Görünen o ki, bu isim için siyasetin anlamı topluma umut olmak değil, kendi varlığını her ne pahasına olursa olsun sürdürmektir. Parti içi barışı dinamitleyen, mevcut yönetimi hukuk labirentlerinde boğmaya çalışan ve iktidarın değirmenine su taşıyan bu hamleler, basit bir "muhalefet etme" hakkı olarak görülemez. Kendi ikbali için partisinin kurumsal kimliğini sarsan, seçmenin sandığa olan güvenini kıran birinin, o partinin çatısı altında kalmaya devam etmesi siyaseten izah edilemez.
13/04/2026
Siyasetin Sırtındaki Kambur ve Tasfiye Zorunluluğu
Siyaseti bir hizmet aracı değil de kişisel bir kale savunması olarak gören anlayış, eninde sonunda içinde bulunduğu yapıya en büyük zararı verir. Bugün ana muhalefet partisinin yaşadığı sancı tam olarak budur.
Koltuktan indirilmiş olmasına rağmen, arka kapı siyasetiyle ve kurultay davalarıyla partinin enerjisini sömüren bir figürün varlığı, artık bir demokrasi sorunu haline gelmiştir. On yılı aşkın süredir girdiği her seçimden mağlubiyetle ayrılan, halkın değişim talebini her defasında kendi koltuk hırsına kurban eden bu liderlik anlayışı, muhalefetin üzerine çökmüş bir kabus gibidir.
Görünen o ki, bu isim için siyasetin anlamı topluma umut olmak değil, kendi varlığını her ne pahasına olursa olsun sürdürmektir. Parti içi barışı dinamitleyen, mevcut yönetimi hukuk labirentlerinde boğmaya çalışan ve iktidarın değirmenine su taşıyan bu hamleler, basit bir "muhalefet etme" hakkı olarak görülemez. Kendi ikbali için partisinin kurumsal kimliğini sarsan, seçmenin sandığa olan güvenini kıran birinin, o partinin çatısı altında kalmaya devam etmesi siyaseten izah edilemez.
Görünen o ki, bu isim için siyasetin anlamı topluma umut olmak değil, kendi varlığını her ne pahasına olursa olsun sürdürmektir. Parti içi barışı dinamitleyen, mevcut yönetimi hukuk labirentlerinde boğmaya çalışan ve iktidarın değirmenine su taşıyan bu hamleler, basit bir "muhalefet etme" hakkı olarak görülemez. Kendi ikbali için partisinin kurumsal kimliğini sarsan, seçmenin sandığa olan güvenini kıran birinin, o partinin çatısı altında kalmaya devam etmesi siyaseten izah edilemez.
Bir kurumun geleceğini, o kurumun eski başkanından korumak zorunda kalması başlı başına bir trajedi ve yönetim zafiyetidir. Gerçek bir yenilenme, sadece isimlerin değişmesiyle değil, o yapıyı çürüten eski alışkanlıkların ve o alışkanlıkların taşıyıcısı olan figürlerin tasfiyesiyle mümkündür.
Muhalefetin önünü tıkayan, toplumsal enerjiyi soğuran ve her kritik virajda hatalı manevralarıyla seçmeni hayal kırıklığına uğratan bu zihniyetle araya net bir mesafe koyulmalıdır.
Partinin ismini ve imkanlarını, meşru yönetime karşı bir silah gibi kullanan bu ismin ihraç edilmesi, sadece bir iç mesele değil, muhalefetin haysiyetini kurtarma operasyonudur.
Siyaset, başarısızlığın ödüllendirildiği ya da zarar verenin korunup kollandığı bir alan olmamalıdır.
Türkiye'nin önünü açacak yeni bir siyasi dil için, bu yükten kurtulmak artık kaçınılmazdır.
08/04/2026
23. Ankara Kitap Fuarı’nda Herkesin Yanından Geçtiği Ama Az Kişinin Fark Ettiği Şey
Ankara’da bazı günler vardır, şehir aynı kalır ama akış değişir. İnsanlar aynı caddelerden geçer, aynı binaların önünden yürür ama o günün içinde küçük bir durak oluşur. Kısa süreli, geçici ama fark eden için anlamlı bir durak.
11 Nisan da böyle bir gün olacak.
Bir kitabın raf yolculuğu ile okurla yüz yüze gelmesi arasında tuhaf bir mesafe vardır. Kitap çoğu zaman sessizdir. Okur onu evinde, otobüste, gece yarısı okur. Yazar ise o an orada değildir. Aradaki ilişki tek yönlü gibi görünür.
Ama bazı anlar bu mesafeyi ortadan kaldırır.
Bir imza günü aslında bir satış etkinliği değil, yazının görünür hale geldiği kısa bir eşiktir. Normalde sayfalar arasında kurulan ilişki, o gün fiziksel bir karşılaşmaya dönüşür. Yazı, okur ve yazar aynı mekânda bulunur. Bu durum nadir olduğu için değerlidir.
