siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19/04/2026

Siyasetin ve Diplomasinin Hadsizlik Sınırı

Siyasetin nezaket kuralları, muhatabın bu nezakete ne kadar sadık kaldığıyla doğrudan ilişkilidir. Ancak bugün karşılaştığımız tablo, müttefiklik maskesi ardına sığınan bir küstahlığın, diplomatik teamülleri ayaklar altına alarak iç işlerimize fütursuzca sızma çabasıdır. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’in bir diplomat gibi değil, adeta bir muhalefet lideri ya da siyasi mühendis gibi hareket etmesi, artık tahammül sınırlarını çoktan aşmış, açık bir hadsizlik vakasına dönüşmüştür.

Diplomasi, bir ülkenin onurunu ve sınırlarını temsil etme sanatıdır; ancak Sefir Bey bu sanatı, Türkiye’nin egemenlik haklarına parmak sallama mecrasına çevirmiş durumda. Kendi ülkesindeki devasa yönetim zafiyetlerini ve toplumsal çatlakları görmezden gelip, Ankara’nın göbeğinde siyaset dizayn etmeye kalkışmak, modası geçmiş bir sömürge valisi edasından başka bir şey değildir. Türkiye, ne birilerinin icazetiyle yol yürür ne de bir büyükelçinin ajandasına göre istikamet belirler. Bu toprakların siyasi iradesi sadece ve sadece bu millete aittir; okyanus ötesinden gönderilen memurların telkinlerine değil.

Asıl sorun, bu pervasızlığın nerede duracağını bilmemesidir. Parti genel merkezlerini aşındırıp, seçim süreçlerine dair hüküm veren bir temsilci, aslında kendi ülkesinin dış politika iflasını tescillemektedir. Ankara’nın bu şımarık ve üstenci tavra karşı sessiz kalması düşünülemez. Zira diplomasi nezaketle başlar ancak had bilmekle kaimdir. Kendi yetki alanını unutup Türkiye’nin iç dinamiklerine nizam vermeye çalışanlara, bu coğrafyanın karakteri en sert biçimde hatırlatılmalıdır.

Türkiye, kimsenin oyun sahası ya da laboratuvarı değildir. Sefir Bey’in bu müdahaleci tutumu, iki ülke arasındaki bağları güçlendirmek şöyle dursun, mevcut güven kırıntılarını da yok etmektedir. Bu saatten sonra yapılması gereken, bu hadsizliğe diplomatik bir "dur" demek ve herkesin kendi işine bakmasını sağlamaktır.

30/03/2026

Baykal’ın Mirasından Yalım’ın Havlusuna: CHP’nin Ahlakla Bitmeyen İmtihanı

Türkiye’de siyasetin hafızası, çoğu zaman bir sonraki skandalla silinen uçucu bir mürekkebe benzer. Ancak bazı isimler ve olaylar vardır ki, onlar partilerin üzerine birer ahlaki gölge gibi çöker ve ne kadar "değişim" derseniz deyin, o gölge sizi takip eder. Bugün Uşak’ta bir belediye başkanının belindeki havluyla operasyonun ortasında kalmasını veya Keçiören’deki küfürlü WhatsApp yazışmalarını konuşuyorsak; bu çürümenin tohumlarının nerede atıldığına, hangi ilkesizliğin bugünlere miras kaldığına bakmak zorundayız.

Yıl 2010. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, bir milletvekiliyle yatak odası görüntülerinin internete düşmesiyle sarsılan o günleri hatırlayalım. O dönem bu olay bir "kaset kumpası" olarak nitelendirildi, komplolardan bahsedildi. Elbette özel hayata sızmak bir suçtu, bir kumpastı; ancak asıl mesele sonrasında yaşandı. Baykal, istifasının ardından hiçbir şey olmamış gibi tekrar tekrar milletvekili seçildi, meclise girdi. Sanki CHP’nin bu ahlaki savrulmaya bir vefa borcu varmış gibi, toplumun gözünün içine baka baka o koltuklarda oturtuldu. Kimse "bu tablo, bu partinin hangi ilkesiyle bağdaşıyor?" diye sormadı; soranların sesi ise "komplo" gürültüsüyle bastırıldı.

