CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17/02/2026

CHP’nin Önümüzdeki Seçimlere Bu Kadroyla Girmesinin Bedeli

Artık süsleyerek konuşmanın anlamı yok.

Eğer Cumhuriyet Halk Partisi, önümüzdeki seçimlere bugün vitrine koyduğu bu kadroyla giderse…

Bunun bir bedeli olacak.

Ve bu bedel, sadece birkaç belediye kaybı falan olmayacak.

Bu, partinin toplumsal güven sermayesinden yiyecek.

CHP yönetimi hâlâ meseleyi şöyle okuyor:

“Birkaç fire verdik ama genel tablo iyi.”

Hayır.

Sorun sayı değil.

Sorun karakter.

Sorun, CHP’den seçilip sonra Adalet ve Kalkınma Partisi saflarına geçen isimlerin yarattığı psikolojik yıkım.

Bu insanlar sadece parti değiştirmedi.

Seçmenin “ben doğru taraftayım” duygusunu parçaladı.

Ve bu duygu geri gelmez.

Bakın, sandık matematik işi değildir.

Sandık duygu işidir.

İnsanlar oy verirken Excel tablosu açmaz.

İçinden geçen şeye bakar:

“Bunlara güvenebilir miyim?”

Bugün CHP seçmeninin kafasında tek bir soru dönüyor:

“Yarın bunlar da gider mi?”

İşte bu soru, bir partinin taşıyabileceği en ağır yüktür.

CHP bu kadroyla yola devam ederse, üç şey olur.

Birincisi: Çekirdek seçmen içe kapanır.

Mitinglere gelmez.
Paylaşım yapmaz.
Coşku üretmez.

Oy verir mi?

Belki.

Ama ruhunu vermez.

Bu, seçim kaybettiren sessiz bir çürümedir.

İkincisi: Kararsız seçmen kaçak güreşir.

Normal şartlarda CHP’ye yaklaşabilecek insanlar şunu düşünür:

“Bunlar kendi içini temizleyemiyor, ülkeyi nasıl yönetecek?”

Ve uzak durur.

Bu insanlar gidip AK Parti’ye oy vermeyebilir.

Ama CHP’ye de gelmez.

Siyasette buna “boşa düşen oy alanı” denir.

En tehlikeli alandır.

Üçüncüsü: Parti içi çözülme hızlanır.

Bugün giden belediye başkanları yarın milletvekili olur.

Sonra il başkanları.

Sonra başka figürler.

Çünkü örnek oluştu.

Bir kere geçiş normalleşti mi, arkası gelir.

Bu sadece CHP’nin sorunu değildir.

Ama CHP şu anda bu virüsün merkezinde.

Bir de işin karşı tarafı var.

Recep Tayyip Erdoğan kısa vadede bu transferleri psikolojik üstünlük olarak kullanıyor.

Ama CHP içi çöküş derinleşirse, Erdoğan’ın işini sandık değil, muhalefetin kendisi görmüş olur.

Yani CHP, rakibini yenemeden kendini yıpratmış olur.

Bu siyasette affedilmez bir hatadır.

Şimdi bazıları diyecek ki:

“Abartıyorsun.”

Hayır.

Türkiye’de muhalefet partileri seçim kaybetmez.

Güven kaybeder.

Güven gitti mi, gerisi otomatik gelir.

CHP’nin bugünkü tablosu tam olarak bu riski taşıyor.

Ve en acısı şu:

Bu kadroların çoğu CHP’ye yıllarını vermiş insanlar değil.

Sonradan gelmiş, vitrine konmuş, “kazanırız” diye alınmış tipler.

Yani CHP kendi öz kadrosunu küstürüp, geçici figürlerle yol yürümeye çalışıyor.

Bu sürdürülebilir değil.

Net konuşayım:

CHP bu yapıyla seçime girerse…

– Coşkusuz bir kampanya olur
– Savunmacı bir dil olur
– Sürekli “karşı taraf daha kötü” anlatısı döner
– Ve sandık gecesi yine aynı cümle kurulur:

“Beklediğimiz sonucu alamadık.”

Alamazsın.

Çünkü güvenle girilmeyen seçim kazanılmaz.

Son söz:

CHP’nin önünde hâlâ bir şans var.

Ama bu şans afişle gelmez.
Mitingle gelmez.
Yeni sloganla hiç gelmez.