“Kayıp Kedi Heykelinin Sırrı” bu açıdan ilginç bir örnek. Bir çocuk romanı gibi başlıyor ama yalnızca bir macera anlatmıyor. Okuru pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp, düşünmeye zorlayan bir kurgu kuruyor. Bir şişe, bir harita ve çözülmesi gereken bir sır… Ama asıl mesele o sırrın kendisi değil, o sırla kurulan zihinsel ilişki.
Belki de bu yüzden kitap, yalnızca Türkiye’de değil, farklı kütüphane sistemlerinde de kendine yer buldu. The British Library gibi köklü bir kurumun kataloğuna girmesi ya da Türkiye’de halk kütüphanelerine dahil edilmesi, gürültülü başarılar değil; daha çok metnin kendi yolunu bulduğunu gösteren sessiz işaretler.
Ama her kitabın bir de görünmeyen tarafı vardır. Okurun fark etmediği, yazarın taşıdığı kişisel yük. Bu metnin içinde çocukluk anıları, yarım kalmış vedalar ve gerçek hayattan taşınmış bağlar var. Kurgu ile hayat arasındaki o ince çizgi, kitabın asıl duygusunu kuruyor.
Diğer tarafta ise daha sert bir metin duruyor. “Deist Olduğunu Bilmeyen Müslümanlar” farklı bir alana bakıyor. Orada mesele bir hikâye değil, bir mesafe. İnsanların kendilerini nasıl tanımladıkları ile nasıl yaşadıkları arasındaki fark.
Bu kitap cevap vermekten çok soru üretmeye çalışıyor. Okuru rahatlatmak yerine rahatsız ediyor. İnanç dediğimiz şeyin ne kadarının alışkanlık, ne kadarının bilinçli tercih olduğunu sorgulatıyor. Bu yüzden bir sonuç değil, bir başlangıç metni.
İki kitap arasında tür olarak fark var ama ortak bir zemin var. İkisi de okuru pasif bırakmıyor. Biri ipuçlarının peşine düşürüyor, diğeri zihinsel bir hesaplaşmanın içine çekiyor.
Bu tür metinlerin gerçek karşılığı bazen sayfalarda değil, karşılaşmalarda ortaya çıkar.
11 Nisan’da Ankara’daki ATO Congresium’da, kısa bir zaman aralığında böyle bir karşılaşma mümkün olacak. Saat 10 ile 12 arasında, kalabalığın içinde küçük bir masa ve o masanın etrafında oluşacak kısa duraklar…
Bu bir çağrı değil. Daha çok bir ihtimal.
Yolu oraya düşen için, yazının sayfadan çıkıp insana dönüştüğü o kısa anı görmek mümkün olacak. Gelmek için özel bir plan yapmaya gerek yok. Bazen bir karşılaşma, zaten geçmekte olduğun yolun üzerindedir.
Ve çoğu zaman asıl mesele şudur: Okuduğumuz metinlerle gerçekten hiç karşılaşıyor muyuz, yoksa sadece yanlarından geçip gidiyor muyuz?
11 Nisan da böyle bir gün olacak.
Bir kitabın raf yolculuğu ile okurla yüz yüze gelmesi arasında tuhaf bir mesafe vardır. Kitap çoğu zaman sessizdir. Okur onu evinde, otobüste, gece yarısı okur. Yazar ise o an orada değildir. Aradaki ilişki tek yönlü gibi görünür.
Ama bazı anlar bu mesafeyi ortadan kaldırır.
Bir imza günü aslında bir satış etkinliği değil, yazının görünür hale geldiği kısa bir eşiktir. Normalde sayfalar arasında kurulan ilişki, o gün fiziksel bir karşılaşmaya dönüşür. Yazı, okur ve yazar aynı mekânda bulunur. Bu durum nadir olduğu için değerlidir.
“Kayıp Kedi Heykelinin Sırrı” bu açıdan ilginç bir örnek. Bir çocuk romanı gibi başlıyor ama yalnızca bir macera anlatmıyor. Okuru pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp, düşünmeye zorlayan bir kurgu kuruyor. Bir şişe, bir harita ve çözülmesi gereken bir sır… Ama asıl mesele o sırrın kendisi değil, o sırla kurulan zihinsel ilişki.
Belki de bu yüzden kitap, yalnızca Türkiye’de değil, farklı kütüphane sistemlerinde de kendine yer buldu. The British Library gibi köklü bir kurumun kataloğuna girmesi ya da Türkiye’de halk kütüphanelerine dahil edilmesi, gürültülü başarılar değil; daha çok metnin kendi yolunu bulduğunu gösteren sessiz işaretler.
Ama her kitabın bir de görünmeyen tarafı vardır. Okurun fark etmediği, yazarın taşıdığı kişisel yük. Bu metnin içinde çocukluk anıları, yarım kalmış vedalar ve gerçek hayattan taşınmış bağlar var. Kurgu ile hayat arasındaki o ince çizgi, kitabın asıl duygusunu kuruyor.
Diğer tarafta ise daha sert bir metin duruyor. “Deist Olduğunu Bilmeyen Müslümanlar” farklı bir alana bakıyor. Orada mesele bir hikâye değil, bir mesafe. İnsanların kendilerini nasıl tanımladıkları ile nasıl yaşadıkları arasındaki fark.
