01/10/2026

Skandallar Ülkesinde Sıradan Bir Gün ve Yirmi Beş Yıllık Ahlaki Enkaz

Bundan yirmi beş otuz yıl önce bu ülkede büyük bir skandal patlak verdiğinde yer yerinden oynar, gazete manşetleri aylarca aynı meseleyi yazar, sokakta herkes o olayı konuşur ve en önemlisi sorumlular ya istifa eder ya da mahkeme kapılarında hesap verirdi. Bir İSKİ skandalı veya Susurluk kazası yıllarca hafızalardan silinmez, toplumsal vicdan günlerce o ağırlığı tartardı. Bugün ise öyle bir skandallar enflasyonu yaşıyoruz ki, neredeyse on günde bir, on beş günde bir memleketin temelini sarsacak büyüklükte bir rezalet patlıyor ve bir önceki fecaat daha tam anlaşılamadan yenisinin altında ezilip unutuluyor. Toplumun sinir uçları öylesine uyuşturuldu, hafızası öylesine felç edildi ki, artık hiçbir hırsızlığa, hiçbir ahlaksızlığa şaşıramaz hale geldik.

Şöyle son birkaç aya dönüp baktığınızda dahi karşımıza çıkan tablo aklı başında herkesin kanını dondurmaya yetiyor. Bir bakıyorsunuz, dünyanın dört bir yanından gelen uluslararası mafya liderleri ve uyuşturucu kartelleri Türkiye’nin lüks sitelerinde hesaplaşırken yakalanıyor, tonlarca kokain limanlarda el değiştiriyor. Başka bir gün uyanıyorsunuz, spor camiasının göbeğinde yasa dışı bahis ağları, kulüp yönetimlerine ve tribünlere sıçrayan şike operasyonları, kara para aklama tezgâhları ortalığa saçılıyor. İnsan hayatının değersizleştiği yerde çürüme öyle korkunç bir boyuta vardı ki, özel hastanelerde yeni doğmuş bebeklerin sırf Sosyal Güvenlik Kurumundan fazladan para koparmak uğruna yoğun bakımlarda ölüme terk edildiği bir çete düzeniyle sarsıldık. Bütün bu vahşetin ve kokuşmuşluğun arasında, son olarak Afyonkarahisar Ticaret Borsası başkanının oğluna ait ünlü sucuk markasının bakanlığın taklit ve tağşiş listesine girdiğini, millete sucuk diye ne idüğü belirsiz kanatlı etleri ve sakatatları yedirdiklerini öğreniyoruz. Gerçi bebeklerin canına kıyıldığı, milyarların buharlaştığı bir memlekette milletin midesine hileli sucuk indirilmiş olması artık neredeyse sevimli bir çerez, sıradan bir garnitür muamelesi görüyor; borsa başkanı beyefendinin sofrasından arta kalan helal et kırıntılarına şükreder hale gelmemiz bekleniyor.

Bu kepazelikler zincirinin zirve noktası ise geçtiğimiz günlerde patlayan ve tasarruf sahiplerinin yüzlerce milyar lirasını buharlaştıran devasa fon vurgunu oldu. Paraların Cenevre gölü kıyısındaki İsviçre bankalarına aktarıldığı, kripto cüzdanlarla izinin silindiği ve yüzlerce fonun tasfiye edildiği bu büyük soygunun tam merkezinde kim var dersiniz? Yıllarca kürsülerden ahlak dersleri veren, başörtüsünü ve dini söylemleri siyasi kariyerinin en kullanışlı zırhı haline getiren, dilinden maneviyatı düşürmeyen eski bir muhafazakar kadın bakan ve ailesinin bağlantıları.

İşte tam bu noktada durup düşünmek, o acı muhasebeyi yapmak zorundayız. Bundan tam yirmi beş yıl önce bu ülkenin başına bir hükümet geldi. Dindar nesil yetiştireceğiz dediler, ahlaklı ve maneviyatı yüksek bir toplum inşa edeceğiz dediler, yolsuzluğu ve yoksulluğu kökünden kazıyacaklarını vadettiler. Peki, çeyrek asrın sonunda ne oldu? Eski Türkiye diye burun kıvırdıkları dönemin utanma duygusunu, mahalle ahlakını, namus kavramını ve adalet terazisini mumla arar hale geldik. Dini değerleri öylesine hırpaladılar, öylesine bir rant ve dokunulmazlık kalkanına dönüştürdüler ki, ortada ne inanç kaldı ne samimiyet.

Bir gün geçmiyor ki ekranlara ya da sosyal medyaya sakallı cübbeli bir figür çıkıp aklı, bilimi ve insan haysiyetini ayaklar altına alan trajikomik bir fetva vermesin. Kadının sokakta yürümesinden çocuğun gülüşüne kadar her şeye dil uzatan, cennetten tapu dağıtan bu bezirganlar, sıra bebeklerin öldürülmesine, milyarlık soygunlara, faizsiz finans adı altında yürütülen tefeciliğe gelince dillerini yutuyorlar. Bir yandan da cumhuriyetin kurucu değerlerine, Mustafa Kemal Atatürk’e ve laikliğe hayasızca saldırmayı marifet sayıyorlar. Geldiğimiz hazin nokta şudur: Kendilerine dindar nesil projesiyle yola çıkanlar, arkalarında ranta tapan, suçu sıradanlaştıran, haramı helal kılıfına uyduran ve milletin hem aklıyla hem cüzdanıyla alay eden koca bir ahlaki enkaz bıraktılar. Ve bu enkazın altında her gün biraz daha ezilen, yine bu ülkenin namuslu, çalışkan ve sessiz çoğunluğu oluyor.

29/09/2026

Mübarek Cüzdanlar ve Şaşmayan Kıble: Paranın İman İmtihanı

Türkiye’de finansal felaketlerin, saadet zincirlerinin ve buharlaşan milyarların değişmeyen tek bir alameti farikası vardır: Ne zaman kasalar boşalsa, ne zaman sıradan yurttaşın üç kuruşluk tasarrufu sırra kadem bassa, perde arkasından mutlaka takkesi düzgün, alnı secdeden kalkmayan, dilinden hamd ü senayı eksik etmeyen muhterem bir figür çıkar. Son günlerde sermaye piyasalarını sarsan, yüzlerce fonun tasfiyesine ve binlerce insanın ocağına incir ağacı dikilmesine yol açan devasa fon skandalında da bu kadim gelenek zerre kadar şaşmadı.

Pusula ve Tera ekseninde patlayan, ardından İsviçre hesaplarına ve kripto cüzdanlara doğru kanatlanan milyarların izi sürüldüğünde, karşımıza yine aynı tanıdık vitrin çıkıyor. Siyasi nüfuzun, iktidar koridorlarının ve bürokratik dokunulmazlığın gölgesinde palazlanan isimler, ekranlarda ve kürsülerde ahlak, yerlilik, millilik ve maneviyat dersleri verirken; arka odalarda döner sermayenin kıblesini çoktan Batı’nın faizli, gizli ve karanlık kasalarına çevirmiş durumdalar. Fatma Betül Sayan ve eşi etrafında düğümlenen iddialar, tartışmalar ve kamuoyuna sızan mali ilişkiler yumağı, bu memlekette dinin nasıl muazzam bir ticari kaldıraca ve kusursuz bir kamuflaja dönüştürüldüğünü bir kez daha belgeliyor.

İşin en ironik ve trajikomik tarafı da tam olarak burada başlıyor. Sokaktaki vatandaşa kanaat telkin eden, yoksulluğu sabırla ve cennet müjdesiyle kutsayan, faizin her türlüsünü haram ilan edip millete faizsiz finans masalları anlatan bu muhterem zevatlar, iş kendi servetlerini katlamaya gelince hiçbir dini kaygı taşımıyor. Helal kazanç vaadiyle toplanan paralar, mütedeyyin kitlelerin safiyane inançları üzerinden devşirilen fonlar, nedense hep Cenevre gölü kıyısındaki asırlık bankalarda, tefeci faizlerinde ya da vergi cennetlerinin soğuk labirentlerinde aklanıyor. Kendi tabanına dünyevi zevklerin fani olduğunu fısıldayanlar, Dubai’de lüks malikaneler kapatırken, milyon dolarlık yatların ve özel jetlerin faturasını sıradan insanın sırtına yıkmaktan en ufak bir vicdani rahatsızlık duymuyor.

Peki, neden bu memlekette organize soygunların, fon patlamalarının ve finansal enkazların başrolü neredeyse istisnasız olarak bu dindar elitlerin elinde kalıyor? Cevap, kurdukları ahlak düzeninin sahteliğinde gizlidir. Din, bu coğrafyada sadece bir inanç alanı değil; aynı zamanda denetimi felç eden, hukukun elini kolunu bağlayan ve kitleleri sorgusuz sualsiz bir itaate mahkum eden en kullanışlı zırhtır. Bir yöneticinin masasında Kuran, dilinde dua, referansında tarikat veya iktidar bağı varsa, bu ülkenin denetim kurumları körleşir, mali polisi sağırlaşır, yargısı ise tedbir almaktan çekinir. Çünkü bu topraklarda dindarlık kisvesi, en büyük mali suçların üzerini örten meşruiyet şalıdır. Küçük yatırımcı, aynı cami avlusunda saf tuttuğu, aynı değerleri paylaştığını sandığı bu muktedirlerin kendisine tuzak kurabileceğine ihtimal vermez; lakin kasadaki son kuruş da İsviçre’ye uçurulduğunda gerçeğin soğuk yüzüyle baş başa kalır.

Netice itibarıyla karşımızdaki manzara münferit bir yolsuzluk vakası değil, inancın sermayeye, sermayenin ise küresel kaçış hatlarına tahvil edildiği organize bir ahlaki çürümedir. Paranın dini, imanı, milliyeti olmadığını her fırsatta kanıtlayan bu kifayetsiz muhterisler, halka cennet tapusu dağıtırken kendilerine yeryüzünde off-shore cehennemleri inşa ediyorlar. Cemaat ağlarıyla beslenen, devlet imkanlarıyla semiren ve nihayetinde paranın pusulasını hep Batı’ya çeviren bu ikiyüzlü düzen sürdükçe; kürsülerden dökülen duaların gürültüsü, batırılan fonların ve çalınan geleceklerin feryadını bastırmaya yetmeyecektir.