İşte bugün Uşak’ta yaşananlar, o gün kurulan o tekinsiz sessizliğin sonucudur. Eğer dün Baykal’ın özel hayatı üzerinden partiyi rehin alan o ahlaki eşiği aşmasına göz yumduysanız, bugün Özkan Yalım’ın 21 yaşındaki üniversite öğrencisini belediye kadrosuna alıp şahsi harcamalarını halka ödetmesine şaşırmaya hakkınız yok. Eğer dün bir milletvekiliyle yaşanan o tabloyu "vefa" ile ödüllendirdiyseniz, bugün Keçiören Belediye Başkanı’nın genel başkana küfürler yağdırarak istifa ettiği o bataklığı kendiniz inşa ettiniz demektir.

Siyaset bir ahlak zemininde yükselmiyorsa, geriye kalan tek şey ihale paylaşımları, otel odası baskınları ve ekranlara sığmayan utanç vesikalarıdır. CHP, hangi ilkeyi savunuyor? Halkçılık mı, devletçilik mi, yoksa "bizimkiler yapınca kumpas, başkaları yapınca yolsuzluk" diyen o ikiyüzlü pragmatizm mi? 2010’dan 2026’ya uzanan bu hatta, partinin ahlaki süzgeci o kadar delindi ki, artık içinden rüşvetten küfre, şahsi menfaatten ahlaki çöküşe kadar her şey sızabiliyor.

Bu durumun bedelini sadece partililer değil, değişim umuduyla sandığa giden koca bir toplum ödüyor. Ahlakın siyasete kurban edildiği her gün, bir sonraki skandalın kapısını biraz daha aralıyor. Deniz Baykal’ın kasetinden Özkan Yalım’ın havlusuna uzanan bu yol, aslında bir partinin değil, bir siyasal ahlakın cenaze törenidir. Şimdi söyleyin; o çok övündüğünüz ilkeler, bu kirli mirasın tam olarak neresinde duruyor?

12/02/2026

Güç Gösterisi mi, Geleceğin Çatlağı mı? Erdoğan’ın Transfer Stratejisinin Uzun Vadeli Riski

Siyasette transfer yeni değil.
Ama son dönemde gördüğümüz şey transfer değil.

Bu bir güç demonstrasyonu.

CHP’den seçilmiş bir belediye başkanı istifa ediyor.
Birkaç gün sonra rozet töreni.
Fotoğraf veriliyor.
Mesaj net:

“Güç burada.”

Bu stratejinin mimarı belli.
Recep Tayyip Erdoğan siyaseti her zaman psikolojik üstünlük üzerinden kurdu.
Rakibini zayıf göster, kendi kampını güçlü göster.

Ve bugün Adalet ve Kalkınma Partisi, CHP’den kopan isimleri vitrine koyarak tam olarak bunu yapıyor.

Kısa vadede etkili mi?
Evet.

Ama uzun vadede?

İşte orası kimsenin konuşmadığı yer.

Birinci risk: Parti kimliğinin aşınması.

AK Parti 2000’lerin başında ideolojik bir omurgayla çıktı.
Kendi kadrosunu yetiştirdi.
Kendi teşkilat kültürünü oluşturdu.

Şimdi ne oluyor?

Düne kadar AK Parti’ye en sert eleştirileri yönelten, miting meydanlarında karşısında duran isimler bugün aynı çatı altında.

Bu görüntü parti tabanında iki duyguyu tetikler:

“Demek ki mesele ilke değilmiş.”

“Demek ki yıllardır mücadele eden bizler, yerimizi transferlere bırakıyoruz.”

Sadık teşkilat mensubu için bu kırıcıdır.

Bir parti dışarıdan gelenlerle büyüyebilir.
Ama dışarıdan gelenlerle kimliğini kaybederse içten çözülür.

Bu risk gerçek.

İkinci risk: Güç merkezine bağımlı siyasetçi üretimi.

Transferle gelen siyasetçi şunu bilir:

Kendi seçmeni onu getirmedi.
Yeni partisi onu taşıdı.

