Artık süsleyerek konuşmanın anlamı yok.
Eğer Cumhuriyet Halk Partisi, önümüzdeki seçimlere bugün vitrine koyduğu bu kadroyla giderse…
Bunun bir bedeli olacak.
Ve bu bedel, sadece birkaç belediye kaybı falan olmayacak.
Bu, partinin toplumsal güven sermayesinden yiyecek.
CHP yönetimi hâlâ meseleyi şöyle okuyor:
“Birkaç fire verdik ama genel tablo iyi.”
Hayır.
Sorun sayı değil.
Sorun karakter.
Sorun, CHP’den seçilip sonra Adalet ve Kalkınma Partisi saflarına geçen isimlerin yarattığı psikolojik yıkım.
Bu insanlar sadece parti değiştirmedi.
Seçmenin “ben doğru taraftayım” duygusunu parçaladı.
Ve bu duygu geri gelmez.
Bakın, sandık matematik işi değildir.
Sandık duygu işidir.
İnsanlar oy verirken Excel tablosu açmaz.
İçinden geçen şeye bakar:
“Bunlara güvenebilir miyim?”
Bugün CHP seçmeninin kafasında tek bir soru dönüyor:
“Yarın bunlar da gider mi?”
İşte bu soru, bir partinin taşıyabileceği en ağır yüktür.
CHP bu kadroyla yola devam ederse, üç şey olur.
Birincisi: Çekirdek seçmen içe kapanır.
Mitinglere gelmez.
Paylaşım yapmaz.
Coşku üretmez.
Oy verir mi?
Belki.
Ama ruhunu vermez.
Bu, seçim kaybettiren sessiz bir çürümedir.
İkincisi: Kararsız seçmen kaçak güreşir.
Normal şartlarda CHP’ye yaklaşabilecek insanlar şunu düşünür:
“Bunlar kendi içini temizleyemiyor, ülkeyi nasıl yönetecek?”
Ve uzak durur.
Bu insanlar gidip AK Parti’ye oy vermeyebilir.
Ama CHP’ye de gelmez.
Siyasette buna “boşa düşen oy alanı” denir.
En tehlikeli alandır.
Üçüncüsü: Parti içi çözülme hızlanır.
Bugün giden belediye başkanları yarın milletvekili olur.
Sonra il başkanları.
Sonra başka figürler.
Çünkü örnek oluştu.
Bir kere geçiş normalleşti mi, arkası gelir.
Bu sadece CHP’nin sorunu değildir.
Ama CHP şu anda bu virüsün merkezinde.
Bir de işin karşı tarafı var.
Recep Tayyip Erdoğan kısa vadede bu transferleri psikolojik üstünlük olarak kullanıyor.
Ama CHP içi çöküş derinleşirse, Erdoğan’ın işini sandık değil, muhalefetin kendisi görmüş olur.
Yani CHP, rakibini yenemeden kendini yıpratmış olur.
Bu siyasette affedilmez bir hatadır.
Şimdi bazıları diyecek ki:
“Abartıyorsun.”
Hayır.
Türkiye’de muhalefet partileri seçim kaybetmez.
Güven kaybeder.
Güven gitti mi, gerisi otomatik gelir.
CHP’nin bugünkü tablosu tam olarak bu riski taşıyor.
Ve en acısı şu:
Bu kadroların çoğu CHP’ye yıllarını vermiş insanlar değil.
Sonradan gelmiş, vitrine konmuş, “kazanırız” diye alınmış tipler.
Yani CHP kendi öz kadrosunu küstürüp, geçici figürlerle yol yürümeye çalışıyor.
Bu sürdürülebilir değil.
Net konuşayım:
CHP bu yapıyla seçime girerse…
– Coşkusuz bir kampanya olur
– Savunmacı bir dil olur
– Sürekli “karşı taraf daha kötü” anlatısı döner
– Ve sandık gecesi yine aynı cümle kurulur:
“Beklediğimiz sonucu alamadık.”
Alamazsın.
Çünkü güvenle girilmeyen seçim kazanılmaz.
Son söz:
CHP’nin önünde hâlâ bir şans var.
Ama bu şans afişle gelmez.
Mitingle gelmez.
Yeni sloganla hiç gelmez.
Bu şans ancak şuradan gelir:
Kendi içindeki çürümeyi kabul etmekten.
Bu insanları neden aday yaptığını açıkça söylemekten.
Ve artık koltuk değil karakter üzerinden siyaset kurmaktan.