26/09/2026

Paranın Sınır Ötesi Rotası ve Kripto-Offshore Ağı

Türkiye sermaye piyasalarında yaşanan son fon depremi, sıradan bir piyasa çalkantısı ya da basiretsiz bir yönetim kazası değildir. 500 binden fazla tasarruf sahibinin birikimlerini eritip yüzlerce fonun tasfiyesine kadar uzanan süreç, paranın sınır tanımayan kaçış rotasını ve klasik denetim mekanizmalarının nasıl açığa düştüğünü bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Karşımızdaki tablo, geleneksel İsviçre bankacılık ağı, off-shore transfer kanalları ve blokzincir labirentlerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir mali operasyondur.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmaya giren MASAK verileri, tezgâhın ne kadar soğukkanlı kurulduğunu belgeliyor. Pusula ve Tera ekseninde sistem kilitlenmeden, fonlar 15-17 Eylül bandında resmen temerrüde düşmeden hemen önce, paranın yönü şaşmaz bir istikamete çevrildi: İsviçre. Serdar Turhan’ın 15 milyon doları, Muhammed Yarız’ın ise Edmond de Rothschild Bankası’ndaki hesaplara aktardığı 25 milyon avroyu bulan yaklaşık 2 milyar 889 milyon liralık tutar, kriz patlamadan önce filikaların kimler için indirildiğinin açık kanıtıdır. Ardından Hedef Yatırım Bankası üzerinden İsviçre merkezli Swissquote Bank’a doğru yola çıkan 40,9 milyon dolarlık ilave 2 milyar TL’lik hamlenin son anda durdurulabilmiş olması dahi, kurulu tahliye koridorunun büyüklüğünü anlatmaya yeter.

Fakat operasyon yalnızca geleneksel banka transferleriyle sınırlı kalmadı. Lüks araçların 26 bin lira gibi sembolik fiyatlarla el değiştirdiği, özel jet ve yatların kaçırılmaya çalışıldığı bu tabloda, asıl görünmeyen akış tezgah üstü piyasalar ve kripto varlıklar üzerinden kurgulandı. Denetimli bankacılık kanallarından çekilen nakit, regülasyondan uzak kripto işlem noktaları üzerinden sabit dijital varlıklara çevrilerek soğuk cüzdanlara aktarıldı. Soğuk cüzdan mimarisinin sağladığı fiziki gizlilik, paranın devletlerin adli ve mali takip radarlarından tamamen koparılmasını sağladı. Sınır ötesine taşınan bu dijital servet, uluslararası mali iş birliği ve otomatik bilgi paylaşımı anlaşmalarını bile fiilen işlevsiz bırakan bir off-shore kalkanı yarattı.

Asıl acı olan, bu devasa hat döşenirken denetim kurumlarının sergilediği kurumsal gecikmedir. Sermaye Piyasası Kurulu ve bankacılık gözetim mekanizmaları, milyarlarca liralık kaynak Cenevre ve Zürih hattına akarken, dijital transferlerle soğuk cüzdanlara istiflenirken sessiz kaldı. Fonlar batıp feryatlar yükseldikten sonra MASAK’ın devreye girip 750 milyon lirayı dondurması ya da savcılığın tasfiye süresini uzatması, yalnızca giden paranın ardından tutulan bir bürokratik tutanaktır.

Yerli ve milli piyasa edebiyatı yapanların zorda kaldıkları ilk anda İsviçre hesaplarına ve kripto cüzdanlara sığınması, bu düzenin ahlaki çöküşünü belgeliyor. Önleyici denetimi hayata geçiremeyen, paranın sınır ötesi rotasını kaçış başlamadan kesemeyen bir ekonomi idaresinde, kasanın boşaltılmasının bedelini yine tasarrufunu enflasyona karşı korumaya çalışan yüz binlerce namuslu vatandaş ödüyor. Paranın pusulası İsviçre’yi, faturanın adresi ise yine halkı gösteriyor.

21/09/2026

Paranın Pusulası Yine Aynı: İsviçre

Türkiye’de finansal piyasaların işleyişinde şaşmayan bir kural vardır: Sıradan vatandaşın üç kuruşluk birikimi, enflasyon canavarından korunmak amacıyla yasal güvenceler vadeden fonlara emanet edilir; o fonları yönetenlerin aklı ise her daim sınırların çok ötesindeki korunaklı limanlardadır. Son günlerde patlak veren ve yüzlerce fonun tasfiyesine kadar uzanan devasa krizde ortaya dökülenler de bu köhne düzenin zerre kadar değişmediğini bir kez daha yüzümüze çarptı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmaya giren ilk mali veriler, ortada sıradan bir piyasa çalkantısı ya da öngörülemeyen bir zarar olmadığını, aksine çok soğukkanlı bir transfer operasyonunun işletildiğini gösteriyor. Pusula Holding ve Pusula Portföy yöneticilerinin hesaplarından İsviçre’deki Edmond de Rothschild Bankası’na aktarılan 4 milyar lirayı aşkın tutar, meselenin vahametini gözler önüne sermeye yetti. İşin en çarpıcı tarafı ise zamanlama. Yatırımcıların geri ödeme alamayıp sistemin resmen temerrüde düştüğü eylül ortasından sadece birkaç hafta önce, ağustosun son günleri ile eylülün hemen başında bu devasa meblağlar sınır ötesine uçurulmuş. Yani geminin su aldığı çoktan bilinirken, filikalar sadece kasayı tutanlar için İsviçre kıyılarına indirilmiş.

Şimdi ekranlarda, manşetlerde büyük bir operasyon havası estiriliyor. Mali Suçları Araştırma Kurulu MASAK devreye girmiş, şirketlerin ve yöneticilerin birinci derece yakınlarının hesap hareketleri ile kripto transferleri mercek altına alınıyormuş. Gözaltılar yapılıyor, mal varlıklarına tedbirler konuyor. İyi de insan sormadan edemiyor: Bu ülkenin denetim mekanizmaları, Sermaye Piyasası Kurulu, mali izleme organları milyarlarca liralık kaynak bir yabancı bankanın hesaplarına istiflenirken neredeydi? Fonlar temerrüde düşüp feryatlar ayyuka çıkana kadar bu transferlerin hiçbir alarm vermemesi, gözetim görevinin nasıl yerine getirildiğine dair acı bir itiraf değil midir?

Atı alanın Cenevre gölü kıyısında hesap açtığı bir düzende, MASAK’ın arkadan koşturup iz sürmeye kalkması artık kronikleşmiş bir idari ritüele dönüştü. Vergisini peşin ödeyen, harcadığı her kuruşun hesabını devlete veren bordrolunun sırtına yeni yükler bindirilirken; milyarları denetim ağlarının arasından Tereyağından kıl çeker gibi İsviçre’ye kaçıranlar karşısında sergilenen bu kurumsal gecikme izah edilemez. Paranın pusulası yine şaşmadı; adresi yine İsviçre oldu. Geride ise birikimlerinin üzerine bir bardak soğuk su içmesi beklenen binlerce mağdur ve giden paranın ardından tutanak tutan bürokratik bir aygıt kaldı. Bu ülkede denetim kurumları suç işlenmeden önce önleyici bir kalkan olamadığı, kriz patladıktan sonra sadece enkaz sayımı yaptığı sürece, finansal sistemin adı ne olursa olsun sonucu hep aynı kalacaktır: Bedeli halk öder, sefasını bavulu önceden hazırlayanlar sürer.

19/09/2026

İki Kıskaç Arasında Boğulan Millet ve Ankara’nın Çifte Körlüğü

Türkiye’de siyaset ile toplum arasındaki makas hiç olmadığı kadar açılmış durumda. Ankara’daki aktörlerin kendi iktidar hesapları için tükettiği enerji ile sokaktaki insanın hayatta kalma mücadelesi arasındaki uçurum, siyasete duyulan güveni hızla aşındırıyor.

Ekonomik göstergeler bu kopuşun en somut belgesidir. TÜİK verilerine göre yıllık enflasyon yüzde 31’in üzerinde seyrederken; gıda, konut ve ulaştırma gibi temel harcamalardaki artış yüzde 35 ile 40 bandına dayanmış durumdadır. Ücretlinin, emeklinin ve küçük esnafın alım gücü her geçen gün erirken, devletin kayıt dışılıkla mücadelede tespit ettiği yüz milyarlarca liralık matrah farkı tek başına adalet sağlamaya yetmiyor. Vatandaş haklı olarak vergi yükünün kimin sırtına bindiğini, kamuda neden tasarruf yapılmadığını ve harcamalardaki şatafatın hesabını soruyor.

Hukuk ve adalet alanındaki tablo da farksızdır. Avrupa Konseyi organlarının İmamoğlu davası, sivil toplum ve ifade özgürlüğü alanındaki ihlallere dair kaygıları bir yana, yargının siyasete doğrudan müdahalesi kurumsal güveni temelinden sarstı. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP kurultaylarına yönelik verdiği mutlak butlan kararı ve yönetimi eski kadrolara devretme girişimi siyasetin dengelerini kökten değiştirdi. Ancak bu mahkeme hamlesi umudu tüketmeye yetmedi; Özgür Özel ve 91 milletvekili istifa ederek YENİ Parti’yi kurdu ve Meclis’in ikinci büyük grubu haline geldi. CHP 44 vekile gerilerken, eski aktörlerin elinde kalan o tabela hukuki tartışmaların gölgesinde bir müzeye dönüştü.