Bu kitap cevap vermekten çok soru üretmeye çalışıyor. Okuru rahatlatmak yerine rahatsız ediyor. İnanç dediğimiz şeyin ne kadarının alışkanlık, ne kadarının bilinçli tercih olduğunu sorgulatıyor. Bu yüzden bir sonuç değil, bir başlangıç metni.
İki kitap arasında tür olarak fark var ama ortak bir zemin var. İkisi de okuru pasif bırakmıyor. Biri ipuçlarının peşine düşürüyor, diğeri zihinsel bir hesaplaşmanın içine çekiyor.
Bu tür metinlerin gerçek karşılığı bazen sayfalarda değil, karşılaşmalarda ortaya çıkar.
11 Nisan’da Ankara’daki ATO Congresium’da, kısa bir zaman aralığında böyle bir karşılaşma mümkün olacak. Saat 10 ile 12 arasında, kalabalığın içinde küçük bir masa ve o masanın etrafında oluşacak kısa duraklar…
Bu bir çağrı değil. Daha çok bir ihtimal.
Yolu oraya düşen için, yazının sayfadan çıkıp insana dönüştüğü o kısa anı görmek mümkün olacak. Gelmek için özel bir plan yapmaya gerek yok. Bazen bir karşılaşma, zaten geçmekte olduğun yolun üzerindedir.
Ve çoğu zaman asıl mesele şudur: Okuduğumuz metinlerle gerçekten hiç karşılaşıyor muyuz, yoksa sadece yanlarından geçip gidiyor muyuz?
06/04/2026
Göz Bebeklerine Çakılan Reklam Kazıkları: Başkent mi, Panayır Yeri mi?
Sabah evden çıkıp işe giderken ya da akşam yola koyulduğunuzda, Ankara’da artık gökyüzünü görmek bir lüks haline geldi. Eskiden kentin silüeti olan o vakur binalar, şimdi üzerlerine giydirilen devasa bez afişlerin arkasında nefessiz kalıyor. Parklara gidiyorsunuz, iki ağaç arasında huzur bulacağınızı sanırken, önünüze kazulet gibi dikilen, metal yığını bir reklam kulesiyle göz göze geliyorsunuz. Bu sadece bir tanıtım meselesi değil; bu, kamusal alanın, yani sizin ve benim olan o ortak nefes alanının, hoyratça işgal edilmesidir.
Belediyelerin "hizmet" tabelası altında yürüttüğü bu görsel terör, aslında kentin ruhuna saplanmış birer hançerdir. Üst geçitleri birer dükkan vitrinine, refüjleri birer sergi alanına çeviren bu zihniyet, vatandaşın "görme hakkını" parası olana satıyor. Brezilya’nın Sao Paulo’su on beş yıl önce "Temiz Şehir" diyerek tek bir billboard bırakmazken, bizde her boşluk yağmalanacak bir ganimet muamelesi görüyor. Estetikten, nezaketten ve mimari saygıdan nasibini almamış bu anlayışın kökleri, aslında o uzak ve kurak coğrafyanın, bulduğu her yeşili ya da boşluğu paraya tahvil etmeye çalışan göçebe yağmacı kültüründe gizli.
Kendi öz kültürümüzün o vakur ve sade estetiği yerine, İslam öncesi Arap toplumunun o her şeyi metalaştıran, gösteriş budalası ve kaba saba kabile refleksini Ankara’nın göbeğine dikiyoruz. Bir kentin belediye başkanı ya da bir şirketin genel müdürü, devasa bir panoda gülümseyerek bize "hizmet" pazarlarken, aslında o panonun arkasındaki kurumuş ağaçları, bozulmuş kaldırımları ve estetiği katledilmiş sokakları gizliyor. Reklamların arkasına saklanan bir kent, kimliğini yitirmiş bir kenttir.
Dünya, insan odaklı şehirciliği ve görsel sükuneti konuşurken; bizde kaldırımların ortasına dikilen o devasa totemler, sürüş güvenliğini tehdit eden ışıklı ekranlar ve parkların manzarasını kapatan metal yığınları başarı olarak alkışlanıyor. Bu, toplumsal bir nasırlaşmadır. Gözlerimizin önündeki bu talanı kanıksadığımız an, kenti kent yapan o ortak iradeyi de teslim etmiş oluruz.
Nihayetinde, Ankara’nın her yanını saran bu görsel kirlilik, aklın değil, kaba kuvvetin ve para hırsının zaferidir. Bir gün o ışıklı tabelalar söndüğünde ve o dev kazuletler paslanıp devrildiğinde, geriye sadece çölleşmiş bir estetik hafıza kalacak. Aradan geçen koca bir asra rağmen, bir sokağı ya da bir parkı, talan edilecek bir arazi gibi görmekten ne zaman vazgeçeceğiz? Belki de asıl soru budur: Biz bu şehirde nefes mi alıyoruz, yoksa sadece reklamların arasından süzülmeye çalışan birer figüran mıyız?
