entelektüel düellolardı. Kabe'nin duvarına asılan şiirler, o toplumun dil ve edebiyatta ulaştığı zirveyi gösterir. Kelimelerle dans eden, hafızası bu denli güçlü ve hitabeti bu kadar yüksek bir topluma "bilgisiz" demek, oryantalist bir sığlıktır.

Siyasi açıdan bakıldığında da Mekke, başıboş bir kabile yerleşimi değil, oligarşik bir Cumhuriyet görünümündeydi. Şehrin yönetimi tek bir kralın elinde değildi. "Darü'n-Nedve" adı verilen bir meclisleri vardı. Savaş kararları, ticaret anlaşmaları ve nikahlar burada, kabile reislerinin oylarıyla karara bağlanırdı. Bu yapı, Bizans ve Sasani gibi iki dev imparatorluğun arasında, İpek ve Baharat yollarını yönetebilecek kadar diplomatik zekaya sahipti. O dönemin liderlerinin komşu devletlerle kurduğu diplomatik ilişkiler incelendiğinde, ortada çok ciddi bir "Devlet Aklı" nüvesi olduğu görülür.

Sonuç olarak İslamiyet'in doğuşunu ve Muhammed'in getirdiği sistemin neden bu kadar büyük bir devrim yarattığını anlamak için, yıktığı yapıyı doğru analiz etmek gerekir. Muhammed, "aptal" bir topluma değil; zeki, kibirli, ticareti bilen ve kendi kurduğu ekonomik düzeni korumaya çalışan "güçlü" bir statükoya karşı mücadele etmiştir. Tarihi olayları teolojik romantizmle değil, sosyolojik gerçeklerle okuduğumuzda; meselenin bir zeka sorunu değil, bir sistem çatışması olduğu netleşecektir.

02/12/2025

Coğrafya kaderdir, peki ya demografi?

Olayları nasıl isimlendirirsek, onları öyle algılarız. Bugün sınırlarımızdan içeriye kontrolsüzce akan milyonlarca insanı tanımlarken kullanılan "sığınmacı", "mülteci" veya "misafir" kelimeleri, ne yazık ki yaşanan gerçeği açıklamaya yetmiyor. Hatta bu kelimeler, asıl tehlikenin üzerini örten süslü birer şal gibi duruyor.

Çıplak gözle, hiçbir ideolojik gözlük takmadan baktığımda gördüğüm şey bir "göç" değil. Bunun adı; bir ülkenin yapısının, rızası dışında ve öngörülemez şekilde değiştirilmesidir. Yani, sessiz bir demografik işgaldir.

Bunu söylerken referansım güncel siyasetin kavgaları değil. Referansım, sosyolojinin babası İbn-i Haldun ve onun yüzyıllar öncesinden bugüne ışık tutan eseri Mukaddime.

Haldun, toplumları çok basit bir ayrımla ikiye ayırır: "Bedevi" (Göçebe/Çöl kültürü) ve "Hadari" (Yerleşik/Şehir kültürü). Ona göre bu iki kültürün dokusu, yaşam algısı, adalet anlayışı ve devlete sadakati taban tabana zıttır. Bedevi kültüründe sadakat "aşirete" iken, yerleşik kültürde sadakat "kurallara ve devlete"dir.

Bugün yaşadığımız sorun; sadece ekonomik yük veya sokaktaki asayiş sorunu değil. Sorun, Anadolu’nun yüzyıllar içinde damıttığı "yerleşik, hukuka dayalı" yaşam biçiminin; henüz ulus bilincine erişememiş, biat kültürüne dayalı bir sosyoloji tarafından aşındırılmasıdır.

Sıkça duyduğumuz "Entegre edeceğiz" lafı ise, siyaseten söylenmiş koca bir yanılgı. Entegrasyon; küçük bir grubun, hâkim ve büyük kültüre uyum sağlamasıdır. Ancak gelen kitle, nüfus yapısını değiştirecek kadar büyükse, orada entegrasyon olmaz, "çatışma" ve "gettolaşma" olur. Kendi gettolarını kuran, kendi yaşam kodlarını dayatan bir yapı, bizim toplumsal harcımızı sulandırır. Bu bir ırk meselesi değil, bir medeniyet tercihidir.

