28/05/2026

Muhalefetin İç Kilidi: Lider Değişimi Değil, Sistem Çatlağı

Mutlak butlan tartışmasının ardından Türkiye siyasetinde açılan fay hattı, yalnızca bir hukuk dosyasının değil, bir siyasal düzenin de yeniden gerilim altında olduğunu gösteriyor. Bu gerilim artık tek bir merkezde toplanmıyor; muhalefetin kendi içinde çoğalıyor, çatallanıyor ve kontrol edilemez bir iç dinamiğe dönüşüyor.

Kemal Kılıçdaroğlu etrafında şekillenen dönem, uzun zamandır bir “liderlik hikâyesi” olmaktan çıkmış durumda. Bu daha çok, tekrar eden kayıpların kurumsallaştığı, her seçim yenilgisinin yeni bir siyasi strateji yerine yeni bir iç denge üretmeye yaradığı bir yapı haline geldi. Sonuç üretmeyen süreklilik, siyasal organizasyonlar için en tehlikeli formdur: çünkü değişim talebini içten tüketir.

Bu noktadan sonra tartışma kişisel olmaktan çıkmıştır. Ortada bir isim değil, bir model vardır. Ve bu modelin temel özelliği, her krizden sonra kendini yeniden üretmesidir. Fakat bu yeniden üretim, çözüm değil; yalnızca ertelemedir.

Tam da bu zemin üzerinde yeni bir tartışma yükseliyor: Özgür Özel ekseninde şekillenebilecek olası bir ayrışma ve yeni parti ihtimali. Bu fikir, yüzeyde “yenilenme” gibi sunulsa da aslında çok daha sert bir gerçeğe işaret ediyor: mevcut muhalefet yapısı artık tek parça halinde yönetilebilir bir siyasi organizasyon olmaktan uzaklaşıyor.

Burada stratejik gerçek şudur: Yeni parti fikri bir vizyon değil, bir sıkışmanın sonucudur. CHP içindeki liderlik çatışması, kurumsal kilitlenme ve sürekli ertelenen hesaplaşma, alternatif üretimini içeriden zorlamaktadır. Ancak bu zorlanma iki ucu keskin bir bıçak taşır.

Birinci senaryo açıktır: ayrışma, muhalefeti çoğaltır ama zayıflatır. Seçmen davranışı Türkiye’de ideolojik değil, sonuç odaklıdır. Dolayısıyla parçalanmış muhalefet, kısa vadede umut değil, belirsizlik üretir. Merkez seçmen açısından bu durum, alternatiften çok risk algısını büyütür.

İkinci senaryo daha karmaşıktır: ayrışma, mevcut yapının tıkanıklığını görünür hale getirir ve yeni bir siyasi merkez doğurur. Ancak bu ancak şu şartla mümkündür: eski yapı gerçekten işlevsiz hale gelmiş olmalıdır. Aksi halde yeni parti, eski krizin bir devamı olarak algılanır.

Burada gözden kaçırılmaması gereken kritik nokta şudur: muhalefetin problemi “isim” problemi değildir. Problem, karar üretim mekanizmasının daralmasıdır. Aynı merkezden çıkan aynı tip kararlar, farklı sonuç üretmiyorsa, sorun aktör değil mimaridir.

Bu nedenle yeni parti tartışması, aslında bir lider değişimi tartışması değil; bir sistem kırılması tartışmasıdır. Fakat bu kırılma yönetilmezse, reform değil dağılma üretir.

Kılıçdaroğlu ekseni bu kırılmanın merkezinde dururken, Özgür Özel hattı potansiyel bir alternatif gibi görünse de, aynı yapısal zemin üzerinde hareket ettiği sürece fark üretme kapasitesi sınırlıdır. Siyasi isim değişir, fakat karar mimarisi değişmezse, sonuç da değişmez.

Türkiye siyasetinde en sert gerçek budur: yapı değişmeden aktör değişimi, sadece geçici bir rahatlama üretir. Bu rahatlama ise çoğu zaman daha büyük bir çöküşü erteler.

Bugün tartışılan şey aslında basit bir liderlik meselesi değil. Bu, muhalefetin kendi içinde artık tek merkezli yönetilemeyen bir yapıya dönüşüp dönüşmediği sorusudur. Eğer cevap “evet” ise, yeni parti tartışması kaçınılmazdır. Eğer “hayır” ise, bu tartışma yalnızca iç krizin yeni bir turudur.

Sonuç değişmiyor: Türkiye muhalefeti bir tercih anında değil, bir zorunluluk anında sıkışmıştır. Ve bu tür anlarda verilen kararlar, genellikle stratejik değil refleksif olur.