Bunu yapmazsa…
Önümüzdeki seçimlerin bedelini sadece CHP ödemez.
Türkiye muhalefeti topyekûn öder.
seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17/02/2026
14/02/2026
CHP Seçmeni Yeni Bir Siyasal Dil Arıyor mu?
Kısa cevap vereyim:
Evet. Hem de çok net şekilde.
Ama bu arayış sloganlarda değil.
Tweetlerde değil.
Parti bildirgelerinde hiç değil.
Bu arayış sessiz.
Sokakta.
Evde.
Sandığa gitmeden önce içinden geçen cümlede.
CHP seçmeni bugün yüksek sesle bağırmıyor.
Ama içten içe şunu söylüyor:
“Ben oy verdim.
Ben inandım.
Ben umut ettim.
Peki siz ne yaptınız?”
Bu soru büyüyor.
Ve bu sorunun muhatabı sadece parti değiştiren belediye başkanları değil.
Bu sorunun muhatabı doğrudan Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi.
Çünkü seçmen artık sadece isimleri değil, sistemi sorguluyor.
Eskiden CHP seçmeni şuna razıydı:
“Aday kusurlu olabilir ama niyetimiz doğru.”
Bugün buna razı değil.
Bugün şunu istiyor:
“Beni temsil edecek insanın önce karakteri sağlam olsun.”
Bu çok büyük bir kırılma.
Artık ideolojik etiket yetmiyor.
Artık Atatürk posteri yetmiyor.
Artık laiklik vurgusu tek başına tatmin etmiyor.
İnsanlar şunu görmek istiyor:
– Dürüstlük
– Tutarlılık
– Cesaret
– Ve en önemlisi: seçmene sadakat
CHP seçmeni uzun süre savunma psikolojisiyle yaşadı.
“Karşı taraf daha kötü.”
“Bunlar hiç olmazsa alternatif.”
Bu refleks bitti.
Artık kıyaslamıyor.
Artık kendi tarafına bakıyor.
Ve şunu fark ediyor:
Bizim içimizde de ciddi bir çürüme var.
İşte yeni siyasal dil tam burada başlıyor.
Bu bir ideoloji arayışı değil.
Bu bir ahlak arayışı.
Bugün CHP seçmeni daha az konuşuyor ama daha çok düşünüyor.
Bir belediye başkanı AK Parti’ye geçtiğinde ilk tepki öfke oluyor.
Sonra sessizlik.
Ama o sessizlik geri çekilme.
Ve geri çekilen seçmen tehlikelidir.
Çünkü o artık bağırmaz.
O artık mitinge gitmez.
Ama sandıkta cezayı keser.
CHP’nin klasik dili artık çalışmıyor:
“Demokrasi kazandı.”
“Halkın iradesi.”
“Birlikte başaracağız.”
Güzel cümleler.
Ama içi boş.
Seçmen artık şunu duymak istiyor:
“Biz nerede hata yaptık?”
“Bu insanları neden aday yaptık?”
“Bu sistemi nasıl düzelteceğiz?”
Bu sorular sorulmadıkça hiçbir slogan işe yaramaz.
Yeni siyasal dil dediğimiz şey şudur:
Sorumluluk alan bir dil.
Özeleştiri yapan bir dil.
Seçmeni aptal yerine koymayan bir dil.
Ve en önemlisi:
Kendi içindeki çürümeyi kabul eden bir dil.
CHP bunu yapmazsa ne olur?
Seçmen partiden kopmaz belki.
Ama siyasetten kopar.
Sandığa gider ama içi boş gider.
Oy verir ama heyecanı olmaz.
Ve bu, partiler için en tehlikeli durumdur.
Çünkü umut gitti mi, geri gelmez.
Bugün CHP seçmeni bir kurtarıcı beklemiyor.
Bir süper lider aramıyor.
Şunu istiyor:
Temiz insanlar.
Tutarlı kadrolar.
Ve kendisini yarı yolda bırakmayacak temsilciler.
Bu kadar basit.
Ama aynı zamanda bu kadar zor.
Son cümleyi net koyayım:
CHP seçmeni yeni bir siyasal dil arıyor.
Ama bu dil afişlerde yazmaz.
Bu dil kürsülerden bağırılmaz.
Bu dil davranışla kurulur.
Ve şu ana kadar…
O dil konuşulmuyor.
Evet. Hem de çok net şekilde.
Ama bu arayış sloganlarda değil.