Fakat mesele yalnızca tabela veya isim değiştirmekten ibaret değildir. Asıl sınav, bu yeni hareketin ekonomik program, adalet, kurumsal reform ve liyakat konusunda ne söyleyeceğidir. Vatandaş Ankara’dan yeni bir koltuk kavgası değil; düşen enflasyon, tarafsız yargı, adil vergi ve çocuklarının geleceğine dair somut bir güvence bekliyor.

Türkiye bugün iki kıskacın arasında sıkışmış vaziyette: Bir tarafta hayat pahalılığı ve ekonomik belirsizlik, diğer tarafta hukuka ve kurumlara duyulan güvenin çöküşü. Ekonomiye güven için hukuka, hukuka güven için ise siyasetçilerin kendi çıkarlarını toplumun önüne koymadığına inanmak gerekir. Ankara’nın asıl körlüğü, halk ay sonunu ve geleceğini hesaplarken kendi küçük iktidar alanlarını koruma yarışına girmesidir. Sandık kurulduğunda sadece iktidar değil, bu kokuşmuş siyaset düzeninin tamamı milletin vicdanında tartılacaktır.

02/07/2026

Büyük Misafir Ağırlama Kılavuzu: Ev Sahibi Evden Çıkmasa da Olur

Ankara önümüzdeki günlerde çok mühim, çok havalı bir organizasyona ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi vesilesiyle dünya liderleri başkentimize teşrif edecek. Tabii küresel arenada caka satmanın, o meşhur diplomatik prestijin bedelini ödemek de her zaman olduğu gibi yine bu şehrin sabah sekiz akşam beş mesaisindeki vergi mükellefine düşüyor.

Valilik ve UKOME el ele verip öyle bir tedbir paketi açıkladı ki, insan okurken dünya liderlerinin güvenliği için Ankara’nın yerli halkının geçici olarak başka bir şehre nakledilmediğine şükrediyor. Açıklanan kararlara göre Mevlana’dan Özal’a, İnönü’nden Atatürk Bulvarı’na kadar kentin bütün ana damarları protokol heyetlerine tahsis edildi. Yetmedi; şehir genelinde skuterler, paket servis yetiştirmeye çalışan motokuryeler ve ağır tonajlı araçlar yasaklandı. Kent merkezindeki lüks otellerin etrafında arabasını park edenlere cumartesi gününe kadar mühlet verildi, kaldırılmayan araçlar çekilecek. Yani zirve haftası boyunca evine ekmek götürmek için çırpınan kuryeden, işine gitmeye çalışan memura kadar herkes için hayat resmen askıya alınıyor.

Büyük devletlerin büyük zirvelerinde lojistik krizler, trafik kilitlenmeleri elbette kaçınılmazdır. Dünyanın her yerinde bu tarz küresel toplantılar yapılır. Fakat demokratik olgunluğa erişmiş, vatandaşına sadece birer istatistik gözüyle bakmayan ülkelerde bu işlerin bir usulü, bir nezaketi vardır. Mesela benzer bir abluka Paris’te veya Londra’da yaşandığında, o şehrin belediye başkanı ya da valisi kameraların karşısına geçer, halktan yaşatılacak o devasa mağduriyet için defalarca özür diler, alternatif çözüm yollarını tek tek anlatır. Bizde ise tam tersine, sanki bu şehirde yaşayan milyonlarca insan o uluslararası misafirlerin konforunu bozan birer pürüzmüş gibi davranılıyor.

Daha modern, daha planlı bir akılla bu işi kentin göbeğini tamamen felç etmeden çözmenin, zirveyi hayatın ritmini durdurmadan organize etmenin bir yolu mutlaka bulunabilirdi. Ancak bizde idari mekanizmanın refleksleri her zaman olduğu gibi yasaklamayı, kapatmayı ve şehri insansızlaştırmayı en pratik çözüm olarak görüyor. Başkent sakinleri olarak birkaç gün boyunca sokaklarda adeta birer yabancı gibi yürürken, dünya liderlerine sunduğumuz bu kusursuz ve sessiz Ankara tablosunun arkasındaki o gerçek çileyi sadece biz bileceğiz. Tabii bir de, bu mağduriyeti bir rica ya da özür cümlesine bile layık görmeyen o kibirli idari üslubu hafızamıza bir kez daha kazıyacağız.

24/06/2026

Tabela Aşkı Vatandaşı Kurtarmıyor: Cumhuriyet Halk Partisinin Tarihi Misyonu Bitti

Ankara’da son bir haftadır sergilenen delege savaşları, noter onaylı imza teslimatları ve genel merkez koridorlarındaki o çift başlı yönetim tiyatrosu, bu ülkenin sırtına yüklenen en büyük siyasi yük haline geldi.

Mahkemenin verdiği kararın ardından ipleri eline geçiren Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi, kurumsal mekanizmaları kullanarak Özgür Özel’in yanındaki milletvekillerini jet hızıyla ihraç etmeye başladı. Kendisinden olmayan kadroları partiden atarak binayı ve yönetimi tamamen gasp eden bu statükocu klik, delegelerin iradesini seçim kurullarının labirentlerinde boğuyor. Karşılıklı hamlelerle Meclis odalarının kilitlendiği, ihraç kararları yüzünden iki tarafın da kendi grubuna söz geçiremediği bu manzara, yirmi beş yıllık iktidar düzeninin değişmesine bu kadar yaklaşılmışken milyonlarca insanın umudunu kurultay borsasında açık artırmaya çıkarmaktır.

Sokaktaki vatandaş pazar pazar gezip en ucuz sebzenin peşine düşmüşken, aileler çocuklarının okul masrafını karşılayamaz hale gelmişken, bu Ankara beylerinin tek derdi o binanın odalarını, belediye imkanlarını ve garanti milletvekilliği sıralarını kimin kontrol edeceğidir.

Buradan, son seçimde meydanlarda biriken o taze enerjiyi ve dip dalgayı arkasına alan Özgür Özel ve yol arkadaşlarına çok net, duru bir hakikatı hatırlatmak gerekiyor.

Siz kendinizi dışarı atan, sizi ihraç kararlarıyla boğmaya çalışan bu içi tamamen çürümüş yapıyı kurtarmak için daha ne kadar hırpalanacaksınız? O kapıyı tamamen çekip çıkmak, o eski tabelayı arkada bırakmak için daha neyin olmasını bekliyorsunuz?

Cumhuriyet Halk Partisi, Mustafa Kemal Atatürk’ün bu millete bıraktığı tarihi bir değerdir, buna kimsenin sözü yok. Ama artık yirmi birinci yüzyılın ortasındayız ve bu yapı siyasi, kurumsal ve sosyolojik ömrünü tamamen tamamladı.

Geçmişte bu topraklarda nasıl ki misyonunu dolduran kitle partileri vakti geldiğinde tarih sahnesinden çekildiyse, bugün de bu yapının artık kavgalardan uzak, şerefli bir siyasi müze olarak arşivdeki yerini almasının zamanı geldi de geçiyor. Bu hantal düzenin içinde kalıp eski liderin ihraç kararlarıyla, şahsi ikbal peşindeki vekil takımıyla imza sayma yarışına girmek, o büyük dip dalgayı bu yıpratıcı pazarlıkların içinde eritip yok etmek demektir.

Hemen bugün, o eski binayı kendi iç kavgalarıyla baş başa bırakın ve temiz, geleceğe bakan yepyeni bir siyasi hareketle yola çıkın.

Eğer bu cesareti gösterir ve yeni bir tabela asarsanız, sadece mevcut muhaliflerin değil, yıllardır bu düzenden bıkmış ama amblem ve geçmişin bagajları yüzünden eli bir türlü muhalefete gitmeyen milyonlarca kararsız vatandaşın da sel gibi arkasınızdan akacağını göreceksiniz. Her kesimden bu ülkenin namuslu insanları geçmişin kavgalarından arınmış yepyeni bir çatının altında iktidara yürümeye dünden hazır.

Özgür Özel için önündeki bu iktidar treni hayatta bir kez gelir; Kılıçdaroğlu ve etrafındaki o eski yapının ihraç oyunlarıyla vakit kaybedip bu treni kaçırırsanız, bunun vebalini tarihe ödeyemezsiniz. Bırakın o köhne ev kendi hırslarında boğulsun, siz geleceğe yürüyün.

20/06/2026

Tarikat Lideri Dışarıda Vatandaş Kıskaçta: Ankara Pazarlığının Bedelini Kim Ödüyor?

Türkiye bir kez daha adalet terazisinin cemaat ve tarikat dengeleri karşısında nasıl sarsıldığına tanıklık ediyor.

Hiranur Vakfı davasında, altı yaşındaki öz kızını evlendirerek sistematik bir istismar düzeninin parçası olmakla yargılanan tarikat lideri Yusuf Ziya Gümüşel, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Mahkemenin, verilen uzun hapis cezalarına rağmen bu gerici yapının temsilcisini tahliye etmesi, devlet mekanizmasının kimlere koruma ve hareket alanı sunduğunu açıkça göstermektedir.

Aynı devlet aklı ise diğer tarafta, sessiz sedasız yürürlüğe konulan alkol kısıtlamalarıyla vatandaşların seküler yaşam tarzına, neyi içip nasıl yaşayacaklarına doğrudan müdahale etmektedir.

Bu iki gelişme, birbirini tamamlayan ve iktidarın inşa etmeye çalıştığı teokratik anlayışın toplumsal hayattaki yansımalarını ortaya koyan iki farklı yüzdür.

AKP, bugün yalnızca kendi dünya görüşünü benimseyenlere ve kendi dogmalarını kutsayanlara bu ülkede rahat bir yaşam alanı tanımaktadır.

Müslümanlık, siyasal iktidarın elinde kurumsal bir güç hâline geldiği andan itibaren, kendi dışındaki inanç biçimlerine, modern yaşam anlayışına ve seküler varoluşa karşı tahammülsüz bir karakter sergilemektedir.

Tarihsel ve bilimsel açıdan bakıldığında da, bu inanç sistemi devlet aygıtına dönüştüğünde kendisinden olmayanı dışlayan ve baskılayan karanlık bir yüz ortaya çıkarmaktadır.