Burada iş "devlet aklı"na düşüyor. Ancak bazen duygusallıkla mantık birbirine karıştırılıyor. Şunu net bir şekilde konuşmak lazım: Devlet, soyut bir tüzel kişiliktir. Ruhu yoktur, sevabı yoktur, günahı yoktur ve en önemlisi; dini yoktur. Devletin tek bir pusulası vardır, o da adalettir.

Duygusal veya inançsal gerekçelerle sınırları kontrolsüz bırakmak, o devletin geleceğini tehlikeye atmaktır. Devlet, kendi vatandaşının huzurunu ve kültürel devamlılığını korumakla yükümlüdür. Başka toplumların bakıcısı değildir.

Coğrafya kaderdir derler. Doğrudur. Ama demografi, geleceğin ta kendisidir. "Hümanizm" adı altında bu kontrolsüz akışa sessiz kalmak, insanı sevmek değil; kendi çocuklarının geleceğini ateşe atmaktır. Biz bugün, o geleceği kendi ellerimizle karartma lüksüne sahip değiliz.

01/12/2025

Truva Atı Metodu: Bir Siyaset Bilimci Neden Gençlik Romanı Yazar?

Genellikle insanlar, Siyaset Bilimi ve tarih üzerine çalışan, 'otorite', 'egemenlik', 'teoloji' gibi ağır kavramlarla boğuşan birinin; bir grup gencin, bir kedi heykelinin peşindeki macerasını yazmasını şaşırtıcı buluyor.

'Ciddi meselelerden sıkılmadın mı?' diye soruyorlar.

Oysa cevap tam tersi. Kayıp Kedi Heykelinin Sırrı, benim için bir kaçış değil, bir metottu.

Yetişkinlerin zihinleri, betonlaşmış önyargılarla doludur. Bir yetişkine antik tarihi veya eleştirel düşünceyi anlatmak, dolu bardağa su doldurmaya benzer. Ama gençler? Onların zihni, öğrenmeye ve sorgulamaya en açık hazinedir.

Okullarda tarih, genellikle ezberlenmesi gereken savaş tarihleri olarak sunulur. Oysa tarih; gizemdir, maceradır, dedektifliktir. Ben bu romanda, bir Siyaset Bilimci titizliğiyle araştırdığım antik Mısır ve tarihsel gizemleri, bir macera kurgusunun içine gizledim. Buna 'Truva Atı' diyorum. Okur, sadece heyecanlı bir macera okuduğunu sanırken, aslında arka planda tarihsel metodolojiyi, neden-sonuç ilişkisini ve arkeolojinin önemini içselleştiriyor.

Blogumun tanıtımında da dediğim gibi; burası disiplinlerin kesişim noktası. Bir yanda inanç sosyolojisi ve toplumsal tabular üzerine hazırladığım, yakında çok ses getirecek o kapsamlı dosya üzerinde çalışırken; diğer yanda gençlere (ve ruhu genç kalanlara) tarihin gizemli koridorlarında fener tutmak, benim entelektüel yolculuğumun iki ayrı değil, birbirini tamamlayan parçası.

Sonuçta en karmaşık siyasi gerçekler bile, bazen en iyi bir hikaye yoluyla anlatılır.

Eğer siz de tarihin o tozlu ama heyecanlı havasını solumak isterseniz, Kayıp Kedi Heykelinin Sırrı raflarda (ve dijital dünyada) sizi bekliyor.

30/11/2025

Bir Kapıdan Fazlasını Kapatmak: 100. Yılında Tekke ve Zaviyeler Devrimi'nin Politik Anatomisi

Bugün, sosyal medya hesaplarımda da paylaştığım üzere, Cumhuriyet tarihinin en kritik kırılma noktalarından birinin, Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılmasına Dair Kanun'un kabul edilişinin (30 Kasım 1925) tam 100. yılı.