Bu şans ancak şuradan gelir:

Kendi içindeki çürümeyi kabul etmekten.

Bu insanları neden aday yaptığını açıkça söylemekten.

Ve artık koltuk değil karakter üzerinden siyaset kurmaktan.

Bunu yapmazsa…

Önümüzdeki seçimlerin bedelini sadece CHP ödemez.

Türkiye muhalefeti topyekûn öder.

14/02/2026

CHP Seçmeni Yeni Bir Siyasal Dil Arıyor mu?

Kısa cevap vereyim:

Evet. Hem de çok net şekilde.

Ama bu arayış sloganlarda değil.
Tweetlerde değil.
Parti bildirgelerinde hiç değil.

Bu arayış sessiz.

Sokakta.
Evde.
Sandığa gitmeden önce içinden geçen cümlede.

CHP seçmeni bugün yüksek sesle bağırmıyor.

Ama içten içe şunu söylüyor:

“Ben oy verdim.
Ben inandım.
Ben umut ettim.
Peki siz ne yaptınız?”

Bu soru büyüyor.

Ve bu sorunun muhatabı sadece parti değiştiren belediye başkanları değil.

Bu sorunun muhatabı doğrudan Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi.

Çünkü seçmen artık sadece isimleri değil, sistemi sorguluyor.

Eskiden CHP seçmeni şuna razıydı:

“Aday kusurlu olabilir ama niyetimiz doğru.”

Bugün buna razı değil.

Bugün şunu istiyor:

“Beni temsil edecek insanın önce karakteri sağlam olsun.”

Bu çok büyük bir kırılma.

Artık ideolojik etiket yetmiyor.
Artık Atatürk posteri yetmiyor.
Artık laiklik vurgusu tek başına tatmin etmiyor.

İnsanlar şunu görmek istiyor:

– Dürüstlük
– Tutarlılık
– Cesaret
– Ve en önemlisi: seçmene sadakat

CHP seçmeni uzun süre savunma psikolojisiyle yaşadı.

“Karşı taraf daha kötü.”
“Bunlar hiç olmazsa alternatif.”

Bu refleks bitti.

Artık kıyaslamıyor.

Artık kendi tarafına bakıyor.

Ve şunu fark ediyor:

Bizim içimizde de ciddi bir çürüme var.

İşte yeni siyasal dil tam burada başlıyor.

Bu bir ideoloji arayışı değil.

Bu bir ahlak arayışı.

Bugün CHP seçmeni daha az konuşuyor ama daha çok düşünüyor.

Bir belediye başkanı AK Parti’ye geçtiğinde ilk tepki öfke oluyor.

Sonra sessizlik.

Ama o sessizlik geri çekilme.

Ve geri çekilen seçmen tehlikelidir.

Çünkü o artık bağırmaz.

O artık mitinge gitmez.

Ama sandıkta cezayı keser.

CHP’nin klasik dili artık çalışmıyor:

“Demokrasi kazandı.”
“Halkın iradesi.”
“Birlikte başaracağız.”

Güzel cümleler.

Ama içi boş.

Seçmen artık şunu duymak istiyor:

“Biz nerede hata yaptık?”
“Bu insanları neden aday yaptık?”
“Bu sistemi nasıl düzelteceğiz?”

Bu sorular sorulmadıkça hiçbir slogan işe yaramaz.

Yeni siyasal dil dediğimiz şey şudur:

Sorumluluk alan bir dil.
Özeleştiri yapan bir dil.
Seçmeni aptal yerine koymayan bir dil.

Ve en önemlisi:

Kendi içindeki çürümeyi kabul eden bir dil.

CHP bunu yapmazsa ne olur?

Seçmen partiden kopmaz belki.

Ama siyasetten kopar.

Sandığa gider ama içi boş gider.

Oy verir ama heyecanı olmaz.

Ve bu, partiler için en tehlikeli durumdur.

Çünkü umut gitti mi, geri gelmez.

Bugün CHP seçmeni bir kurtarıcı beklemiyor.

Bir süper lider aramıyor.

Şunu istiyor:

Temiz insanlar.
Tutarlı kadrolar.
Ve kendisini yarı yolda bırakmayacak temsilciler.

Bu kadar basit.

Ama aynı zamanda bu kadar zor.

Son cümleyi net koyayım:

CHP seçmeni yeni bir siyasal dil arıyor.