Tweetlerde değil.
Parti bildirgelerinde hiç değil.
Bu arayış sessiz.
Sokakta.
Evde.
Sandığa gitmeden önce içinden geçen cümlede.
CHP seçmeni bugün yüksek sesle bağırmıyor.
Ama içten içe şunu söylüyor:
“Ben oy verdim.
Ben inandım.
Ben umut ettim.
Peki siz ne yaptınız?”
Bu soru büyüyor.
Ve bu sorunun muhatabı sadece parti değiştiren belediye başkanları değil.
Bu sorunun muhatabı doğrudan Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi.
Çünkü seçmen artık sadece isimleri değil, sistemi sorguluyor.
Eskiden CHP seçmeni şuna razıydı:
“Aday kusurlu olabilir ama niyetimiz doğru.”
Bugün buna razı değil.
Bugün şunu istiyor:
“Beni temsil edecek insanın önce karakteri sağlam olsun.”
Bu çok büyük bir kırılma.
Artık ideolojik etiket yetmiyor.
Artık Atatürk posteri yetmiyor.
Artık laiklik vurgusu tek başına tatmin etmiyor.
İnsanlar şunu görmek istiyor:
– Dürüstlük
– Tutarlılık
– Cesaret
– Ve en önemlisi: seçmene sadakat
CHP seçmeni uzun süre savunma psikolojisiyle yaşadı.
“Karşı taraf daha kötü.”
“Bunlar hiç olmazsa alternatif.”
Bu refleks bitti.
Artık kıyaslamıyor.
Artık kendi tarafına bakıyor.
Ve şunu fark ediyor:
Bizim içimizde de ciddi bir çürüme var.
İşte yeni siyasal dil tam burada başlıyor.
Bu bir ideoloji arayışı değil.
Bu bir ahlak arayışı.
Bugün CHP seçmeni daha az konuşuyor ama daha çok düşünüyor.
Bir belediye başkanı AK Parti’ye geçtiğinde ilk tepki öfke oluyor.
Sonra sessizlik.
Ama o sessizlik geri çekilme.
Ve geri çekilen seçmen tehlikelidir.
Çünkü o artık bağırmaz.
O artık mitinge gitmez.
Ama sandıkta cezayı keser.
CHP’nin klasik dili artık çalışmıyor:
“Demokrasi kazandı.”
“Halkın iradesi.”
“Birlikte başaracağız.”
Güzel cümleler.
Ama içi boş.
Seçmen artık şunu duymak istiyor:
“Biz nerede hata yaptık?”
“Bu insanları neden aday yaptık?”
“Bu sistemi nasıl düzelteceğiz?”
Bu sorular sorulmadıkça hiçbir slogan işe yaramaz.
Yeni siyasal dil dediğimiz şey şudur:
Sorumluluk alan bir dil.
Özeleştiri yapan bir dil.
Seçmeni aptal yerine koymayan bir dil.
Ve en önemlisi:
Kendi içindeki çürümeyi kabul eden bir dil.
CHP bunu yapmazsa ne olur?
Seçmen partiden kopmaz belki.
Ama siyasetten kopar.
Sandığa gider ama içi boş gider.
Oy verir ama heyecanı olmaz.
Ve bu, partiler için en tehlikeli durumdur.
Çünkü umut gitti mi, geri gelmez.
Bugün CHP seçmeni bir kurtarıcı beklemiyor.
Bir süper lider aramıyor.
Şunu istiyor:
Temiz insanlar.
Tutarlı kadrolar.
Ve kendisini yarı yolda bırakmayacak temsilciler.
Bu kadar basit.
Ama aynı zamanda bu kadar zor.
Son cümleyi net koyayım:
CHP seçmeni yeni bir siyasal dil arıyor.
Ama bu dil afişlerde yazmaz.
Bu dil kürsülerden bağırılmaz.
Bu dil davranışla kurulur.
Ve şu ana kadar…
O dil konuşulmuyor.
13/02/2026
Sandık Sessizdir Ama Unutmaz
Siyasetçiler hâlâ aynı yanılgıyı yapıyor.
Zannediyorlar ki seçmen unutkan.
Zannediyorlar ki birkaç transferle, birkaç rozet töreniyle, birkaç güçlü fotoğrafla her şey sıfırlanır.
Yanılıyorlar.
Türkiye seçmeni çok şey affeder.
Ama aptal yerine konmayı affetmez.