Bir yanda altı yaşındaki bir çocuğun hakkını savunmayan bağnazlık serbest bırakılırken, diğer yanda yetişkin insanların yaşam tercihleri alkol yasaklarıyla sınırlandırılmaktadır.

Ancak asıl acı olan, toplumun geleceğini doğrudan etkileyen bu baskıcı düzenlemeler meclisten geçerken ana muhalefetin içine düştüğü derin siyasi krizdir.

Cumhuriyet Halk Partisi, özellikle Kemal Kılıçdaroğlu ve onun etrafında şekillenen milletvekili grubu nedeniyle bu kritik dönemeçte etkisiz ve yönsüz bir görüntü vermiştir.

Kılıçdaroğlu ve ekibi, partiyi bölme girişimleriyle ve kaybettikleri delege ile kurultay gücünü yeniden kazanma hesaplarıyla meşgul olurken, laiklik tartışmaları ülkenin gündeminde geri plana itilmiştir.

Meclis sıralarında, vatandaşların yaşam tarzına yönelik müdahalelere karşı ses yükseltmesi gerekenler, kendi siyasi pozisyonlarını ve ayrıcalıklarını koruma telaşına düşmüştür.

Seküler yaşam tarzına yönelik baskılar artarken, CHP içerisindeki bu çıkar odaklı yapı kendi siyasi geleceğinin hesabını yapmayı tercih etmiştir.

Onlar kapalı kapılar ardında siyasi pazarlıklarla meşgul olurken, toplumun özgürlük talepleri sahipsiz bırakılmıştır.

Tarikat liderlerinin rahatlıkla özgürlüklerine kavuştuğu, vatandaşların yaşam alanlarının ise giderek daraltıldığı bu karanlık tablo, işte bu çift taraflı çürümenin sonucudur.

Ancak bilinmelidir ki, 1923’ün aydınlanmacı ve laik Türkiye ideali ne bu gerici cemaat kuşatmasına ne de koltuk hesapları uğruna muhalefeti zayıflatan köhne siyasi anlayışlara teslim olacaktır.

Tarikat liderlerinin sevinç gösterileriyle karşılandığı, sıradan vatandaşların ise yaşam tercihlerinin sınırlandırılmak istendiği bu buhran dönemi, meclisteki sorumluluklarını yerine getirmeyen siyasetçilerin de eseridir.

Fakat bu millet ne karanlık bir toplumsal kuşatmaya boyun eğecek ne de kişisel çıkarları uğruna ülkenin yarınlarını pazarlayan siyasi aktörleri unutacaktır.

1923’ün aydınlık ve laik Türkiye ideali, özgürlüğüne sahip çıkan halkın iradesiyle hem bu karanlığı hem de onu besleyen yapıları ilk sandıkta tasfiye edecektir.

Yargının tarikat bağlantıları nedeniyle hukukun üstünlüğünü zedelediği algısı ve adli kontrolle serbest bırakılan isimlerin yarattığı toplumsal infial, adalet sistemine duyulan güvenin ne ölçüde aşındığının en açık göstergelerinden biridir.

17/06/2026

Eski Binayı Müze Yapın, Yepyeni Bir Yol Açın

Ankara’da son bir haftadır sergilenen o çirkin manzara, artık bu milletin sabır taşını ortadan ikiye çatlattı.

Mahkeme kararlarını arkasına alıp genel merkezi gasp etmeye çalışan Kılıçdaroğlu, şimdi de Özel’e yakın milletvekillerine gizli mesajlar atıp sakın başka partiye gitmeyin yakında burayı ele geçireceğiz diye akıl dışı bir savaşı körüklüyor.

Meclis koridorlarında iki tarafın da grup toplantısı yapamaz hale gelmesi, dokuz milletvekilinin bir gecede disipline sevk edilmesi ve partinin kapısına fiilen kilit vurulması bu çürümenin son perdesidir.

Buradan Özgür Özel ve onunla birlikte bu tiyatroya direnen namuslu kadrolara sokağın, vatandaşın sesi olarak sesleniyorum.

Siz o içi tamamen çürümüş, delege borsasına dönmüş binayı tamir etmek için daha ne kadar hırpalanacaksınız, o kapıyı çekip çıkmak için daha neyi bekliyorsunuz?

Kılıçdaroğlu ve onun etrafında sülale boyu menfaat devşiren, belediye imkanlarıyla ceplerini dolduran o asalak vekil takımıyla kurultay salonlarında imza sayarak ömür tüketmeyi bırakın.

Çıkın o binadan ve yepyeni bir parti kurun.

Cumhuriyet Halk Partisi bu milletin ortak hafızasıdır, Mustafa Kemal Atatürk’ün şerefli bir mirasıdır ama artık yirmi birinci yüzyıldayız ve bu yapı siyasi ömrünü çoktan tamamladı.

Nasıl ki bu memlekette geçmişte misyonunu dolduran yapılar tarih sahnesinden çekildiyse, bugün de CHP’nin artık kavgalardan uzak şerefli bir siyasi müze olarak arşivdeki yerini almasının zamanı geldi.

Özgür Özel olarak son seçimde o meydanlarda yakaladığınız muazzam dip dalgayı, vatandaşın gözündeki o büyük değişim umudunu kendi gözlerinizle gördünüz.

Şimdi o taze enerjiyi, dededen toruna o koltukları kendi tapulu malı sanan, Deniz Baykal döneminden beri partinin damarlarına yapışmış o pis kokulu menfaat şebekesinin kavgalarına meze etmeyin.

İstanbul Ekonomi Araştırma’nın son anketleri bile açıkça gösteriyor ki, Özgür Özel bugün yeni bir tabela assa kararsız milyonlar sel olup o yeni partinin arkasından akacak.

Yıllardır bu düzenden bıkmış ama amblem yüzünden eli bir türlü CHP’ye gitmeyen milyonlarca insan, geçmişin bagajından arınmış temiz bir çatının altında buluşmaya dünden hazır.

Eğer o çürük binayı kurtaracağız diye orada kalmaya inat ederseniz, bu çirkin imza ve ihraç savaşları sizin o temiz dip dalganızı da kirletecek ve milletin umudunu tamamen söndürecek.

Hemen bugün o eski evi kendi kavgalarıyla baş başa bırakın, önünüzdeki o tarihi iktidar trenini kaçırmadan geleceğin modern Türkiye idealini kuracak o yepyeni partiyi kurun.

10/06/2026

Bu Millet Sizin Koltuk Kavganızı Çekmek Zorunda Mı?

Ankara’da son üç gündür dönen dolapları, televizyonlarda birbirine laf yetiştiren o eski genel başkan taraftarlarını izledikçe insanın içi sızlıyor, sabrı taşıyor.

Ülke ekonomik yangın yeri olmuş, vatandaş pazar pazar gezip en ucuz ekmeğin peşine düşmüş, değişim umudu ilk defa bu kadar kapıya yaklaşmış ama birilerinin derdi hala koltuk, hala kurultay imza sayısı.

Kemal Kılıçdaroğlu ve arkasına dizilen o menfaatçi vekil takımı, üç gündür partiyi nasıl böleriz, o kapılan koltukları nasıl geri alırız diye imza toplama yarışına girmiş durumda.

Bu yapılanın neresinde halk var, neresinde memleket derdi var?

Tam 25 yıldır bu iktidar değişsin diye sandıkta sabahlayan, adalet bekleyen, geleceği kararan milyonlarca insanın umudunu, sırf kendi kişisel intikamınız için çöpe atmaya ne hakkınız var?

O ofis kapılarında imza avcılığına çıkan milletvekillerinin derdi memleket falan değil; yıllardır CHP çatısı altında kendilerine, çocuklarına, akrabalarına kurdukları o tatlı düzeni, belediye imkanlarını kaybetme korkusudur.

Deniz Baykal koltukta otururken de bu partinin içinde aynı yağma iştahı vardı, Kemal Kılıçdaroğlu geldiğinde de aynı tas aynı hamam devam etti.

Halk meydanlarda cop yerken, sandık başında oyları korumak için uykusuz kalırken, bu Ankara beyleri sadece kendi delege hesaplarını, kendi garanti milletvekili sıralarını düşündü.

Son üç gündür basına sızan o gizli pazarlıklar, delegeye sunulan vaatler gösteriyor ki, bunların gözünde seçmen sadece kendilerini o lüks meclis koltuklarına taşıyan birer basamaktan ibaret.

Şimdi kalkmış, iktidar değişiminin en kritik virajında partinin içine el bombası bırakıyorlar, sonra da pişkince çıkıp demokrasiden bahsediyorlar.

Sizin o yapay, her yerinden pazarlık akan konuşmalarınızı bu millet artık yemiyor, sokaktaki vatandaş sizin kimin ekmeğine yağ sürdüğünüzü çok iyi görüyor.

Kendini bu memleketin sahibi sanan o hırslı ihtiyar ve etrafında sülale boyu menfaat devşiren yancıları bilsin ki, halkın gözünde kredi çoktan tükendi.

Bu millet ilk fırsatta sadece bu düzeni değil, kendi şahsi çıkarları için muhalefeti arkadan bıçaklayan bu koltuk baronlarını da o çok sevdikleri Ankara ofisleriyle baş başa bırakıp tarihten silecek.

03/06/2026

Miras Kavgası Değil, Ganimet Yağması: Koltuk Sevdasıyla Umut Tacirliği

Ankara’da siyaset adı altında oynanan bu kirli oyun, artık milletin midesini bulandırma sınırını çoktan geçti.

Yirmi beş yıldır bu ülkenin üzerine çöken tek adam karanlığından kurtulmaya tam bu kadar yaklaşmışken, umudun kapısına kilit vurmaya kalkan bir ihanet şebekesiyle karşı karşıyayız.

Kemal Kılıçdaroğlu, yıllarca koltuğa yapışıp kaybettiği onca seçimin faturasını bu halka ödettikten sonra, şimdi de sırf kendi kişisel hırsı ve intikam duygusu yüzünden muhalefeti ortadan ikiye bölmeye çalışıyor.