Ama bu dil afişlerde yazmaz.

Bu dil kürsülerden bağırılmaz.

Bu dil davranışla kurulur.

Ve şu ana kadar…

O dil konuşulmuyor.

13/02/2026

Sandık Sessizdir Ama Unutmaz

Siyasetçiler hâlâ aynı yanılgıyı yapıyor.

Zannediyorlar ki seçmen unutkan.
Zannediyorlar ki birkaç transferle, birkaç rozet töreniyle, birkaç güçlü fotoğrafla her şey sıfırlanır.

Yanılıyorlar.

Türkiye seçmeni çok şey affeder.
Ama aptal yerine konmayı affetmez.

CHP’den seçilip Adalet ve Kalkınma Partisi saflarına geçenler şunu sanıyor:

“Arkam artık sağlam.”
“Devlet bende.”
“Güç bende.”

Bu ülkede herkes güce bakar sanıyorlar.

Oysa seçmen başka bir şeye bakar:

İhanete.

Bakın, sandık anlık bir refleks değildir.
Sandık bir hafıza mekanizmasıdır.

Bugün tepki vermez.
Yarın da vermez.

Ama zamanı gelince hesabı keser.

Sessizce.

Bu tip siyasetçiler hep aynı hatayı yapar.

Kendi seçmenini yok sayar.
Onu sadece oy veren kalabalık zanneder.

Oysa seçmen bağ kurar.

Mahallesinde afişini astığı adama bağlanır.
Kapısını çalıp elini sıktığı adama bağlanır.
“Bizden biri” dediği insana bağlanır.

Sonra bir sabah o adamın karşı cephede olduğunu görür.

İşte o an kopuş başlar.

Ve bu kopuş bağırarak olmaz.

Sessiz olur.

Kimse meydanlara çıkmaz.
Kimse slogan atmaz.

Ama bir sonraki sandıkta o isim yazılmaz.

Bu kadar.

Bu yüzden transfer yapanlar büyük yanılgı içindedir.

Kendilerini hâlâ “seçilmiş” sanıyorlar.

Hayır.

Onlar artık “atanmış” gibidir.

Yeni pozisyonlarını halktan değil, yukarıdan almışlardır.

Bu fark sandıkta çıkar.

Recep Tayyip Erdoğan bunu herkesten iyi bilir aslında.

Kendi siyasi hayatı, sandığın sabrını ve öfkesini okuyarak şekillendi.

Ama etrafındaki yeni transfer figürler bunu anlamıyor.

Çünkü onlar sandıkla büyümedi.

Onlar koltukla büyüdü.

Sandığı hiç içselleştirmediler.

Bu yüzden seçmenin psikolojisini de bilmiyorlar.

Seçmen şunu yapar:

İlk seçimde izler.
İkinci seçimde mesafe koyar.
Üçüncüde cezayı keser.

Bu kademeli bir süreçtir.

Bugün CHP seçmeni kızgın.
Yarın küskün olacak.
Sonra alternatif arayacak.

AK Parti seçmeni ise başka bir sorguya girecek:

“Biz yıllardır buradayız. Dün karşıda olanlar bugün niye baş tacı?”

Bu soru yayılır.

Bu soru kemirir.

Bu soru partinin içinden çalışır.

Türkiye’de seçmen davranışı sandığınız kadar basit değil.

İnsanlar bazen bir isim için değil, bir his için oy verir.

Adalet hissi.
Saygı hissi.
Temsil edilme hissi.

Parti değiştiren siyasetçi bu üçüne de zarar verir.

Çünkü seçmene şunu söyler:

“Sen önemli değilsin. Benim kariyerim önemli.”

Bu mesaj sandıkta geri döner.

Şimdi herkes güçlü görünüyor.

Rozetler takılıyor.
Fotoğraflar veriliyor.
“Bize katıldı” manşetleri atılıyor.

Ama bu ülkenin sandıkları şunu defalarca gösterdi:

Bugünün zafer fotoğrafı, yarının yenilgi karesine dönüşebilir.

Seçmen kin tutmaz.

Ama not alır.

Geçen yazılarda söyledim.

Bu bir ahlaki çöküş.

Bu bir sistem arızası.

Bugün şunu ekliyorum:

Bu arızanın faturası sandıkta kesilir.

Sessizce.
Soğukkanlıca.
Geri dönüşsüz şekilde.