CHP’den seçilip Adalet ve Kalkınma Partisi saflarına geçenler şunu sanıyor:
“Arkam artık sağlam.”
“Devlet bende.”
“Güç bende.”
Bu ülkede herkes güce bakar sanıyorlar.
Oysa seçmen başka bir şeye bakar:
İhanete.
Bakın, sandık anlık bir refleks değildir.
Sandık bir hafıza mekanizmasıdır.
Bugün tepki vermez.
Yarın da vermez.
Ama zamanı gelince hesabı keser.
Sessizce.
Bu tip siyasetçiler hep aynı hatayı yapar.
Kendi seçmenini yok sayar.
Onu sadece oy veren kalabalık zanneder.
Oysa seçmen bağ kurar.
Mahallesinde afişini astığı adama bağlanır.
Kapısını çalıp elini sıktığı adama bağlanır.
“Bizden biri” dediği insana bağlanır.
Sonra bir sabah o adamın karşı cephede olduğunu görür.
İşte o an kopuş başlar.
Ve bu kopuş bağırarak olmaz.
Sessiz olur.
Kimse meydanlara çıkmaz.
Kimse slogan atmaz.
Ama bir sonraki sandıkta o isim yazılmaz.
Bu kadar.
Bu yüzden transfer yapanlar büyük yanılgı içindedir.
Kendilerini hâlâ “seçilmiş” sanıyorlar.
Hayır.
Onlar artık “atanmış” gibidir.
Yeni pozisyonlarını halktan değil, yukarıdan almışlardır.
Bu fark sandıkta çıkar.
Recep Tayyip Erdoğan bunu herkesten iyi bilir aslında.
Kendi siyasi hayatı, sandığın sabrını ve öfkesini okuyarak şekillendi.
Ama etrafındaki yeni transfer figürler bunu anlamıyor.
Çünkü onlar sandıkla büyümedi.
Onlar koltukla büyüdü.
Sandığı hiç içselleştirmediler.
Bu yüzden seçmenin psikolojisini de bilmiyorlar.
Seçmen şunu yapar:
İlk seçimde izler.
İkinci seçimde mesafe koyar.
Üçüncüde cezayı keser.
Bu kademeli bir süreçtir.
Bugün CHP seçmeni kızgın.
Yarın küskün olacak.
Sonra alternatif arayacak.
AK Parti seçmeni ise başka bir sorguya girecek:
“Biz yıllardır buradayız. Dün karşıda olanlar bugün niye baş tacı?”
Bu soru yayılır.
Bu soru kemirir.
Bu soru partinin içinden çalışır.
Türkiye’de seçmen davranışı sandığınız kadar basit değil.
İnsanlar bazen bir isim için değil, bir his için oy verir.
Adalet hissi.
Saygı hissi.
Temsil edilme hissi.
Parti değiştiren siyasetçi bu üçüne de zarar verir.
Çünkü seçmene şunu söyler:
“Sen önemli değilsin. Benim kariyerim önemli.”
Bu mesaj sandıkta geri döner.
Şimdi herkes güçlü görünüyor.
Rozetler takılıyor.
Fotoğraflar veriliyor.
“Bize katıldı” manşetleri atılıyor.
Ama bu ülkenin sandıkları şunu defalarca gösterdi:
Bugünün zafer fotoğrafı, yarının yenilgi karesine dönüşebilir.
Seçmen kin tutmaz.
Ama not alır.
Geçen yazılarda söyledim.
Bu bir ahlaki çöküş.
Bu bir sistem arızası.
Bugün şunu ekliyorum:
Bu arızanın faturası sandıkta kesilir.
Sessizce.
Soğukkanlıca.
Geri dönüşsüz şekilde.
Ve o gün geldiğinde, bugün birbirini alkışlayanların çoğu birbirine bakacak.
Kimse konuşmayacak.
Ama herkes anlayacak.
Sandık konuşmuştur.
Zannediyorlar ki seçmen unutkan.
Zannediyorlar ki birkaç transferle, birkaç rozet töreniyle, birkaç güçlü fotoğrafla her şey sıfırlanır.
Yanılıyorlar.
Türkiye seçmeni çok şey affeder.
Ama aptal yerine konmayı affetmez.
CHP’den seçilip Adalet ve Kalkınma Partisi saflarına geçenler şunu sanıyor:
“Arkam artık sağlam.”
“Devlet bende.”
“Güç bende.”
Bu ülkede herkes güce bakar sanıyorlar.