27/05/2026

Mutlak Butlanın Gölgesinde Tükenen Siyasi İrade: Kılıçdaroğlu Döneminin Hesabı

Kemal Kılıçdaroğlu dönemi, Türkiye siyasetinde “kaybederek sürdürme” pratiğinin en uzun ve en sistematik örneklerinden biri olarak kayda geçmiştir. Bu bir liderlik hikâyesi değil; bir siyasi ısrarın, sonuç üretmeyen tekrarlarının ve her seferinde daha büyük bir hayal kırıklığına dönüşen stratejik tercihlerin toplamıdır.

Muhalefet, uzun yıllar boyunca bir değişim beklentisi üzerinden mobilize edildi. Ancak bu beklentiyi taşıyan siyasi merkez, değişimi gerçekleştirecek iradeyi üretemedi. Tam tersine, değişim söylemi ile değişimi engelleyen pratik aynı elde toplandı. Bu çelişki, zamanla politik bir paradoksa değil, kurumsal bir kilitlenmeye dönüştü.

Kılıçdaroğlu liderliği altında CHP, seçimi kazanmak için genişleyen bir yapı olmaktan çok, seçimi kaybetmeyi açıklayan bir yapı haline geldi. Her büyük yenilgi, yeni bir stratejik revizyon üretmek yerine, aynı çekirdek karar mekanizmasının yeniden onaylanmasına yol açtı. Bu durum, siyasal öğrenme kapasitesinin fiilen devre dışı kaldığı bir döngü yarattı.

2023 seçimleri bu döngünün kırılma anı değil, zirve noktasıydı. Çünkü bu kez yalnızca bir seçim kaybedilmedi; muhalefetin “kazanabilir alternatif” olma algısı da ciddi şekilde zedelendi. Seçim stratejisi, aday belirleme süreci ve ittifak mimarisi, siyasal rasyonaliteye değil, daralan bir karar çevresinin iç dengelerine göre şekillendi. Sonuç, sürpriz değil; birikmiş hataların doğal sonucuydu.

Bu noktadan sonra tartışma kişisel bir liderlik meselesi olmaktan çıkmıştır. Ortada artık şu soru vardır: Aynı yöntemlerle farklı sonuç üretmek mümkün müdür? Veriye bakıldığında cevap nettir: hayır. Aynı model tekrarlandıkça sonuç da tekrar etmektedir.

Mutlak butlan tartışması bu tabloya yalnızca hukuki bir boyut eklememiş, aynı zamanda siyasal meşruiyet tartışmasını da yeniden alevlendirmiştir. Çünkü mesele artık yalnızca bir kişinin pozisyonu değil; bu pozisyonun temsil ettiği karar üretim biçimidir. Bu biçim değişmediği sürece, aktör değişse bile sonuç değişmeyecektir.

Burada en sert gerçek şudur: siyaset niyetle değil, sonuçla ölçülür. Ve sonuç üretmeyen bir siyasi liderlik, ne kadar uzun sürerse sürsün, sonunda bir başarı hikâyesine dönüşmez; yalnızca gecikmiş bir yüzleşmeye dönüşür.

Kılıçdaroğlu döneminin en temel problemi, bu yüzleşmenin sürekli ertelenmesidir. Her kritik eşik, yeni bir “bir sonraki seçim” vaadiyle geçiştirilmiş; her kayıp, yapısal bir sorgulama yerine taktiksel bir revizyon gibi sunulmuştur. Ancak taktikler değişirken yapı aynı kaldığında, sonuç da değişmez.

Bugün gelinen noktada muhalefetin karşı karşıya olduğu kriz, bir lider değişimi krizi değil, bir yöntem tükenmesi krizidir. Fakat yöntem tartışması kişiselleştirildiği için, sistematik analiz üretilememektedir. Bu da krizi daha da derinleştirmektedir.

Şu gerçek artık açık biçimde ortadadır: aynı siyasal akıl ile farklı bir gelecek üretme ihtimali zayıftır. Bu nedenle mesele bir “kim” meselesi değil, bir “nasıl” meselesidir. Ancak bugüne kadar “nasıl” sorusu, sürekli “kim” tartışmasının gölgesinde kalmıştır.

Sonuçta geriye sert bir tablo kalmaktadır: tekrar eden yenilgiler, daralan siyasi etki alanı, güven kaybı yaşayan seçmen kitlesi ve sürekli ertelenen bir hesaplaşma. Bu tabloyu değiştirmeyen her liderlik, onu sadece yönetmiş olur; dönüştürmüş olmaz.

Ve siyaset, yönetilen değil dönüştürülen bir alan olduğu sürece, bu fark her şeyi belirler.

İyi bayramlar.