Ve o gün geldiğinde, bugün birbirini alkışlayanların çoğu birbirine bakacak.

Kimse konuşmayacak.

Ama herkes anlayacak.

Sandık konuşmuştur.

12/02/2026

Güç Gösterisi mi, Geleceğin Çatlağı mı? Erdoğan’ın Transfer Stratejisinin Uzun Vadeli Riski

Siyasette transfer yeni değil.
Ama son dönemde gördüğümüz şey transfer değil.

Bu bir güç demonstrasyonu.

CHP’den seçilmiş bir belediye başkanı istifa ediyor.
Birkaç gün sonra rozet töreni.
Fotoğraf veriliyor.
Mesaj net:

“Güç burada.”

Bu stratejinin mimarı belli.
Recep Tayyip Erdoğan siyaseti her zaman psikolojik üstünlük üzerinden kurdu.
Rakibini zayıf göster, kendi kampını güçlü göster.

Ve bugün Adalet ve Kalkınma Partisi, CHP’den kopan isimleri vitrine koyarak tam olarak bunu yapıyor.

Kısa vadede etkili mi?
Evet.

Ama uzun vadede?

İşte orası kimsenin konuşmadığı yer.

Birinci risk: Parti kimliğinin aşınması.

AK Parti 2000’lerin başında ideolojik bir omurgayla çıktı.
Kendi kadrosunu yetiştirdi.
Kendi teşkilat kültürünü oluşturdu.

Şimdi ne oluyor?

Düne kadar AK Parti’ye en sert eleştirileri yönelten, miting meydanlarında karşısında duran isimler bugün aynı çatı altında.

Bu görüntü parti tabanında iki duyguyu tetikler:

“Demek ki mesele ilke değilmiş.”

“Demek ki yıllardır mücadele eden bizler, yerimizi transferlere bırakıyoruz.”

Sadık teşkilat mensubu için bu kırıcıdır.

Bir parti dışarıdan gelenlerle büyüyebilir.
Ama dışarıdan gelenlerle kimliğini kaybederse içten çözülür.

Bu risk gerçek.

İkinci risk: Güç merkezine bağımlı siyasetçi üretimi.

Transferle gelen siyasetçi şunu bilir:

Kendi seçmeni onu getirmedi.
Yeni partisi onu taşıdı.

Yani meşruiyeti tabandan değil, liderden gelir.

Bu tip siyasetçi ideolojik değil, hiyerarşik olur.

Ve hiyerarşik siyasetçi, gücü yukarıda görür.

Bu da parti içinde yatay güveni zayıflatır.

AK Parti uzun süre güçlü teşkilat yapısıyla ayakta kaldı.
Eğer parti, tabanla bağ kuran kadrolar yerine, güç merkezine bağlı transfer figürlerle dolarsa…

Bir gün o merkez zayıfladığında zincir dağılır.

Üçüncü risk: Seçmen algısında “koruma partisi” imajı.

Muhalefetten gelen isimler çoğu zaman şu tartışmayla gelir:

“Baskıdan kaçtı.”
“Dosyadan kurtuldu.”
“Koruma aradı.”

Bunların doğruluğunu konuşmuyorum.

Ama algı önemlidir.

Eğer toplumun bir kesimi AK Parti’yi “gelenin korunduğu liman” olarak görmeye başlarsa, bu iki sonucu doğurur:

– Parti adalet söyleminde zayıflar.
– Parti içinde ahlaki gerilim artar.

Çünkü sadık seçmen şunu sorar:

“Biz yıllardır mücadele ediyoruz. Dün karşı tarafta olanlar bugün neden baş tacı?”

Bu soru büyür.

Dördüncü risk: Transfer siyasetinin bağımlılık yaratması.

Bu strateji işe yararsa alışkanlık olur.

Her yerel seçim sonrası, her kriz sonrası başka partiden isim çekme refleksi oluşur.

Bu, kısa vadede büyüme sağlar.

Ama uzun vadede şunu üretir:

Kendi kadronu yetiştirme motivasyonu düşer.

Neden zahmet edelim?
Hazırını alırız.

İşte bu, kurumsal çürümenin başlangıcıdır.

Beşinci risk: Gücün tersine dönme ihtimali.

Siyaset sonsuza kadar tek yönlü akmaz.

Bugün güçlü olan yarın zayıflayabilir.