Bu yapılan, basit bir parti içi muhalefet ya da liderlik yarışı falan değildir.

Bu, tam yirmi beş yıldır bu iktidarın değişmesini bekleyen, evine ekmek götüremeyen, geleceği çalınan milyonlarca insanın umudunu arkadan bıçaklamaktır.

Peki, bu adam tek başına mı bu cüreti buluyor?

Tabii ki hayır.

Etrafında toplanan, o eski genel başkan ofisinin kapısını aşındıran bir avuç milletvekili bozuntusu, memleketin geleceğini falan düşündüğü için orada durmuyor.

O milletvekillerinin geçmişini azıcık eşelediğinizde, altından memleket sevdası değil, koskoca bir menfaat haritası çıkıyor.

Cumhuriyet Halk Partisinin çatısını bir ticarethaneye çeviren, kendilerine, eşlerine, dostlarına ve sülalelerine kamudan, belediyelerden sınırsız imkanlar akıtan bu asalak takımı, ellerinden giden o ballı konforu geri alabilmek için memleketi ateşe vermeye razı.

Bu çürümüşlük, bu yağma düzeni bugünün meselesi de değil üstelik.

Deniz Baykal döneminden beri bu partinin damarlarına işleyen o statükocu, delege avcısı, koltuk muhafızı zihniyet, halkın çilesini hiçbir zaman umursamadı.

Onlar için önemli olan tek şey, Ankara’daki o korunaklı, maaşlı, ihaleli dünyalarını korumaktı.

Bugün Kılıçdaroğlu’nun arkasına saklanıp bayrak açanlar, 1923’ün o asil ve halkçı ruhunu çoktan terk etmiş, partiyi kendi aile şirketlerine dönüştürmüş birer baron kalıntısıdır.

Millet sandıkta bir çıkış yolu ararken, bunların tek derdi mahkeme kapılarında mutlak butlan kararları kovalayıp eski yağma düzenini geri getirmektir.

Sokaktaki vatandaşın, işçinin, emeklinin feryadı Ankara’nın o lüks ofislerine ulaşmıyor çünkü o ofislerde sadece koltuk pazarlıkları, milletvekilliği sözleri ve ihale hesapları yapılıyor.

Ama bu millet aptal değil, kimin memleket derdinde olduğunu, kimin ise sadece kendi cebini ve koltuğunu düşündüğünü çok iyi görüyor.

Kendini vazgeçilmez sanan o hırslı ihtiyar ve onun etrafında sülale boyu menfaat devşiren yancıları, halkın vicdan terazisinde çoktan mahkum olmuştur.

Bu saatten sonra o köhne ofislerden ne yaparsanız yapın, hangi tezgahı kurursanız kurun, milletin umudunu kendi şahsi çıkarlarınıza meze edemeyeceksiniz.

Çünkü bu halkın sabrı bitti ve kendi geleceğini üç beş koltuk sevdalısının ganimet kavgasına kurban etmeye hiç niyeti yok.

29/05/2026

Muhalefetin Kırılma Noktası: Kazanmak İçin Yeniden Kurulmak Zorunluluğu

Türkiye siyasetinde tartışma uzun süredir yanlış yerden yapılıyor. Gündem, “kim lider olacak” sorusuna sıkışmış durumda. Oysa gerçek problem liderlik değişimi değil, kazanma kapasitesinin kendisinin erimesi.

Bugün varsayım üzerinden konuşalım: Kemal Kılıçdaroğlu yeniden CHP’nin başında ve muhalefetin ana gövdesi bu merkez üzerinden ilerliyor. Bu durumda ilk seçimde iktidarı değiştirme ihtimali, duygusal beklentilerle değil, sert bir stratejik yeniden kurulumla mümkündür. Mevcut yapı ile devam edildiğinde sonuç değişmez; çünkü sorun kişilerde değil, işleyiş modelindedir.

Karşı tarafta Recep Tayyip Erdoğan uzun süredir tek bir gerçeğe dayanarak siyaset üretiyor: blok yönetimi. Muhalefet ise buna karşı hâlâ “geniş ittifak + uzlaşma + seçim günü mobilizasyonu” üçlüsüyle cevap veriyor. Bu model 2023’te sınırına dayanmıştır. Çünkü genişleyen yapı karar üretimini yavaşlatmış, uzlaşma arttıkça mesaj bulanıklaşmış, lider merkezli yapı ise tüm riski tek noktada toplamıştır.

Ortaya çıkan sonuç nettir: muhalefet kazanma stratejisi değil, kaybetmeme stratejisi üretmektedir. Kaybetmemeye oynayan bir siyasi organizasyon ise tanımı gereği iktidar olamaz.

Bu noktada tartışmanın en kritik kırılması ortaya çıkar. Mevcut muhalefet modeli artık her kesimi aynı çatı altında tutarak ilerleyememektedir. Çünkü bu çatı, hem politik netliği hem de seçmen güvenini aynı anda aşındırmaktadır. Bu nedenle “yeni parti” tartışması bir tercih değil, bir sistem reaksiyonu olarak ortaya çıkmaktadır.

Özgür Özel hattı üzerinden şekillenebilecek olası bir ayrışma ya da yeni yapı ihtimali, yüzeyde bölünme gibi görünse de, aslında donmuş siyasi yapının çözülme ihtimalini temsil eder. Ancak burada temel risk açıktır: eğer bu yeni hat eski muhalefetin sadece kopyası olursa, sonuç üretmez; sadece parçalanma üretir.

Seçmen davranışı Türkiye’de ideolojik değil, sonuç odaklıdır. Bu nedenle muhalefetin temel problemi ideolojik farklılık değil, “kazanma ihtimali algısını” üretememesidir. Merkez seçmen, kim daha çok vaat ediyor sorusuna değil, kim kazanabilir sorusuna bakar. Bu algı oluşmadığında, oylar artsa bile seçim kazanılamaz.

Bugünkü yapının en temel zaafı da budur: muhalefet kendini iktidara alternatif olarak değil, iktidarın karşısındaki blok olarak konumlandırmaktadır. Bu fark teknik değil, stratejiktir. Alternatif olmak iktidar üretir; karşıt olmak sadece mobilizasyon sağlar.

Bu nedenle kazanma stratejisinin üç zorunlu ayağı vardır. Birincisi, net bir liderlik ve karar mimarisi. Çok başlılık, seçim kampanyasında avantaj değil, maliyettir. İkincisi, iki bloklu siyaset gerçeğini kabul etmek. Üçüncü yol söylemi Türkiye’de seçim kazandıran bir matematik üretmiyor. Üçüncüsü ise merkez seçmeni sabitlemek; çünkü seçim sonucu bu kitlenin davranışıyla belirlenir.

Tüm bunlar birleştiğinde ortaya çıkan tablo serttir: mevcut model devam ederse muhalefet oyunu artırabilir ama seçim kazanamaz. İttifak genişleyebilir ama etkisizleşir. Lider değişebilir ama sonuç değişmez.

Sonuç basittir ama ağırdır. Türkiye’de seçim kazanmak artık daha fazla birlik üretmekle değil, daha net bir siyasi mimari kurmakla mümkündür. Bu mimari kurulmadığı sürece, her seçim yeni bir denge arayışı değil, eski hataların yeniden üretimi olacaktır.

28/05/2026

Muhalefetin İç Kilidi: Lider Değişimi Değil, Sistem Çatlağı

Mutlak butlan tartışmasının ardından Türkiye siyasetinde açılan fay hattı, yalnızca bir hukuk dosyasının değil, bir siyasal düzenin de yeniden gerilim altında olduğunu gösteriyor. Bu gerilim artık tek bir merkezde toplanmıyor; muhalefetin kendi içinde çoğalıyor, çatallanıyor ve kontrol edilemez bir iç dinamiğe dönüşüyor.

Kemal Kılıçdaroğlu etrafında şekillenen dönem, uzun zamandır bir “liderlik hikâyesi” olmaktan çıkmış durumda. Bu daha çok, tekrar eden kayıpların kurumsallaştığı, her seçim yenilgisinin yeni bir siyasi strateji yerine yeni bir iç denge üretmeye yaradığı bir yapı haline geldi. Sonuç üretmeyen süreklilik, siyasal organizasyonlar için en tehlikeli formdur: çünkü değişim talebini içten tüketir.

Bu noktadan sonra tartışma kişisel olmaktan çıkmıştır. Ortada bir isim değil, bir model vardır. Ve bu modelin temel özelliği, her krizden sonra kendini yeniden üretmesidir. Fakat bu yeniden üretim, çözüm değil; yalnızca ertelemedir.

Tam da bu zemin üzerinde yeni bir tartışma yükseliyor: Özgür Özel ekseninde şekillenebilecek olası bir ayrışma ve yeni parti ihtimali. Bu fikir, yüzeyde “yenilenme” gibi sunulsa da aslında çok daha sert bir gerçeğe işaret ediyor: mevcut muhalefet yapısı artık tek parça halinde yönetilebilir bir siyasi organizasyon olmaktan uzaklaşıyor.

Burada stratejik gerçek şudur: Yeni parti fikri bir vizyon değil, bir sıkışmanın sonucudur. CHP içindeki liderlik çatışması, kurumsal kilitlenme ve sürekli ertelenen hesaplaşma, alternatif üretimini içeriden zorlamaktadır. Ancak bu zorlanma iki ucu keskin bir bıçak taşır.

Birinci senaryo açıktır: ayrışma, muhalefeti çoğaltır ama zayıflatır. Seçmen davranışı Türkiye’de ideolojik değil, sonuç odaklıdır. Dolayısıyla parçalanmış muhalefet, kısa vadede umut değil, belirsizlik üretir. Merkez seçmen açısından bu durum, alternatiften çok risk algısını büyütür.

İkinci senaryo daha karmaşıktır: ayrışma, mevcut yapının tıkanıklığını görünür hale getirir ve yeni bir siyasi merkez doğurur. Ancak bu ancak şu şartla mümkündür: eski yapı gerçekten işlevsiz hale gelmiş olmalıdır. Aksi halde yeni parti, eski krizin bir devamı olarak algılanır.