Belediyelerin "hizmet" tabelası altında yürüttüğü bu görsel terör, aslında kentin ruhuna saplanmış birer hançerdir. Üst geçitleri birer dükkan vitrinine, refüjleri birer sergi alanına çeviren bu zihniyet, vatandaşın "görme hakkını" parası olana satıyor. Brezilya’nın Sao Paulo’su on beş yıl önce "Temiz Şehir" diyerek tek bir billboard bırakmazken, bizde her boşluk yağmalanacak bir ganimet muamelesi görüyor. Estetikten, nezaketten ve mimari saygıdan nasibini almamış bu anlayışın kökleri, aslında o uzak ve kurak coğrafyanın, bulduğu her yeşili ya da boşluğu paraya tahvil etmeye çalışan göçebe yağmacı kültüründe gizli.
Kendi öz kültürümüzün o vakur ve sade estetiği yerine, İslam öncesi Arap toplumunun o her şeyi metalaştıran, gösteriş budalası ve kaba saba kabile refleksini Ankara’nın göbeğine dikiyoruz. Bir kentin belediye başkanı ya da bir şirketin genel müdürü, devasa bir panoda gülümseyerek bize "hizmet" pazarlarken, aslında o panonun arkasındaki kurumuş ağaçları, bozulmuş kaldırımları ve estetiği katledilmiş sokakları gizliyor. Reklamların arkasına saklanan bir kent, kimliğini yitirmiş bir kenttir.
Dünya, insan odaklı şehirciliği ve görsel sükuneti konuşurken; bizde kaldırımların ortasına dikilen o devasa totemler, sürüş güvenliğini tehdit eden ışıklı ekranlar ve parkların manzarasını kapatan metal yığınları başarı olarak alkışlanıyor. Bu, toplumsal bir nasırlaşmadır. Gözlerimizin önündeki bu talanı kanıksadığımız an, kenti kent yapan o ortak iradeyi de teslim etmiş oluruz.
Nihayetinde, Ankara’nın her yanını saran bu görsel kirlilik, aklın değil, kaba kuvvetin ve para hırsının zaferidir. Bir gün o ışıklı tabelalar söndüğünde ve o dev kazuletler paslanıp devrildiğinde, geriye sadece çölleşmiş bir estetik hafıza kalacak. Aradan geçen koca bir asra rağmen, bir sokağı ya da bir parkı, talan edilecek bir arazi gibi görmekten ne zaman vazgeçeceğiz? Belki de asıl soru budur: Biz bu şehirde nefes mi alıyoruz, yoksa sadece reklamların arasından süzülmeye çalışan birer figüran mıyız?
31/03/2026
Sakal ve Süngü Arasında Bir İrtica Provası
Türkiye’de siyasetin hafızası, genellikle sabahın erken saatlerinde önümüze düşen haberlerin gürültüsüyle şekilleniyor. Ancak bazen bugünün o yoğun gündem sağanağından sıyrılıp, bu toprakların zihinsel genetiğine işleyen büyük kırılmalara bakmak gerekiyor. 31 Mart Vakası, üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen, bu coğrafyanın laikleşme sancılarını ve bitmek bilmeyen o yapısal kavgasını anlamak için hala en kritik eşiktir.
13 Nisan 1909 sabahı İstanbul’da yankılanan tüfek sesleri, sadece bir askeri isyanın habercisi değildi. O gün Taksim Kışlası’ndan sokağa taşan öfke, İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla gelen özgürlük ortamına karşı, köklerini geçmişin dogmalarından alan o meşhur gerici refleksin ilk büyük patlamasıydı. İttihatçıların rasyonel ve dünyevi bir hukuk düzeni kurma iddiası, kışlanın ve sokağın dini retoriği siyasal bir kalkan olarak kullanan direnciyle çarpışmıştı. Mektepli subayların temsil ettiği modern akıl ile alaylı askerlerin içine hapsolduğu o eski dünya arasındaki mesafe, Volkan gazetesi gibi odakların kışkırtmasıyla bir gecede bir linç kültürüne dönüşmüştü.
Olayları sadece bir asayiş sorunu olarak okumak, meselenin arkasındaki asıl yapıyı ıskalamaktır. Karşımızdaki gerçek, aklın rehberliğinde bir devlet inşası ile teokratik referansların gölgesindeki o "eski düzen" arasındaki kaçınılmaz ve sert çatışmadır. İsyancıların meclis binasını kuşatıp modernleşme yanlısı isimleri hedef alması, aslında laik bir geleceğin kapısını henüz aralamış olan topluma verilmiş bir gözdağıydı. Selanik’ten yola çıkan Hareket Ordusu, sadece bir isyanı bastırmakla kalmamış; aynı zamanda aydınlanma değerlerini korumak adına ordunun siyasetin merkezine bir denetleyici güç olarak yerleştiği o uzun ve sancılı dönemi başlatmıştı.
II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan bu süreç, padişahın mutlak gücünün yerini parlamenter bir denemeye bırakması gibi görünse de, aslında Türkiye’nin laikleşme serüveninin ilk büyük sınavıydı. 1909 anayasa değişiklikleriyle atılan adımlar, devlet yönetimini bir kişinin iradesinden alıp kurumsal bir rasyonaliteye devretme çabasıydı. Ancak bu süreç, gericiliğin sadece bir isyanla bitmediğini, aksine her kriz anında farklı maskelerle yeniden sahneye çıkabileceği gerçeğini de hafızalarımıza kazıdı.