Yani meşruiyeti tabandan değil, liderden gelir.

Bu tip siyasetçi ideolojik değil, hiyerarşik olur.

Ve hiyerarşik siyasetçi, gücü yukarıda görür.

Bu da parti içinde yatay güveni zayıflatır.

AK Parti uzun süre güçlü teşkilat yapısıyla ayakta kaldı.
Eğer parti, tabanla bağ kuran kadrolar yerine, güç merkezine bağlı transfer figürlerle dolarsa…

Bir gün o merkez zayıfladığında zincir dağılır.

Üçüncü risk: Seçmen algısında “koruma partisi” imajı.

Muhalefetten gelen isimler çoğu zaman şu tartışmayla gelir:

“Baskıdan kaçtı.”
“Dosyadan kurtuldu.”
“Koruma aradı.”

Bunların doğruluğunu konuşmuyorum.

Ama algı önemlidir.

Eğer toplumun bir kesimi AK Parti’yi “gelenin korunduğu liman” olarak görmeye başlarsa, bu iki sonucu doğurur:

– Parti adalet söyleminde zayıflar.
– Parti içinde ahlaki gerilim artar.

Çünkü sadık seçmen şunu sorar:

“Biz yıllardır mücadele ediyoruz. Dün karşı tarafta olanlar bugün neden baş tacı?”

Bu soru büyür.

Dördüncü risk: Transfer siyasetinin bağımlılık yaratması.

Bu strateji işe yararsa alışkanlık olur.

Her yerel seçim sonrası, her kriz sonrası başka partiden isim çekme refleksi oluşur.

Bu, kısa vadede büyüme sağlar.

Ama uzun vadede şunu üretir:

Kendi kadronu yetiştirme motivasyonu düşer.

Neden zahmet edelim?
Hazırını alırız.

İşte bu, kurumsal çürümenin başlangıcıdır.

Beşinci risk: Gücün tersine dönme ihtimali.

Siyaset sonsuza kadar tek yönlü akmaz.

Bugün güçlü olan yarın zayıflayabilir.

Bugün transfer yapan yarın transfer verir.

Eğer siyaset tamamen güç merkezli hale gelirse, sadakat ideolojiye değil güce bağlanır.

Güç değiştiği gün, aynı psikoloji tersine işler.

Bu sadece CHP için değil, AK Parti için de tehlikedir.

Çünkü ilkesiz transfer kültürü bir kere yerleşirse, herkes için geçerli olur.

Altıncı risk: Erdoğan sonrası denge.

Bunu kimse yüksek sesle konuşmuyor.

AK Parti’nin merkezinde uzun süredir tek bir figür var:
Recep Tayyip Erdoğan.

Transfer stratejisi lider merkezli yürütülüyor.

Peki yarın?

Lider sonrası dönemde parti içindeki bu farklı kökenli, farklı aidiyetli, farklı geçmişli figürler nasıl bir arada kalacak?

Ortak bağ ne olacak?

Eğer bağ ilke değil de liderse, lider sonrası dönem daha kırılgan olur.

Bu, her güçlü lider partisinin yaşadığı klasik risk.

Şimdi net konuşalım.

Erdoğan bu transferleri siyasi zekâyla yapıyor.
Rakibin moralini bozuyor.
Kendi tabanına güç gösteriyor.

Ama stratejik başarı ile yapısal sağlık aynı şey değil.

Bir parti dışarıdan isim alarak büyüyebilir.
Ama dışarıdan isimlerle kimliğini gevşetirse, o büyüme köpük olur.

Bugün kazanç gibi görünen şey, yarın iç gerilim olabilir.

Bugün psikolojik üstünlük gibi görünen şey, yarın teşkilat kırılması olabilir.

Ve siyaset uzun solukludur.

Kısa vadeli hamleler bazen uzun vadeli faturalar üretir.

Bir sonraki yazıda şunu konuşacağız:

Seçmen bütün bu tabloyu sandıkta nasıl cezalandırabilir?

Çünkü en sonunda bütün stratejileri bozan tek güç vardır:

Sandık.

Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)

Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...

En Çok Okunan Analizler