Burada gözden kaçırılmaması gereken kritik nokta şudur: muhalefetin problemi “isim” problemi değildir. Problem, karar üretim mekanizmasının daralmasıdır. Aynı merkezden çıkan aynı tip kararlar, farklı sonuç üretmiyorsa, sorun aktör değil mimaridir.

Bu nedenle yeni parti tartışması, aslında bir lider değişimi tartışması değil; bir sistem kırılması tartışmasıdır. Fakat bu kırılma yönetilmezse, reform değil dağılma üretir.

Kılıçdaroğlu ekseni bu kırılmanın merkezinde dururken, Özgür Özel hattı potansiyel bir alternatif gibi görünse de, aynı yapısal zemin üzerinde hareket ettiği sürece fark üretme kapasitesi sınırlıdır. Siyasi isim değişir, fakat karar mimarisi değişmezse, sonuç da değişmez.

Türkiye siyasetinde en sert gerçek budur: yapı değişmeden aktör değişimi, sadece geçici bir rahatlama üretir. Bu rahatlama ise çoğu zaman daha büyük bir çöküşü erteler.

Bugün tartışılan şey aslında basit bir liderlik meselesi değil. Bu, muhalefetin kendi içinde artık tek merkezli yönetilemeyen bir yapıya dönüşüp dönüşmediği sorusudur. Eğer cevap “evet” ise, yeni parti tartışması kaçınılmazdır. Eğer “hayır” ise, bu tartışma yalnızca iç krizin yeni bir turudur.

Sonuç değişmiyor: Türkiye muhalefeti bir tercih anında değil, bir zorunluluk anında sıkışmıştır. Ve bu tür anlarda verilen kararlar, genellikle stratejik değil refleksif olur.

27/05/2026

Mutlak Butlanın Gölgesinde Tükenen Siyasi İrade: Kılıçdaroğlu Döneminin Hesabı

Kemal Kılıçdaroğlu dönemi, Türkiye siyasetinde “kaybederek sürdürme” pratiğinin en uzun ve en sistematik örneklerinden biri olarak kayda geçmiştir. Bu bir liderlik hikâyesi değil; bir siyasi ısrarın, sonuç üretmeyen tekrarlarının ve her seferinde daha büyük bir hayal kırıklığına dönüşen stratejik tercihlerin toplamıdır.

Muhalefet, uzun yıllar boyunca bir değişim beklentisi üzerinden mobilize edildi. Ancak bu beklentiyi taşıyan siyasi merkez, değişimi gerçekleştirecek iradeyi üretemedi. Tam tersine, değişim söylemi ile değişimi engelleyen pratik aynı elde toplandı. Bu çelişki, zamanla politik bir paradoksa değil, kurumsal bir kilitlenmeye dönüştü.

Kılıçdaroğlu liderliği altında CHP, seçimi kazanmak için genişleyen bir yapı olmaktan çok, seçimi kaybetmeyi açıklayan bir yapı haline geldi. Her büyük yenilgi, yeni bir stratejik revizyon üretmek yerine, aynı çekirdek karar mekanizmasının yeniden onaylanmasına yol açtı. Bu durum, siyasal öğrenme kapasitesinin fiilen devre dışı kaldığı bir döngü yarattı.

2023 seçimleri bu döngünün kırılma anı değil, zirve noktasıydı. Çünkü bu kez yalnızca bir seçim kaybedilmedi; muhalefetin “kazanabilir alternatif” olma algısı da ciddi şekilde zedelendi. Seçim stratejisi, aday belirleme süreci ve ittifak mimarisi, siyasal rasyonaliteye değil, daralan bir karar çevresinin iç dengelerine göre şekillendi. Sonuç, sürpriz değil; birikmiş hataların doğal sonucuydu.

Bu noktadan sonra tartışma kişisel bir liderlik meselesi olmaktan çıkmıştır. Ortada artık şu soru vardır: Aynı yöntemlerle farklı sonuç üretmek mümkün müdür? Veriye bakıldığında cevap nettir: hayır. Aynı model tekrarlandıkça sonuç da tekrar etmektedir.

Mutlak butlan tartışması bu tabloya yalnızca hukuki bir boyut eklememiş, aynı zamanda siyasal meşruiyet tartışmasını da yeniden alevlendirmiştir. Çünkü mesele artık yalnızca bir kişinin pozisyonu değil; bu pozisyonun temsil ettiği karar üretim biçimidir. Bu biçim değişmediği sürece, aktör değişse bile sonuç değişmeyecektir.

Burada en sert gerçek şudur: siyaset niyetle değil, sonuçla ölçülür. Ve sonuç üretmeyen bir siyasi liderlik, ne kadar uzun sürerse sürsün, sonunda bir başarı hikâyesine dönüşmez; yalnızca gecikmiş bir yüzleşmeye dönüşür.

Kılıçdaroğlu döneminin en temel problemi, bu yüzleşmenin sürekli ertelenmesidir. Her kritik eşik, yeni bir “bir sonraki seçim” vaadiyle geçiştirilmiş; her kayıp, yapısal bir sorgulama yerine taktiksel bir revizyon gibi sunulmuştur. Ancak taktikler değişirken yapı aynı kaldığında, sonuç da değişmez.

Bugün gelinen noktada muhalefetin karşı karşıya olduğu kriz, bir lider değişimi krizi değil, bir yöntem tükenmesi krizidir. Fakat yöntem tartışması kişiselleştirildiği için, sistematik analiz üretilememektedir. Bu da krizi daha da derinleştirmektedir.

Şu gerçek artık açık biçimde ortadadır: aynı siyasal akıl ile farklı bir gelecek üretme ihtimali zayıftır. Bu nedenle mesele bir “kim” meselesi değil, bir “nasıl” meselesidir. Ancak bugüne kadar “nasıl” sorusu, sürekli “kim” tartışmasının gölgesinde kalmıştır.

Sonuçta geriye sert bir tablo kalmaktadır: tekrar eden yenilgiler, daralan siyasi etki alanı, güven kaybı yaşayan seçmen kitlesi ve sürekli ertelenen bir hesaplaşma. Bu tabloyu değiştirmeyen her liderlik, onu sadece yönetmiş olur; dönüştürmüş olmaz.

Ve siyaset, yönetilen değil dönüştürülen bir alan olduğu sürece, bu fark her şeyi belirler.

İyi bayramlar.

23/05/2026

Hukukun Enkazından Koltuk Devşiren Muhterislerin Tasfiye Mevsimi

Ankara koridorlarında bir haftadır sahnelenen o utanç verici tiyatro, bu toprakların siyasi namusunu ve seçmen iradesini açıkça hedef almaktadır.

Yargı mekanizmasının yapay kararlarla siyasete nizam verme çabası karşısında dik durması gerekenlerin, sokağın öfkesini fırsat bilip gizlendiği sığınaktan başını uzatması tam bir siyasi ahlaksızlık örneğidir.

Millet sandıkta umudu büyütmek için bedel öderken, elindeki son barutu da partisini ve kendi yol arkadaşlarını sırtından hançerlemek için harcayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun ekrandaki o sinsi tebessümü hafızalardan silinmeyecektir.

Kendi hırslarını, koltuk ikballerini ve kaybettikleri o bürokratik konforu geri kazanmak adına mahkeme salonlarındaki mühendislik hamlelerine bel bağlayanlar, bu halkın gözünde çoktan mutlak bir butlanla malul olmuştur.

Siyaset tarihinin gördüğü en bencil, en liyakatsiz ve en yıkıcı ihtiras sarmalı, bugün Kemal Kılıçdaroğlu suretinde kendisini bu ülkenin kurtarıcısı olarak pazarlamaya cüret etmektedir.

Demokrasi cephesinde gedik açılırken, o gediği savunmak yerine oradan sızıp ganimet toplama telaşına düşenlerin maskesi nihayet düşmüştür.

Toplum, yargı eliyle dizayn edilmek istenen bir geleceğe karşı haklı bir direnç gösterirken, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu krizi bir geri dönüş manivelası olarak kullanması tam bir akıl tutulmasıdır.

Sokağın isyanını ve meydanların feryadını kendi kişisel kariyer planına meze yapan bu zihniyet, niyetinin ne kadar karanlık ve liyakatten uzak olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.

Ümit Özdağ’ın toplumsal infial konusundaki o haklı ikazı ve Özgür Özel’in kurumsal iradeyi teslim etmeyen kararlı barikatı, bu eski aktörün ne denli derin bir yalnızlığa gömüldüğünün en sıcak belgesidir.

On üç sandıktan sadece hüsran çıkarıp halkın sırtına devasa bir umutsuzluk kamburu yükleyen bir figürün, bugün hala kendisini tek çare olarak dayatması halkın zekasıyla alay etmektir.

Ancak bu hoyrat kibrin arkasındaki asıl çeteleşmiş yapı, partinin omurgasına bir ur gibi yapışan o ebedi bürokratik oligarşidir.

Faik Öztrak gibi isimlerin bayraktarlığını yaptığı bu dinozorlar kastı, vatandaşın ekmek kavgasından da Cumhuriyetin kurucu haysiyetinden de tamamen kopuk bir konfor alanı yaratmıştır.

Seçim geceleri millet kahrolurken koltuklarından bir milim bile kıpırdamayan bu statüko şebekesi, şimdi Kemal Kılıçdaroğlu’nu paravan yaparak kendi çürümüş hanedanlıklarını kurtarma derdine düşmüştür.

Büyük dedelerinden miras kalmış birer mülk gibi gördükleri devlet ve parti mevkilerini kaybetmemek adına her türlü ilkesiz ortaklığa razı olan bu ekip, tasfiye mevsiminin geldiğini anlamak istemiyor.

Oysa 1923 Cumhuriyetinin özünde, egemenliği sarayların veya bürokratik kastların elinden alıp kayıtsız şartsız millete teslim eden o devrimci irade yatar.