Tarih, bazen sadece çözülememiş bir düğümün farklı zamanlarda farklı eller tarafından yeniden çekiştirilmesidir. Bugün hala kurumlarımızı ve toplumsal sözleşmemizi tartışırken o günkü zihinsel yarılmanın izlerini görüyoruz. 31 Mart, Türkiye’nin demokrasi tarihinde sadece bir tarihsel vaka değil, aydınlanma ile karanlık arasındaki o bitmeyen mücadelenin en kanlı laboratuvarıdır. Aradan geçen koca bir asra rağmen, gericiliğin o konforlu ama tehlikeli limanlarından gerçekten kurtulabildik mi? Yoksa hala laik bir gelecek tasavvuru inşa etmek yerine, tarihin o tekerrür eden sahnelerinde kendimize yeni roller mi arıyoruz?
13 Nisan 1909 sabahı İstanbul’da yankılanan tüfek sesleri, sadece bir askeri isyanın habercisi değildi. O gün Taksim Kışlası’ndan sokağa taşan öfke, İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla gelen özgürlük ortamına karşı, köklerini geçmişin dogmalarından alan o meşhur gerici refleksin ilk büyük patlamasıydı. İttihatçıların rasyonel ve dünyevi bir hukuk düzeni kurma iddiası, kışlanın ve sokağın dini retoriği siyasal bir kalkan olarak kullanan direnciyle çarpışmıştı. Mektepli subayların temsil ettiği modern akıl ile alaylı askerlerin içine hapsolduğu o eski dünya arasındaki mesafe, Volkan gazetesi gibi odakların kışkırtmasıyla bir gecede bir linç kültürüne dönüşmüştü.
Olayları sadece bir asayiş sorunu olarak okumak, meselenin arkasındaki asıl yapıyı ıskalamaktır. Karşımızdaki gerçek, aklın rehberliğinde bir devlet inşası ile teokratik referansların gölgesindeki o "eski düzen" arasındaki kaçınılmaz ve sert çatışmadır. İsyancıların meclis binasını kuşatıp modernleşme yanlısı isimleri hedef alması, aslında laik bir geleceğin kapısını henüz aralamış olan topluma verilmiş bir gözdağıydı. Selanik’ten yola çıkan Hareket Ordusu, sadece bir isyanı bastırmakla kalmamış; aynı zamanda aydınlanma değerlerini korumak adına ordunun siyasetin merkezine bir denetleyici güç olarak yerleştiği o uzun ve sancılı dönemi başlatmıştı.
II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan bu süreç, padişahın mutlak gücünün yerini parlamenter bir denemeye bırakması gibi görünse de, aslında Türkiye’nin laikleşme serüveninin ilk büyük sınavıydı. 1909 anayasa değişiklikleriyle atılan adımlar, devlet yönetimini bir kişinin iradesinden alıp kurumsal bir rasyonaliteye devretme çabasıydı. Ancak bu süreç, gericiliğin sadece bir isyanla bitmediğini, aksine her kriz anında farklı maskelerle yeniden sahneye çıkabileceği gerçeğini de hafızalarımıza kazıdı.
Tarih, bazen sadece çözülememiş bir düğümün farklı zamanlarda farklı eller tarafından yeniden çekiştirilmesidir. Bugün hala kurumlarımızı ve toplumsal sözleşmemizi tartışırken o günkü zihinsel yarılmanın izlerini görüyoruz. 31 Mart, Türkiye’nin demokrasi tarihinde sadece bir tarihsel vaka değil, aydınlanma ile karanlık arasındaki o bitmeyen mücadelenin en kanlı laboratuvarıdır. Aradan geçen koca bir asra rağmen, gericiliğin o konforlu ama tehlikeli limanlarından gerçekten kurtulabildik mi? Yoksa hala laik bir gelecek tasavvuru inşa etmek yerine, tarihin o tekerrür eden sahnelerinde kendimize yeni roller mi arıyoruz?
30/03/2026
Baykal’ın Mirasından Yalım’ın Havlusuna: CHP’nin Ahlakla Bitmeyen İmtihanı
Türkiye’de siyasetin hafızası, çoğu zaman bir sonraki skandalla silinen uçucu bir mürekkebe benzer. Ancak bazı isimler ve olaylar vardır ki, onlar partilerin üzerine birer ahlaki gölge gibi çöker ve ne kadar "değişim" derseniz deyin, o gölge sizi takip eder. Bugün Uşak’ta bir belediye başkanının belindeki havluyla operasyonun ortasında kalmasını veya Keçiören’deki küfürlü WhatsApp yazışmalarını konuşuyorsak; bu çürümenin tohumlarının nerede atıldığına, hangi ilkesizliğin bugünlere miras kaldığına bakmak zorundayız.