Bugün transfer yapan yarın transfer verir.

Eğer siyaset tamamen güç merkezli hale gelirse, sadakat ideolojiye değil güce bağlanır.

Güç değiştiği gün, aynı psikoloji tersine işler.

Bu sadece CHP için değil, AK Parti için de tehlikedir.

Çünkü ilkesiz transfer kültürü bir kere yerleşirse, herkes için geçerli olur.

Altıncı risk: Erdoğan sonrası denge.

Bunu kimse yüksek sesle konuşmuyor.

AK Parti’nin merkezinde uzun süredir tek bir figür var:
Recep Tayyip Erdoğan.

Transfer stratejisi lider merkezli yürütülüyor.

Peki yarın?

Lider sonrası dönemde parti içindeki bu farklı kökenli, farklı aidiyetli, farklı geçmişli figürler nasıl bir arada kalacak?

Ortak bağ ne olacak?

Eğer bağ ilke değil de liderse, lider sonrası dönem daha kırılgan olur.

Bu, her güçlü lider partisinin yaşadığı klasik risk.

Şimdi net konuşalım.

Erdoğan bu transferleri siyasi zekâyla yapıyor.
Rakibin moralini bozuyor.
Kendi tabanına güç gösteriyor.

Ama stratejik başarı ile yapısal sağlık aynı şey değil.

Bir parti dışarıdan isim alarak büyüyebilir.
Ama dışarıdan isimlerle kimliğini gevşetirse, o büyüme köpük olur.

Bugün kazanç gibi görünen şey, yarın iç gerilim olabilir.

Bugün psikolojik üstünlük gibi görünen şey, yarın teşkilat kırılması olabilir.

Ve siyaset uzun solukludur.

Kısa vadeli hamleler bazen uzun vadeli faturalar üretir.

Bir sonraki yazıda şunu konuşacağız:

Seçmen bütün bu tabloyu sandıkta nasıl cezalandırabilir?

Çünkü en sonunda bütün stratejileri bozan tek güç vardır:

Sandık.

11/02/2026

Bunlar Parti Değil, Güç Değiştiriyor: Transfer Siyasetçilerin Psikolojik Profili

Şimdi açık konuşalım.

CHP’den seçilip sonra Adalet ve Kalkınma Partisi’ye geçenleri izlerken çoğu insan şunu soruyor:

“Bu nasıl olur?”

Ben başka bir soru soruyorum:

Bu insanlar zaten kimdi?

Çünkü burada ideolojik bir dönüşüm yok.
Vicdani bir hesaplaşma yok.
Siyasi bir kırılma hiç yok.

Burada yalnızca güç değişimi var.

Ve bu insanların hepsi, istisnasız, aynı psikolojik kalıptan çıkmış gibi davranıyor.

İlk ortak özellik: aidiyet yoksunluğu.

Bu tipler hiçbir zaman CHP’li olmadı.
Sadece CHP’den seçildiler.

Partiyi kimlik olarak yaşamazlar.
Program okumazlar.
İlke taşımazlar.

Onlar için parti, tıpkı şirket logosu gibidir.
Kariyerine katkı sağladığı sürece taşınır.

Günün sonunda CHP rozetiyle AK Parti rozeti arasında ahlaki fark görmezler.

Sadece güç haritasına bakarlar.

Bugün CHP güçlü görünüyorsa CHP’dedirler.
Yarın iktidar kapısı açılıyorsa oraya giderler.

Bu insanlar siyasi değil, pozisyoneldir.

İkinci ortak özellik: koltuk bağımlılığı.

Bu çok kritik.

Bu tip siyasetçiler için belediye başkanlığı ya da milletvekilliği bir görev değildir.

Bir statüdür.
Bir vitrinidir.
Bir ego uzantısıdır.

Koltuk giderse kimlikleri çöker.

O yüzden koltuğu korumak için her şeyi yapabilirler:

– İlkesini satar
– Seçmeni unutur
– Dün küfrettiği kapıya bugün gider

Bu yüzden AK Parti’ye geçerken yüzleri kızarmaz.

Çünkü mesele siyaset değil.

Mesele koltuğu kaybetmemektir.

Üçüncü özellik: korkuyla yönetilme.

Bu insanlar cesur değildir.

En küçük baskı ihtimalinde çözülürler.