Vatandaş, kendi geleceğini mahkeme koridorlarındaki kurultay hesaplarına kurban etmek isteyen bu işgalci zihniyeti ilk sandıkta tarihin dışına fırlatacaktır.

Kendine hayali bir sefer görev emri uydurup, tam da iktidarın arzuladığı o bölünme senaryosuna figüranlık yapan bu ihtiraslı odak, halkın vicdanında çoktan mahkum olmuştur.

Bu ülkenin namuslu insanlarının, her satırından riyakarlık ve samimiyetsizlik sızan o köhne belagat oyunlarına harcayacak tek bir saniyesi bile yoktur.

Evdeki o kurumsal temizlik harekâtı yarım kalmayacak, koltuk sevdası uğruna ilkelerini ve yol arkadaşlarını feda eden tüm bu siyasi mevtalar ilk seçimde geri dönmemek üzere tasfiye edilecektir.

20/05/2026

Siyasetin Aynasındaki İllüzyon ve Koltuk Sevdasının Siyasi Enkazı

Siyaset kurumu uzun süredir bu toprakların sabır eşiğini test eden tam bir kurumsal ehliyetsizlik sarmalına dönüştü.

İradesi gasp edilen, sandıkta umudu rehine alınan bir halkın sessizliği, Ankara’nın koridorlarında hala bir zaafiyet veya unutkanlık olarak algılanıyor.

Geçtiğimiz günlerde ekran karşısına geçip adeta hiçbir şey olmamış gibi yeniden sahneye çıkmaya cüret eden o eski genel başkanın videosu, toplumsal hafızayla alay etmenin son perdesidir.

Milletin geleceğini kapalı kapılar ardındaki liyakatsiz pazarlıklara, dar kadrocu koltuk hesaplarına feda edenlerin bugün hala kurtarıcı rolüne soyunması bir siyasi aymazlıktır.

Seçmenden kopmuş, halkın gerçek feryadına kulaklarını tıkamış bu seçkinci oligarşinin, kaybettikleri makamları geri almak için her yolu mübah görmesi tam bir ahlaki gerilemedir.

Paylaşılan o videonun altına gelen çığ gibi tepkiler, toplumun artık bu bayat senaryolara karnının tok olduğunu gösteren en net tokat olmuştur.

Halk, kendi geleceğini karartan, umutlarını bir sonraki bahara erteleyen o statükocu zihniyeti artık kendi siyaset sahnesinde görmek istemiyor.

Sokaktaki vatandaşın, işçinin, emeklinin ve geleceksiz bırakılan gençliğin adalet arayışı, kendi kişisel kariyer planlarından başka hiçbir şeyi düşünmeyen bu figürler yüzünden duvara toslamıştır.

Nitekim siyaset arenasında yükselen rasyonel sesler de bu gerçekliği açıkça yüzlerine vurmaktadır.

Bir taraftan bu zamansız ve yersiz çağrıların sadece seçmeni daha da öfkelendireceğini belirten, artık oturup anılarını veya bir kitabı yazması gerektiğini söyleyen haklı eleştiriler yükseliyor.

Diğer taraftan mevcut parti yönetiminin, bu hamleyi ciddiye almayan, geçmişin gölgesinde kalmış bir hezeyan olarak gören mesafeli duruşu, o eski aktörlerin ne denli yalnızlaştığının kanıtıdır.

Ancak asıl kurumsal felaket, bu tasfiye edilmesi gereken statükoyu hala arkadan itmeye çalışan, partiyi adeta aile şirketi gibi gören o kronikleşmiş bürokratik mekanizmadır.

Yıllardır o koltuklarda oturan, her seçim yenilgisinin ardından pişkince yerini koruyan, partinin hafızasını ve enerjisini sülale mantığıyla sömüren dinozorlaşmış isimler, bu çürümenin asıl mimarlarıdır.

Büyük dedelerinden beri siyasetin ve devlet bürokrasisinin konforlu alanlarında gezen, halkın ekmek kavgasından habersiz bu isimlerin hala aynı başarısız aktöre kalkan olması, dar bir kiliğin çıkarlarını koruma içgüdüsüdür.

Bu isimlerin siyaset sahnesindeki varlığı, 1923 Cumhuriyetinin liyakat, haysiyet ve halkçılık ilkelerinin üzerine çökmüş devasa bir karabasandır.

Seçmen, kendi partisinin tabanına tepeden bakan, sadece kendi dar kliklerinin iktidarını korumak için ittifaklar kuran bu statükoyu ilk sandıkta tarihin dışına fırlatacaktır.

Çünkü modern Türkiye ideali, koltukları kendilerine miras sanan bürokratik elitlerin değil, egemenliği kayıtsız şartsız elinde tutan milletin iradesiyle yürür.

Halkın sabır eşiği çoktan aşılmıştır ve bu saatten sonra geçmişin başarısız aktörlerini yeniden parlatmaya çalışmak ölü gözünden yaş ummaktır.

17/05/2026

Millete Sövme İmtiyazı ve Çakar Lambalı Kibir

Geçen yazının sonunda, transfer siyasetinin sandıktaki karşılığını ve seçmenin bu hamleleri nasıl cezalandırabileceğini konuşacağımızı sözleşmiştik. O hesabı önümüzdeki günlere erteliyorum çünkü toplumun adalet duygusunu derinden yaralayan, fütursuz bir kibir dalgası gündemi bütünüyle işgal etti.

Aslında bu çürümeye yabancı değiliz. 19 Mart tarihinde bu sütunlarda yayımlanan Kırmızı Işığın Geçemediği İmtiyazlar başlıklı yazımda, kamusal ayrıcalıkların nasıl birer tahakküm aracına dönüştüğünü etraflıca anlatmıştım. Devletin gücünü simgeleyen o tepe lambalarının, sıradan vatandaşın tepesinde birer baskı unsuru haline geldiğini söylemiştim. Bugün karşı karşıya olduğumuz manzara, o gün yaptığım tespitlerin ne kadar haklı olduğunu gösterdiği gibi, arsızlığın vardığı boyutun hadsizliğin de ötesine geçtiğini kanıtlıyor.

Bir gazetecinin, kendisine hangi vasıfla veya yakınlıkla tahsis edildiği zaten muamma olan çakarlı aracı kızının eğlencesine sunması kamusal bir ayıptır. Fakat asıl büyük felaket, bu devlet nüfuzunun şov malzemesi yapılmasına haklı olarak itiraz eden, ses yükselten halka bizzat o gazeteci tarafından tehditler savrulması, hakaretler yağdırılmasıdır. Kamunun kaynağını kullanıp kamuya efendilik taslamak, eleştiri getiren vatandaşı aşağılamak tek kelimeyle bir güç zehirlenmesidir.

Bu durum basit bir ailevi disiplinsizlik ya da anlık bir öfke patlaması olarak geçiştirilemez. Karşımızda, devleti ve onun imkanlarını babadan oğula, babadan kıza geçen birer mülk olarak gören kokuşmuş bir zihniyet var. Kendilerini yasalardan muaf, toplumu ise emirlerine amade birer tebaa olarak kodlayan bu figürler, koruma zırhlarının sonsuza kadar süreceğini zannediyor. Halka edilen o küfürler, aslında halkın vergileriyle saltanat sürenlerin gizleyemediği o derin hiyerarşik nefretin dışa vurumudur.

Siyaset bilimi bize gücün denetlenmediği, imtiyazların cezasızlıkla ödüllendirildiği yapıların içten içe çürüyeceğini öğretir. Vatandaş trafikte saatlerce çile çekerken, birilerinin o çileyle alay edercesine tepe lambası yakıp geçmesi ve ardından kendisine itiraz eden kitleyi düşmanlaştırıp tehdit etmesi, toplumsal sözleşmenin tek taraflı feshidir. Namuslu çoğunluğun sabrını ve vakarını bir zayıflık zannedenler büyük yanılıyor. Siyasi himayeniz ne kadar güçlü, arkasındaki köşeler ne kadar korunaklı olursa olsun, halkı aşağılayan o kibir kuleleri ilk sarsıntıda en dipten çatlar.

05/05/2026

Yeter Artık: Siyasetin Mutlak Butlanı ve Bir Halkın Sabır Eşiği


Türkiye bir dönemeçte.

Halk 25 yıllık yorgunluğu üzerinden atmak istiyor.

Cumhuriyet Halk Partisi nihayet birinci parti çıkmış.

Umut taze.

Heyecan diri.

Ancak tüm bu başarının üzerine düşen karanlık ve ısrarcı bir gölge var.

Kemal Kılıçdaroğlu.

Siyaset sahnesinin gördüğü en büyük mağlubiyet makinesi.

Girdiği her seçimi istisnasız kaybetmiş bir figür.

Tam 12 kez yenilmiş bir isim.

İstanbul yerel seçiminden tutun cumhurbaşkanlığı turlarına kadar her yerde hüsran.

Referandumlarda kaybetmiş.

Genel seçimlerde iktidar olamamış.

Kurultaylarda koltuğu ancak zorla bırakmış.

Şimdi ise hukuk koridorlarında mutlak butlan çığlıkları atıyor.

Yani yok hükmünde sayılma peşinde.

Aslında bu terim sadece hukuki bir kağıt parçası değildir.

Bu adamın siyasi varlığının ta kendisidir.

Kılıçdaroğlu siyaseten mutlak butlandır.

Yok hükmündedir.

Halk nezdinde meşruiyeti çoktan bitmiştir.

Ama o durmuyor.

Partisi yükselişe geçmişken o paçasından aşağı çekiyor.

Neden?

Çünkü kişisel hırsı vatan sevgisinin önüne geçmiş.

Kendi koltuğu Türkiye’nin geleceğinden daha kıymetli hale gelmiş.

Bakın net yazıyorum.

Bu bir uyarıdır.

Bu bir halkın manifesto niteliğindeki isyanıdır.