Yıl 2010. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, bir milletvekiliyle yatak odası görüntülerinin internete düşmesiyle sarsılan o günleri hatırlayalım. O dönem bu olay bir "kaset kumpası" olarak nitelendirildi, komplolardan bahsedildi. Elbette özel hayata sızmak bir suçtu, bir kumpastı; ancak asıl mesele sonrasında yaşandı. Baykal, istifasının ardından hiçbir şey olmamış gibi tekrar tekrar milletvekili seçildi, meclise girdi. Sanki CHP’nin bu ahlaki savrulmaya bir vefa borcu varmış gibi, toplumun gözünün içine baka baka o koltuklarda oturtuldu. Kimse "bu tablo, bu partinin hangi ilkesiyle bağdaşıyor?" diye sormadı; soranların sesi ise "komplo" gürültüsüyle bastırıldı.İşte bugün Uşak’ta yaşananlar, o gün kurulan o tekinsiz sessizliğin sonucudur. Eğer dün Baykal’ın özel hayatı üzerinden partiyi rehin alan o ahlaki eşiği aşmasına göz yumduysanız, bugün Özkan Yalım’ın 21 yaşındaki üniversite öğrencisini belediye kadrosuna alıp şahsi harcamalarını halka ödetmesine şaşırmaya hakkınız yok. Eğer dün bir milletvekiliyle yaşanan o tabloyu "vefa" ile ödüllendirdiyseniz, bugün Keçiören Belediye Başkanı’nın genel başkana küfürler yağdırarak istifa ettiği o bataklığı kendiniz inşa ettiniz demektir.
Siyaset bir ahlak zemininde yükselmiyorsa, geriye kalan tek şey ihale paylaşımları, otel odası baskınları ve ekranlara sığmayan utanç vesikalarıdır. CHP, hangi ilkeyi savunuyor? Halkçılık mı, devletçilik mi, yoksa "bizimkiler yapınca kumpas, başkaları yapınca yolsuzluk" diyen o ikiyüzlü pragmatizm mi? 2010’dan 2026’ya uzanan bu hatta, partinin ahlaki süzgeci o kadar delindi ki, artık içinden rüşvetten küfre, şahsi menfaatten ahlaki çöküşe kadar her şey sızabiliyor.
Bu durumun bedelini sadece partililer değil, değişim umuduyla sandığa giden koca bir toplum ödüyor. Ahlakın siyasete kurban edildiği her gün, bir sonraki skandalın kapısını biraz daha aralıyor. Deniz Baykal’ın kasetinden Özkan Yalım’ın havlusuna uzanan bu yol, aslında bir partinin değil, bir siyasal ahlakın cenaze törenidir. Şimdi söyleyin; o çok övündüğünüz ilkeler, bu kirli mirasın tam olarak neresinde duruyor?
29/03/2026
Arabın Siyahına Tapınırken Solan Bozkır Renkleri
Şehirlerimizin gri silüetine, sokaktaki insanların üzerindeki o ağır siyah yoğunluğuna ve televizyon ekranlarından taşan, dinmek bilmeyen feryat figan dizilerine baktığınızda, bir şeylerin eksik olduğunu değil, yabancı bir ruhun üzerimize zorla giydirildiğini hissedersiniz. Bu toprakların hafızasında bir zamanlar doğanın tüm renkleri, bozkırın neşesi ve Dede Korkut anlatılarının o vakur yiğitliği varken; bugün nasıl oldu da acıyı kutsayan, ölümü yücelten ve kederi bir hayat biçimi haline getiren bir kültürel kuşatmanın altında kaldık? Geleneksel motiflerimizde, kilimlerimizde veya yemenilerimizde gördüğümüz o vahşi renk cümbüşü yerini neden gri bir sessizliğe ve siyahın matemine bıraktı? Bu sadece bir moda tercihi değil, zihinsel bir daralmanın fiziksel tezahürüdür. Dede Korkut’un yiğitliği ve doğa saygısı, yerini neden acıdan beslenen, yoksulluğu bir erdem gibi pazarlayan dizi senaryolarına bıraktı?
Orta Asya’nın derinliklerinden süzülüp gelirken heybemizde doğaya saygı, kadına verilen değer ve destanların coşkusu vardı. Ancak coğrafya değiştikçe, o hayat dolu nakışların yerini İslam öncesi Arap toplumundan süzülüp gelen o ağır, tek sesli ve içe kapanık matem almaya başladı. Bugün sanatımızda neden bir heykelin zarafeti, bir resmin derinliği veya çok sesli bir müziğin katmanları yok diye sorduğumuzda, cevabı bu zihinsel prangada buluyoruz. Tek sesli bir enstrümanın, sadece hüzne ayarlanmış tınısı gibi hayatımız da tek tipleşti. Sanatı sadece ağlamak, müziği sadece sızlanmak sanan bir anlayış, şehirleri estetikten mahrum bırakıp beton grisine mahkûm etti.
Dünyanın geri kalanına bakın; Afrika’nın en ücra köşesindeki yerlilerin boyunlarındaki renkli taşlara, Uzak Doğu’nun o canlı sokaklarına veya Güney Amerika’nın hayat fışkıran enerjisine. Orada yaşam kutsanırken, bizde adeta yokluk ve acı birer rütbe gibi taşınıyor. Siyah, dünyanın her yerinde bir matem rengiyken, bizde gündelik hayatın tek üniforması haline geldi. Oysa bizim anneannelerimiz, her bir oyasında bir anlam taşıyan rengarenk yemenilerle bağlardı başını. Arabın siyahına tapınmak, aslında kendi köklerimizi, o renkli ve canlı ruhu inkâr etmektir. Bu, sadece bir estetik kaybı değil, bir kültürün sessizce yok oluşudur.