Oysa seçmen başka bir şeye bakar:
İhanete.
Bakın, sandık anlık bir refleks değildir.
Sandık bir hafıza mekanizmasıdır.
Bugün tepki vermez.
Yarın da vermez.
Ama zamanı gelince hesabı keser.
Sessizce.
Bu tip siyasetçiler hep aynı hatayı yapar.
Kendi seçmenini yok sayar.
Onu sadece oy veren kalabalık zanneder.
Oysa seçmen bağ kurar.
Mahallesinde afişini astığı adama bağlanır.
Kapısını çalıp elini sıktığı adama bağlanır.
“Bizden biri” dediği insana bağlanır.
Sonra bir sabah o adamın karşı cephede olduğunu görür.
İşte o an kopuş başlar.
Ve bu kopuş bağırarak olmaz.
Sessiz olur.
Kimse meydanlara çıkmaz.
Kimse slogan atmaz.
Ama bir sonraki sandıkta o isim yazılmaz.
Bu kadar.
Bu yüzden transfer yapanlar büyük yanılgı içindedir.
Kendilerini hâlâ “seçilmiş” sanıyorlar.
Hayır.
Onlar artık “atanmış” gibidir.
Yeni pozisyonlarını halktan değil, yukarıdan almışlardır.
Bu fark sandıkta çıkar.
Recep Tayyip Erdoğan bunu herkesten iyi bilir aslında.
Kendi siyasi hayatı, sandığın sabrını ve öfkesini okuyarak şekillendi.
Ama etrafındaki yeni transfer figürler bunu anlamıyor.
Çünkü onlar sandıkla büyümedi.
Onlar koltukla büyüdü.
Sandığı hiç içselleştirmediler.
Bu yüzden seçmenin psikolojisini de bilmiyorlar.
Seçmen şunu yapar:
İlk seçimde izler.
İkinci seçimde mesafe koyar.
Üçüncüde cezayı keser.
Bu kademeli bir süreçtir.
Bugün CHP seçmeni kızgın.
Yarın küskün olacak.
Sonra alternatif arayacak.
AK Parti seçmeni ise başka bir sorguya girecek:
“Biz yıllardır buradayız. Dün karşıda olanlar bugün niye baş tacı?”
Bu soru yayılır.
Bu soru kemirir.
Bu soru partinin içinden çalışır.
Türkiye’de seçmen davranışı sandığınız kadar basit değil.
İnsanlar bazen bir isim için değil, bir his için oy verir.
Adalet hissi.
Saygı hissi.
Temsil edilme hissi.
Parti değiştiren siyasetçi bu üçüne de zarar verir.
Çünkü seçmene şunu söyler:
“Sen önemli değilsin. Benim kariyerim önemli.”
Bu mesaj sandıkta geri döner.
Şimdi herkes güçlü görünüyor.
Rozetler takılıyor.
Fotoğraflar veriliyor.
“Bize katıldı” manşetleri atılıyor.
Ama bu ülkenin sandıkları şunu defalarca gösterdi:
Bugünün zafer fotoğrafı, yarının yenilgi karesine dönüşebilir.
Seçmen kin tutmaz.
Ama not alır.
Geçen yazılarda söyledim.
Bu bir ahlaki çöküş.
Bu bir sistem arızası.
Bugün şunu ekliyorum:
Bu arızanın faturası sandıkta kesilir.
Sessizce.
Soğukkanlıca.
Geri dönüşsüz şekilde.
Ve o gün geldiğinde, bugün birbirini alkışlayanların çoğu birbirine bakacak.
Kimse konuşmayacak.
Ama herkes anlayacak.
Sandık konuşmuştur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)
Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...
En Çok Okunan Analizler
-
Olayları nasıl isimlendirirsek, onları öyle algılarız. Bugün sınırlarımızdan içeriye kontrolsüzce akan milyonlarca insanı tanımlarken kullan...
-
İbni Haldun’un Mukaddime adlı eserinde ortaya koyduğu o meşhur ayrım, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyolojik tıkanıklığı anlamak için...
-
Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...
-
Türkiye'de yaşayıp da "torpil" gerçeğiyle yüzleşmemiş kimse yoktur. Liyakatin değil, sadakatin ya da "tanıdıkların" ...
-
Türkiye bir dönemeçte. Halk 25 yıllık yorgunluğu üzerinden atmak istiyor. Cumhuriyet Halk Partisi nihayet birinci parti çıkmış. Umut taze. H...