Eğer bu adam bu partiden kovulmazsa,

Eğer bu siyasi kambur söküp atılmazsa,

CHP bir daha benim kapıma gelip oy istemesin.

Zira biz 25 yıldır bu bozuk düzeni değiştirmeye bu kadar yaklaşmışken,

Kendi içimizdeki bu Truva atına daha fazla tahammül edemeyiz.

Siyaseten kadavra haline gelmiş birinin,

Diriliş bekleyen bir ülkenin önünde takoz olmasına izin veremeyiz.

Kılıçdaroğlu’nun her hamlesi rakiplerine verilmiş bir hediyedir.

Onun her açıklaması statükoya sürülmüş bir can suyudur.

Girdiği her seçimi kaybetmiş birinin hala partiyi dizayn etmeye çalışması,

Cumhuriyet tarihimizde kara bir leke olarak kalacaktır.

Bu adam partiden ihraç edilmelidir.

Hemen.

Şimdi.

Aksi takdirde CHP sadece bir seçimi değil,

Kendisine umut bağlamış milyonların hayallerini sonsuza dek kaybedecek.

Ve bu kayıp Türkiye’yi çok daha karanlık bir geleceğe sürükleyecek.

Büyük ülke olmak kendi içindeki çürümüşlüğü söküp atmakla başlar.

Atatürk’ün partisinin bir mağlubiyet abidesi tarafından rehin alınmasına son verin.

Ya o gidecek,

Ya da bu millet size de kapısını tamamen kapatacak.

02/05/2026

Asabiyetin Ganimeti ve Modern Cumhuriyetin Yağması

İbni Haldun’un Mukaddime adlı eserinde ortaya koyduğu o meşhur ayrım, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyolojik tıkanıklığı anlamak için en güçlü anahtardır. Haldun, toplumları bedevi ve hadari olarak ikiye ayırırken sadece bir yerleşim biçiminden değil, bir zihniyet dünyasından bahseder. Bedevi kültüründe sadakat kurallara ya da kurumsal bir devlete değil, doğrudan kabileye ve o grubun ortak çıkarına dayanır. Bu kültürde üretimden ziyade mevcut olanın ele geçirilmesi, yani ganimet anlayışı esastır. Ne yazık ki son çeyrek asırlık süreçte Türkiye, yönünü modern hukuktan çevirip bu köhne Arap bedeviliğinin tortularına yaslanan bir yönetim anlayışının kuşatması altına girmiştir. Din kisvesi altında topluma zerk edilen o ithal kültür, aslında İslam öncesi Arap toplumunun kabile asabiyetinden ve yağma hukukundan başka bir şey değildir.

Çocukluğumuzda izlediğimiz Temel Reis gibi çizgi filmlerde bile Arap karakterlerin geçtikleri yeri talan eden haramiler olarak resmedilmesi, dünyanın bu kültürel kodları nasıl okuduğunun çok eski bir yansımasıdır. Bugün bu topraklarda yaşananlar da o sahnelerin modern bir gerçekliğe bürünmüş halidir. Devletin hazinesini, doğasını ve kurumlarını birer ganimet gibi gören, ele geçirdiği her mevziyi kendi kabilesine pay eden bu anlayış, aslında bin yıl öncesinin yağmacılığının modern çağa sızmış halidir. Onlar için devlet, vatandaşın haklarının korunduğu kutsal bir tüzel kişilik değil, bir an önce paylaşılması gereken bir sofra, bir yağma alanıdır. Bu zihniyetle yetişenlerin iktidar koltuğuna oturduğunda yaptıkları ilk işin hukuku yıkıp kendi kabile kurallarını inşa etmek olması, sosyolojik bir zorunluluğun tezahürüdür.

Türkiye, 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirdiği o muazzam devrimle, feodalizmin bile tam oturmadığı bir coğrafyada dünyanın en modern yerleşik ve uygar yapılarından birini inşa etmişti. Yetmiş beş yıl boyunca ilmek ilmek işlenen laiklik, modern hukuk ve yurttaşlık bilinci, bu toplumu bedevi karanlığından çıkarıp çağdaş bir ulus haline getirme mücadelesiydi. Ancak son dönemde yaşanan gericilik ve talan ekonomisi, bu muazzam devrimin temellerini sarsarak bizi yeniden o karanlık çöllerin kuralsızlığına sürüklemektedir. Arap hayranlığı adı altında pazarlanan bu çürüme, sadece ekonomik bir yıkım değil, aynı zamanda toplumsal bir ahlak çöküşüdür. Kendi kültürel köklerini modernlikle değil, yağma kültürüyle birleştiren bu zihniyet, modern Türkiye’nin yetmiş beş yılda yarattığı tüm değerleri birer birer tüketmektedir.

Büyük bir ülke olmanın yolu, kendi öz kaynaklarını bir ganimet gibi görenlerin elinden devleti kurtarıp yeniden kuralların ve hukukun egemen olduğu o medeni zemine dönmekten geçer. Şahısların ve kabilelerin değil, yasaların üstün olduğu bir Türkiye’yi yeniden inşa etmek artık sadece siyasi bir tercih değil, bir beka meselesidir. Yüz yıl önce yakılan o modernleşme meşalesi, bu karanlığı dağıtacak tek güçtür. Bu yağma kültüründen bir an önce kurtulmalı, devletin onurunu ve vatandaşın haysiyetini yeniden o sarsılmaz cumhuriyet kalesine taşımalıyız. Aksi takdirde, tarih bizi modernleşme sınavından geçemeyip kendi elleriyle yarattığı mirası bir kabile hukukuna kurban eden bir toplum olarak kaydedecektir.

30/04/2026

Şükür Prangası ve Yarım Kalan Sınıf Bilinci

Türkiye’de 1 Mayıs, her yıl olduğu gibi yine bir bayram havasından ziyade, derin bir sosyolojik sancının ve sınıfsal bir yanılsamanın gölgesinde kutlanıyor. Ancak bu sancının kökenine inmek için sadece bugünün çalışma şartlarına bakmak yetmez; tarihin tozlu sayfalarında atladığımız o büyük basamağı, yani feodalizmden kapitalizme geçiş sürecindeki o devasa boşluğu görmek gerekir. Avrupa, yüzyıllar süren feodal sancıların ardından sancılı bir doğumla işçi sınıfını ve onun o meşhur sınıf bilincini yaratırken, Türkiye bu süreci yaşamadan kendini birdenbire vahşi kapitalizmin o acımasız dişlileri arasında buldu. Fabrika ayarlarına feodal bir zihinle oturan Anadolu insanı, bedenen işçi olsa da ruhen hala o toprağa bağlı, itaatkar ve sorgulamayan köylü kimliğini üzerinden atamadı.

Bu bilinçsizlik halinin en temelinde yatan ve aşılması en güç olan engel ise işçi sınıfının içinde büyüdüğü o katı kültürel dokudur. İnanç dünyasında şükretme kültürü, zamanla sadece manevi bir huzur aracı olmaktan çıkıp sermaye sahiplerinin elinde birer uyuşturucuya dönüştü. Fakirliğin kutsandığı, yoksulluğun bir imtihan olarak sunulduğu bir iklimde yetişen bir bireyden kendi hakkını savunmasını beklemek beyhude bir çabadır. Azla yetinmeyi bir erdem sanan, kendi sefaletini öte dünyadaki cennet hayalleriyle perdeleyen bir işçi, kendisine düşük ücret veren patronu bir sömürücü olarak değil, rızkını veren bir aracı olarak görür. Bu psikolojik bariyer, Türkiye’de gerçek anlamda bir işçi hareketinin doğmasını daha en başından engellemiş, sendikaları birer tabeladan, grevleri ise cılız seslerden ibaret kılmıştır.

İşin daha acı tarafı, uzun yıllardır bu ülkenin efendisi olduklarını sanan bir yapının, bu şükür mekanizmasını bir yönetim biçimi haline getirmesidir. Kendi lüks şatafatlarını sürdürürken işçiye porsiyonları küçültmeyi öğütleyen, sabretmenin mükafatını anlatan bu zihniyet, aslında işçi sınıfını daha oluşmadan boğmuştur. Bilinçsiz bırakılan, her türlü hak arayışı günah veya devlete isyan olarak kodlanan bu kitle, kendi celladına aşık olan bir maktul gibi her seçimde kendisini sömüren düzene onay vermeye devam etmektedir. Büyük ülke olmak sadece fabrikalar kurmakla veya hamaset dolu nutuklar atmakla değil, o fabrikalarda alın teri döken insanların kendi emeğinin değerini bilecek bir onura ve bilince sahip olmasıyla mümkündür.

Tarih, bu dönemi ve bu susturulmuş, uyuşturulmuş işçi sınıfının halini Türkiye Cumhuriyeti tarihinin alnında kara bir leke olarak kaydedecektir. Kendi hakkını savunamayan, haksızlığa karşı ses çıkarmayı bir inanç sorunu haline getiren bu kitleler, aslında sadece kendi geleceklerini değil, koca bir ülkenin haysiyetini de ipotek altına almış durumdalar. Dün kızdığımız o yabancı figürlerin, Tom Barrack gibilerin bu topraklarda neden bir modernlik yerine monarşi benzeri yapılar düşlediğinin altında işte bu itaatkar ve sorgulamayan kitlelerin varlığı yatmaktadır. Siz kendi hakkınızdan vazgeçip sefaletinizi kutsadığınız sürece, dışarıdan bakanlar da sizi birer özgür yurttaş olarak değil, yönetilmesi ve terbiye edilmesi gereken birer tebaa olarak görmeye devam edecektir. 1 Mayıs, işte bu acı gerçeğin yüzümüze çarpıldığı, haysiyetli bir duruşun şükür edebiyatına nasıl kurban edildiğinin hüzünlü bir muhasebesidir.

Hak aramanın günah, sefaletin ise kader sayılmadığı bir dünyada, emeğin zincirlerini önce zihinlerde kırdığı o büyük uyanışın adı olan 1 Mayıs kutlu olsun.

Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)

Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...

En Çok Okunan Analizler