Bir savcılık söylentisi,
bir müfettiş dedikodusu,
bir “dosyan var” fısıltısı…

Yeter.

Hemen pozisyon değiştirirler.

CHP yönetimi çıkıp diyor ki:

“Baskı gördüler.”

İyi de kardeşim…

Baskıyla yön değiştiren adamı neden aday yaptın?

Demek ki bunlar baştan kırılgandı.
Demek ki omurgaları zaten zayıftı.

Dördüncü özellik: seçmeni yok sayma refleksi.

Bu en mide bulandırıcı taraf.

Bu insanlar 50 bin, 100 bin, bazen 300 bin oyla seçiliyor.

Ama o oyları veren insanları bir gün bile düşünmüyorlar.

Çünkü seçmeni özne olarak görmüyorlar.

Seçmen onlar için bir araç.

Bir basamak.

Bir CV maddesi.

Bugün CHP seçmeni onları belediye başkanı yapar.
Yarın AK Parti onları koruma altına alır.

İki tarafta da halk yoktur.

Sadece güç vardır.

Beşinci ortak özellik: ahlaki esneklik.

Normal bir insan için parti değiştirmek büyük bir iç hesaplaşmadır.

Bu tipler için sadece taktik hamledir.

Bugün Erdoğan’ın karşısında duran,
yarın Recep Tayyip Erdoğan’a selam durur.

Ve bunu yaparken hiçbir iç gerilim yaşamaz.

Çünkü değer sistemi yoktur.

Bu yüzden yüz ifadeleri değişmez.
Bu yüzden dün söyledikleriyle bugün yaptıkları arasında çelişki görmezler.

Onlar için dün yoktur.

Sadece bugün vardır.

Altıncı ve belki en karanlık özellik: kurban rolüne sığınma.

Transferden sonra ne yapıyorlar?

Hep aynı şey:

“Korkutuldum.”
“Baskı gördüm.”
“Mecbur kaldım.”

Hiçbiri çıkıp şunu söylemiyor:

“Ben koltuğumu korumak için gittim.”

Çünkü kendilerini masum göstermek zorundalar.

Bu psikolojik savunma mekanizmasıdır.

Fail olduklarını kabul edemezler.

O yüzden mağdur rolüne bürünürler.

Şimdi gelelim asıl meseleye.

Bu insanların profili şunu söylüyor:

Bunlar siyasi aktör değil.
Bunlar güç bağımlısı.

CHP bu tipleri aday yaparak sadece seçim kaybetmiyor.

Toplumsal güveni de kaybediyor.

Çünkü seçmen şunu görüyor:

Ben oy verdim.
O gitti.

Ve bir daha kimseye kolay kolay güvenmiyor.

Geçen yazıda söyledim:

Bu bir ahlaki çöküş.

Bugün şunu ekliyorum:

Bu çöküşün insan malzemesi belli.

Aidiyetsiz, koltuk bağımlısı, korkak, seçmeni araç gören, ilkesiz ve sürekli mağdur rolüne sığınan bir siyasetçi tipi.

Türkiye’de yaygınlaşıyor.

Ve eğer partiler bunu ayıklamazsa…

Yarın bugün olanlar sadece fragman kalır.

Bir sonraki yazıda şunu masaya yatıracağız:

Erdoğan bu transferleri kazanım sanıyor ama uzun vadede AK Parti’yi nasıl içten çürütecek.

Orası daha da sert.

Hazır ol.

10/02/2026

Bu Utancın Adı Siyaset Değil: Bu Bir Ahlak Çöküşüdür

Bir süredir tanıdık bir senaryoyu izliyoruz.

Önce CHP’den seçiliyorsun.
Sonra koltuğa oturuyorsun.
Ardından birkaç ay geçiyor.
Ve bir sabah kalkıyoruz ki rozet değişmiş.

Yeni adres: Adalet ve Kalkınma Partisi.
Yeni selam: Recep Tayyip Erdoğan.
Eski seçmen? Umursayan yok.

Bu artık münferit vaka değil. Bu bir model.

Ve asıl konuşulması gereken şu:

Bu insanlar gökten mi indi?
CHP, Önce Aynaya Bak

Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi çıkıp şunu söylüyor:

“Baskı gördüler.”
“Şantaj yapıldı.”
“Dosyalarla korkutuldular.”

Peki soruyorum:

Bu insanları aday yaparken neredeydiniz?