Bu kültürel tıkanıklığı aşmanın yolu, ithal edilmiş kederi ve bu coğrafyaya yabancı olan o kasvetli gelenekleri dışlamaktan geçiyor. Kendi öz kültürümüze, o bozkırın ferahlığına ve doğanın renklerine dönmediğimiz sürece; ne şehirlerimizde bir estetik inşa edebiliriz ne de ruhumuzda bir sanat filizi yeşertebiliriz. Bizi aşağıya çeken bu yapay acı edebiyatını bir kenara bırakıp, yaşamın neşesini ve yaratıcılığın özgürlüğünü yeniden keşfetmek zorundayız. Aksi halde, başkalarının yasını tutarken kendi öz kültürümüzün cenaze namazını kılmaya devam edeceğiz. Nihayetinde, bir toplumun rengi solduğunda ruhu da kurur. Bizim ihtiyacımız olan şey, o siyah örtüyü üzerimizden atıp, destanlarımızdaki o vakur ve renkli sabaha yeniden uyanmaktır.
Orta Asya’nın derinliklerinden süzülüp gelirken heybemizde doğaya saygı, kadına verilen değer ve destanların coşkusu vardı. Ancak coğrafya değiştikçe, o hayat dolu nakışların yerini İslam öncesi Arap toplumundan süzülüp gelen o ağır, tek sesli ve içe kapanık matem almaya başladı. Bugün sanatımızda neden bir heykelin zarafeti, bir resmin derinliği veya çok sesli bir müziğin katmanları yok diye sorduğumuzda, cevabı bu zihinsel prangada buluyoruz. Tek sesli bir enstrümanın, sadece hüzne ayarlanmış tınısı gibi hayatımız da tek tipleşti. Sanatı sadece ağlamak, müziği sadece sızlanmak sanan bir anlayış, şehirleri estetikten mahrum bırakıp beton grisine mahkûm etti.
Dünyanın geri kalanına bakın; Afrika’nın en ücra köşesindeki yerlilerin boyunlarındaki renkli taşlara, Uzak Doğu’nun o canlı sokaklarına veya Güney Amerika’nın hayat fışkıran enerjisine. Orada yaşam kutsanırken, bizde adeta yokluk ve acı birer rütbe gibi taşınıyor. Siyah, dünyanın her yerinde bir matem rengiyken, bizde gündelik hayatın tek üniforması haline geldi. Oysa bizim anneannelerimiz, her bir oyasında bir anlam taşıyan rengarenk yemenilerle bağlardı başını. Arabın siyahına tapınmak, aslında kendi köklerimizi, o renkli ve canlı ruhu inkâr etmektir. Bu, sadece bir estetik kaybı değil, bir kültürün sessizce yok oluşudur.
Bu kültürel tıkanıklığı aşmanın yolu, ithal edilmiş kederi ve bu coğrafyaya yabancı olan o kasvetli gelenekleri dışlamaktan geçiyor. Kendi öz kültürümüze, o bozkırın ferahlığına ve doğanın renklerine dönmediğimiz sürece; ne şehirlerimizde bir estetik inşa edebiliriz ne de ruhumuzda bir sanat filizi yeşertebiliriz. Bizi aşağıya çeken bu yapay acı edebiyatını bir kenara bırakıp, yaşamın neşesini ve yaratıcılığın özgürlüğünü yeniden keşfetmek zorundayız. Aksi halde, başkalarının yasını tutarken kendi öz kültürümüzün cenaze namazını kılmaya devam edeceğiz. Nihayetinde, bir toplumun rengi solduğunda ruhu da kurur. Bizim ihtiyacımız olan şey, o siyah örtüyü üzerimizden atıp, destanlarımızdaki o vakur ve renkli sabaha yeniden uyanmaktır.
25/03/2026
Vitrindeki Altın Kuyruğu ve Vicdandaki Nasır Tabakası
Öğleden sonra Ankara’nın o gri ve aceleci sokaklarında yürürken, kuyumcuların önünde sessizce uzayan o kalabalığı fark etmemek imkansızdı. İnsanlar, ekranlardaki rakamların anlık değişimlerine kilitlenmiş, ellerindeki avuçlarındakini bir parça sarı metale dönüştürme telaşındaydı. O an anladım ki, o vitrinlerin önünde bekleyen sadece birikim sahipleri değil; aslında geleceğe duyulan güvenin son kırıntılarını korumaya çalışan koca bir toplumun endişesiydi.
Türkiye’de gündem artık bir sağanak gibi değil, bir tufan gibi üzerimize yağıyor. Hakan Tosun cinayetinin yankıları henüz dinmeden, mahkeme salonlarından yükselen o yüksek gerilimli savunmaların gürültüsü her yanı sarıyor. Ancak en korkutucu olanı, bu devasa gürültünün içinde toplumun sergilediği o derin, buz gibi sessizlik. Eskiden infial yaratan olaylar, bugün sadece akşam yemeği masasındaki birer dipnot haline geldi. Bir tür duygusal nasırlaşma, kolektif ruhumuzun her yanını kaplamış durumda.