Genellikle tarih kitaplarında bu olay, "laiklik yolunda atılan bir adım" cümlesiyle özetlenip geçilir. Ancak bir Siyaset Bilimi Uzmanı olarak olaya baktığımda, orada sadece 'dini mekanların kapatılmasını' değil, çok daha derin bir 'iktidar ve otorite konsolidasyonu' hamlesini görüyorum.

Gelin, vitrinin arkasına geçelim ve 100 yıl önceki bu kararın sosyo-politik kodlarını inceleyelim.

Devlet İçinde Devlet Sorunsalı

1925 Türkiye'sini analiz ederken yapılan en büyük hata, dönemi bugünün dinamikleriyle okumaktır. Oysa o günün tekkeleri, sadece insanların ibadet ettiği masum manevi sığınaklar değildi. Yüzyıllar içinde ekonomik güç devşiren, kendi hiyerarşisini kuran ve en önemlisi 'devlet otoritesine alternatif bir sadakat merkezi' oluşturan yapılar haline gelmişti.

Siyaset biliminin temel kuralıdır: Egemenlik bölünemez.

Modern ulus devlet inşasında, vatandaşın devlete olan sadakatinin arasına giren her türlü feodal, aşiret bazlı veya teokratik ara katman, sistem için bir tehdittir. 1925'teki yasa, aslında bir 'inanç yasaklaması' değil, devletin egemenlik alanını temizleme operasyonuydu.

Zihniyet Devrimi

Mustafa Kemal ve kadrosunun fark ettiği şuydu: Kurumları (Saltanat, Halifelik) kaldırmak kolaydır, ancak o kurumları besleyen zihniyeti dönüştürmek zordur. Tekkelerin kapatılması, işte bu zihniyet dönüşümünün, yani toplumu 'kul' statüsünden 'birey' statüsüne geçirme projesinin en radikal adımıydı.

Şeyhinin iki dudağı arasından çıkacak söze iradesini teslim etmiş bir kitleyle, rasyonel düşünen modern bir toplum inşa edilemezdi.

Bugüne Not

Bugün, İslam öncesi Arap toplumundan günümüze uzanan tarihsel süreçleri incelerken de aynı metodolojiyi izliyorum. Olayları sadece "kim, ne zaman, nerede" sorularıyla değil; "güç kimdeydi, ekonomik kaynaklar nasıl dağılıyordu, kitleler nasıl yönetiliyordu" sorularıyla ele alıyorum.

100 yıl sonra bugün, o kanunun ne kadar hayati olduğunu; "aklı hür, irfanı hür, vicdanı hür" nesillerin önemini daha iyi anlıyoruz.

Tarih, sadece geçmişi anmak için değil, bugünü anlamlandırmak için vardır.

16/11/2025

Vitrinin Arkasına Yolculuk: Burası Düşüncenin Mutfağı

Merhaba,

Kitaplar, uzun yolculukların bittiği, son noktanın konulduğu 'vitrin' ürünleridir. Ancak bir fikrin doğuşu, o son noktadan çok daha karmaşık ve heyecan vericidir.

Burası, resmi web sitemdeki kurumsal duruşun kravatını gevşettiğimiz yer.

Kamu Yönetimi’nden Siyaset Bilimi’ne, finanstan afet yönetimine uzanan akademik ve profesyonel geçmişim, bana tek bir şeyi öğretti: Gerçek, disiplinler arası bir bakış açısıyla görünür hale gelir. Sadece bir tarihçi gibi arşive bakmak yetmez; bir siyaset bilimci gibi güç dengelerini, bir finansçı gibi kaynak yönetimini de okumak gerekir.

Bu blogda;

Üzerinde çalıştığım tarihsel/sosyolojik incelemelerin (örneğin İslam öncesi Arap toplumu) perde arkasını,

Kayıp Kedi Heykelinin Sırrı gibi kurgu eserlerimin yaratım süreçlerini,

Ve en önemlisi, "hazır cevapları" reddedip, "doğru soruları" sorma cesaretini bulacaksınız.

Burası bir monolog alanı değil, bir sorgulama atölyesi. Hoş geldiniz.

Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)

Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...

En Çok Okunan Analizler