Eğer bu kişiler gerçekten “baskıya açık”, “dosyayla hizaya gelebilecek”, “tehdit edilince saf değiştirecek” karakterdeyse…

— siz bunu bilmiyor muydunuz?
— araştırmadınız mı?
— sicillerine bakmadınız mı?
— siyasi omurgalarını test etmediniz mi?

Yok eğer diyorsunuz ki:

“Biz bunların böyle insanlar olduğunu bilmiyorduk.”

Bu daha da vahim.

Çünkü bu, CHP’nin aday belirleme mekanizmasının çürük olduğunu gösterir.

Seçmen sandığa giderken şunu düşündü:

“Ben rantçıdan, yağmacıdan, siyasi tüccardan kurtuluyorum.”

Ama meğer sadece tabela değişmiş.
İki İhtimal Var — İkisi de Felaket

Bu geçişlerin arkasında yalnızca iki mantıklı senaryo olabilir.
1) Bu insanlar zaten böyleydi

Yani:

CHP, ideolojik bağlılığı olmayan, siyaseti kariyer basamağı gören, ilk rüzgârda yön değiştiren tipleri bilerek veya bilmeyerek aday yaptı.

Bu durumda suç, yalnızca gidenlerde değil.
Asıl suç, onları vitrine koyanlarda.
2) Bu insanlar seçildikten sonra bozuldu

Bu daha tehlikeli.

Çünkü bu, seçmenin oy verdiği kişinin birkaç ay içinde ahlaki dönüşüm yaşadığını gösterir.

Demek ki koltuk bazılarını bozuyor.
Demek ki yetki bazılarını satın alıyor.
Demek ki bazıları için belediye başkanlığı, halka hizmet değil, pazarlık masasındaki koz.

Her iki ihtimalde de ortada temiz bir tablo yok.
CHP Seçmeni Kandırıldı

CHP’ye oy veren insanlar şunu sanıyordu:

Bu kadrolar halk için çalışacak.
Bu kadrolar eski düzeni temizleyecek.
Bu kadrolar siyaseti rant kapısı olmaktan çıkaracak.

Ama olan şu:

Seçmen umut verdi.
Siyasetçi bunu CV’ye yazdı.
Sonra iktidar kapısına gitti.

Bu düpedüz seçmen iradesinin gaspıdır.

Hukuken değil belki.
Ama ahlaken.
AK Parti Cephesi: İlke Değil, Avcılık

AK Parti tarafı da masum rolü oynamasın.

Bu bir “katılım” değil.
Bu bir transfer operasyonu.

Rozet takma törenleriyle bunu meşrulaştırmaya çalışıyorlar.

Ama ortada ideolojik birlik yok.
Ortak değer yok.
Siyasi uyum yok.

Sadece güç var.
Sadece iktidar var.
Sadece “gel, seni koruyayım” mesajı var.

Bu bir parti politikası değil.

Bu, yerel yönetim avıdır.
Daha Acısı: Normalleşen Omurgasızlık

En korkutucu olan ne biliyor musunuz?

Artık kimse şaşırmıyor.

Bir belediye başkanı parti değiştiriyor: “E, olur böyle şeyler.”

Bir milletvekili karşı tarafa geçiyor: “Siyaset bu.”

Hayır.

Bu siyaset değil.

Bu karakter meselesi.

Bir insan seçmene verdiği sözü bu kadar kolay çöpe atıyorsa, problem sistemde değil sadece — insanın kendisindedir.
Son Söz

Bu yazıyı ne AK Parti’ye küfür etmek için yazıyorum,
ne CHP’yi kurtarmak için.

Bu yazıyı şunun için yazıyorum:

Türkiye’de siyaset giderek etikten kopuyor.

Partiler aday seçerken ahlakı değil, kazanma ihtimalini ölçüyor.
Siyasetçiler seçmene değil, güç merkezine bakıyor.
Seçmen ise her seferinde biraz daha yalnız kalıyor.

Ve sonra herkes soruyor:

“Bu ülke neden düzelmiyor?”

Çünkü omurgasızlık prim yapıyor.
Çünkü ilkesizlik kariyer oluyor.
Çünkü koltuk, vicdandan daha değerli hale geldi.

Buna siyaset demeyin.

Bu, organize bir ahlaki çöküştür.

Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)

Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...

En Çok Okunan Analizler