Siyasetin o üst perdeden kurduğu cümleler, sokağın hayatta kalma refleksiyle çarpışıp un ufak oluyor. Adalet arayışının yerini sadece cüzdanı koruma telaşının aldığı bir evreye geçtik. İBB davasındaki hukuk tartışmaları ile Kapalıçarşı’daki altın kuyruğu aslında aynı madalyonun iki yüzü gibi. İnsanlar, kurumların ve kuralların kendilerini koruyacağına dair o kadim inancı yitirdikçe, somut ve avuca sığan güven limanlarına, yani altına ve sessizliğe sığınıyorlar.
Bu durum, toplumsal sözleşmenin sessizce feshedilmesi demektir. Şiddetin normalleştiği, hukukun birer retorik aracına dönüştüğü ve her bireyin kendi küçük kalesini inşa etmeye çalıştığı bir ortamda, ortak bir gelecekten bahsetmek her geçen gün zorlaşıyor. Sokaktaki o endişeli bekleyiş, aslında sadece ekonomik bir krizin değil, zihinsel bir çöküşün de dışavurumu. Olayların arkasındaki yapıyı okumaya çalıştığımızda karşımıza çıkan manzara net: Toplum, her yeni skandalla birlikte bir kat daha kabuk bağlıyor.
Nihayetinde, o kuyumcu dükkanlarının önündeki kalabalık dağılacak, mahkeme salonlarının ışıkları sönecek ve manşetler yerini yenilerine bırakacak. Ancak ruhumuzda biriken o ağır tortu, o her şeyi kanıksama hali kolay kolay geçmeyecek. Adaletin ve güvenin olmadığı bir yerde, biriktirilen altınlar sadece karanlıkta parlayan anlamsız nesnelerden ibaret kalıyor. Asıl mesele, o vitrinlerin arkasındaki parlaklıkta değil; o vitrinlerin önünde bekleyen kalabalığın, yarın sabah uyandığında hala bir topluma ait olup olmadığını hissetmesinde gizli.
Belki de sormamız gereken soru şu: Bir toplum, her şeye alışmaya başladığı an, aslında neyi kaybetmiş olur?
Türkiye’de gündem artık bir sağanak gibi değil, bir tufan gibi üzerimize yağıyor. Hakan Tosun cinayetinin yankıları henüz dinmeden, mahkeme salonlarından yükselen o yüksek gerilimli savunmaların gürültüsü her yanı sarıyor. Ancak en korkutucu olanı, bu devasa gürültünün içinde toplumun sergilediği o derin, buz gibi sessizlik. Eskiden infial yaratan olaylar, bugün sadece akşam yemeği masasındaki birer dipnot haline geldi. Bir tür duygusal nasırlaşma, kolektif ruhumuzun her yanını kaplamış durumda.
Siyasetin o üst perdeden kurduğu cümleler, sokağın hayatta kalma refleksiyle çarpışıp un ufak oluyor. Adalet arayışının yerini sadece cüzdanı koruma telaşının aldığı bir evreye geçtik. İBB davasındaki hukuk tartışmaları ile Kapalıçarşı’daki altın kuyruğu aslında aynı madalyonun iki yüzü gibi. İnsanlar, kurumların ve kuralların kendilerini koruyacağına dair o kadim inancı yitirdikçe, somut ve avuca sığan güven limanlarına, yani altına ve sessizliğe sığınıyorlar.
Bu durum, toplumsal sözleşmenin sessizce feshedilmesi demektir. Şiddetin normalleştiği, hukukun birer retorik aracına dönüştüğü ve her bireyin kendi küçük kalesini inşa etmeye çalıştığı bir ortamda, ortak bir gelecekten bahsetmek her geçen gün zorlaşıyor. Sokaktaki o endişeli bekleyiş, aslında sadece ekonomik bir krizin değil, zihinsel bir çöküşün de dışavurumu. Olayların arkasındaki yapıyı okumaya çalıştığımızda karşımıza çıkan manzara net: Toplum, her yeni skandalla birlikte bir kat daha kabuk bağlıyor.
Nihayetinde, o kuyumcu dükkanlarının önündeki kalabalık dağılacak, mahkeme salonlarının ışıkları sönecek ve manşetler yerini yenilerine bırakacak. Ancak ruhumuzda biriken o ağır tortu, o her şeyi kanıksama hali kolay kolay geçmeyecek. Adaletin ve güvenin olmadığı bir yerde, biriktirilen altınlar sadece karanlıkta parlayan anlamsız nesnelerden ibaret kalıyor. Asıl mesele, o vitrinlerin arkasındaki parlaklıkta değil; o vitrinlerin önünde bekleyen kalabalığın, yarın sabah uyandığında hala bir topluma ait olup olmadığını hissetmesinde gizli.
Belki de sormamız gereken soru şu: Bir toplum, her şeye alışmaya başladığı an, aslında neyi kaybetmiş olur?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)
Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...
