özgür özel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgür özel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19/09/2026

İki Kıskaç Arasında Boğulan Millet ve Ankara’nın Çifte Körlüğü

Türkiye’de siyaset ile toplum arasındaki makas hiç olmadığı kadar açılmış durumda. Ankara’daki aktörlerin kendi iktidar hesapları için tükettiği enerji ile sokaktaki insanın hayatta kalma mücadelesi arasındaki uçurum, siyasete duyulan güveni hızla aşındırıyor.

Ekonomik göstergeler bu kopuşun en somut belgesidir. TÜİK verilerine göre yıllık enflasyon yüzde 31’in üzerinde seyrederken; gıda, konut ve ulaştırma gibi temel harcamalardaki artış yüzde 35 ile 40 bandına dayanmış durumdadır. Ücretlinin, emeklinin ve küçük esnafın alım gücü her geçen gün erirken, devletin kayıt dışılıkla mücadelede tespit ettiği yüz milyarlarca liralık matrah farkı tek başına adalet sağlamaya yetmiyor. Vatandaş haklı olarak vergi yükünün kimin sırtına bindiğini, kamuda neden tasarruf yapılmadığını ve harcamalardaki şatafatın hesabını soruyor.

Hukuk ve adalet alanındaki tablo da farksızdır. Avrupa Konseyi organlarının İmamoğlu davası, sivil toplum ve ifade özgürlüğü alanındaki ihlallere dair kaygıları bir yana, yargının siyasete doğrudan müdahalesi kurumsal güveni temelinden sarstı. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP kurultaylarına yönelik verdiği mutlak butlan kararı ve yönetimi eski kadrolara devretme girişimi siyasetin dengelerini kökten değiştirdi. Ancak bu mahkeme hamlesi umudu tüketmeye yetmedi; Özgür Özel ve 91 milletvekili istifa ederek YENİ Parti’yi kurdu ve Meclis’in ikinci büyük grubu haline geldi. CHP 44 vekile gerilerken, eski aktörlerin elinde kalan o tabela hukuki tartışmaların gölgesinde bir müzeye dönüştü.

Fakat mesele yalnızca tabela veya isim değiştirmekten ibaret değildir. Asıl sınav, bu yeni hareketin ekonomik program, adalet, kurumsal reform ve liyakat konusunda ne söyleyeceğidir. Vatandaş Ankara’dan yeni bir koltuk kavgası değil; düşen enflasyon, tarafsız yargı, adil vergi ve çocuklarının geleceğine dair somut bir güvence bekliyor.

Türkiye bugün iki kıskacın arasında sıkışmış vaziyette: Bir tarafta hayat pahalılığı ve ekonomik belirsizlik, diğer tarafta hukuka ve kurumlara duyulan güvenin çöküşü. Ekonomiye güven için hukuka, hukuka güven için ise siyasetçilerin kendi çıkarlarını toplumun önüne koymadığına inanmak gerekir. Ankara’nın asıl körlüğü, halk ay sonunu ve geleceğini hesaplarken kendi küçük iktidar alanlarını koruma yarışına girmesidir. Sandık kurulduğunda sadece iktidar değil, bu kokuşmuş siyaset düzeninin tamamı milletin vicdanında tartılacaktır.

30/03/2026

Baykal’ın Mirasından Yalım’ın Havlusuna: CHP’nin Ahlakla Bitmeyen İmtihanı

Türkiye’de siyasetin hafızası, çoğu zaman bir sonraki skandalla silinen uçucu bir mürekkebe benzer. Ancak bazı isimler ve olaylar vardır ki, onlar partilerin üzerine birer ahlaki gölge gibi çöker ve ne kadar "değişim" derseniz deyin, o gölge sizi takip eder. Bugün Uşak’ta bir belediye başkanının belindeki havluyla operasyonun ortasında kalmasını veya Keçiören’deki küfürlü WhatsApp yazışmalarını konuşuyorsak; bu çürümenin tohumlarının nerede atıldığına, hangi ilkesizliğin bugünlere miras kaldığına bakmak zorundayız.

Yıl 2010. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, bir milletvekiliyle yatak odası görüntülerinin internete düşmesiyle sarsılan o günleri hatırlayalım. O dönem bu olay bir "kaset kumpası" olarak nitelendirildi, komplolardan bahsedildi. Elbette özel hayata sızmak bir suçtu, bir kumpastı; ancak asıl mesele sonrasında yaşandı. Baykal, istifasının ardından hiçbir şey olmamış gibi tekrar tekrar milletvekili seçildi, meclise girdi. Sanki CHP’nin bu ahlaki savrulmaya bir vefa borcu varmış gibi, toplumun gözünün içine baka baka o koltuklarda oturtuldu. Kimse "bu tablo, bu partinin hangi ilkesiyle bağdaşıyor?" diye sormadı; soranların sesi ise "komplo" gürültüsüyle bastırıldı.

İşte bugün Uşak’ta yaşananlar, o gün kurulan o tekinsiz sessizliğin sonucudur. Eğer dün Baykal’ın özel hayatı üzerinden partiyi rehin alan o ahlaki eşiği aşmasına göz yumduysanız, bugün Özkan Yalım’ın 21 yaşındaki üniversite öğrencisini belediye kadrosuna alıp şahsi harcamalarını halka ödetmesine şaşırmaya hakkınız yok. Eğer dün bir milletvekiliyle yaşanan o tabloyu "vefa" ile ödüllendirdiyseniz, bugün Keçiören Belediye Başkanı’nın genel başkana küfürler yağdırarak istifa ettiği o bataklığı kendiniz inşa ettiniz demektir.

Siyaset bir ahlak zemininde yükselmiyorsa, geriye kalan tek şey ihale paylaşımları, otel odası baskınları ve ekranlara sığmayan utanç vesikalarıdır. CHP, hangi ilkeyi savunuyor? Halkçılık mı, devletçilik mi, yoksa "bizimkiler yapınca kumpas, başkaları yapınca yolsuzluk" diyen o ikiyüzlü pragmatizm mi? 2010’dan 2026’ya uzanan bu hatta, partinin ahlaki süzgeci o kadar delindi ki, artık içinden rüşvetten küfre, şahsi menfaatten ahlaki çöküşe kadar her şey sızabiliyor.

Bu durumun bedelini sadece partililer değil, değişim umuduyla sandığa giden koca bir toplum ödüyor. Ahlakın siyasete kurban edildiği her gün, bir sonraki skandalın kapısını biraz daha aralıyor. Deniz Baykal’ın kasetinden Özkan Yalım’ın havlusuna uzanan bu yol, aslında bir partinin değil, bir siyasal ahlakın cenaze törenidir. Şimdi söyleyin; o çok övündüğünüz ilkeler, bu kirli mirasın tam olarak neresinde duruyor?

Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)

Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...

En Çok Okunan Analizler