23/05/2026

Hukukun Enkazından Koltuk Devşiren Muhterislerin Tasfiye Mevsimi

Ankara koridorlarında bir haftadır sahnelenen o utanç verici tiyatro, bu toprakların siyasi namusunu ve seçmen iradesini açıkça hedef almaktadır.

Yargı mekanizmasının yapay kararlarla siyasete nizam verme çabası karşısında dik durması gerekenlerin, sokağın öfkesini fırsat bilip gizlendiği sığınaktan başını uzatması tam bir siyasi ahlaksızlık örneğidir.

Millet sandıkta umudu büyütmek için bedel öderken, elindeki son barutu da partisini ve kendi yol arkadaşlarını sırtından hançerlemek için harcayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun ekrandaki o sinsi tebessümü hafızalardan silinmeyecektir.

Kendi hırslarını, koltuk ikballerini ve kaybettikleri o bürokratik konforu geri kazanmak adına mahkeme salonlarındaki mühendislik hamlelerine bel bağlayanlar, bu halkın gözünde çoktan mutlak bir butlanla malul olmuştur.

Siyaset tarihinin gördüğü en bencil, en liyakatsiz ve en yıkıcı ihtiras sarmalı, bugün Kemal Kılıçdaroğlu suretinde kendisini bu ülkenin kurtarıcısı olarak pazarlamaya cüret etmektedir.

Demokrasi cephesinde gedik açılırken, o gediği savunmak yerine oradan sızıp ganimet toplama telaşına düşenlerin maskesi nihayet düşmüştür.

Toplum, yargı eliyle dizayn edilmek istenen bir geleceğe karşı haklı bir direnç gösterirken, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu krizi bir geri dönüş manivelası olarak kullanması tam bir akıl tutulmasıdır.

Sokağın isyanını ve meydanların feryadını kendi kişisel kariyer planına meze yapan bu zihniyet, niyetinin ne kadar karanlık ve liyakatten uzak olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.

Ümit Özdağ’ın toplumsal infial konusundaki o haklı ikazı ve Özgür Özel’in kurumsal iradeyi teslim etmeyen kararlı barikatı, bu eski aktörün ne denli derin bir yalnızlığa gömüldüğünün en sıcak belgesidir.

On üç sandıktan sadece hüsran çıkarıp halkın sırtına devasa bir umutsuzluk kamburu yükleyen bir figürün, bugün hala kendisini tek çare olarak dayatması halkın zekasıyla alay etmektir.

Ancak bu hoyrat kibrin arkasındaki asıl çeteleşmiş yapı, partinin omurgasına bir ur gibi yapışan o ebedi bürokratik oligarşidir.

Faik Öztrak gibi isimlerin bayraktarlığını yaptığı bu dinozorlar kastı, vatandaşın ekmek kavgasından da Cumhuriyetin kurucu haysiyetinden de tamamen kopuk bir konfor alanı yaratmıştır.

Seçim geceleri millet kahrolurken koltuklarından bir milim bile kıpırdamayan bu statüko şebekesi, şimdi Kemal Kılıçdaroğlu’nu paravan yaparak kendi çürümüş hanedanlıklarını kurtarma derdine düşmüştür.

Büyük dedelerinden miras kalmış birer mülk gibi gördükleri devlet ve parti mevkilerini kaybetmemek adına her türlü ilkesiz ortaklığa razı olan bu ekip, tasfiye mevsiminin geldiğini anlamak istemiyor.

Oysa 1923 Cumhuriyetinin özünde, egemenliği sarayların veya bürokratik kastların elinden alıp kayıtsız şartsız millete teslim eden o devrimci irade yatar.

Vatandaş, kendi geleceğini mahkeme koridorlarındaki kurultay hesaplarına kurban etmek isteyen bu işgalci zihniyeti ilk sandıkta tarihin dışına fırlatacaktır.

Kendine hayali bir sefer görev emri uydurup, tam da iktidarın arzuladığı o bölünme senaryosuna figüranlık yapan bu ihtiraslı odak, halkın vicdanında çoktan mahkum olmuştur.

Bu ülkenin namuslu insanlarının, her satırından riyakarlık ve samimiyetsizlik sızan o köhne belagat oyunlarına harcayacak tek bir saniyesi bile yoktur.

Evdeki o kurumsal temizlik harekâtı yarım kalmayacak, koltuk sevdası uğruna ilkelerini ve yol arkadaşlarını feda eden tüm bu siyasi mevtalar ilk seçimde geri dönmemek üzere tasfiye edilecektir.

20/05/2026

Siyasetin Aynasındaki İllüzyon ve Koltuk Sevdasının Siyasi Enkazı

Siyaset kurumu uzun süredir bu toprakların sabır eşiğini test eden tam bir kurumsal ehliyetsizlik sarmalına dönüştü.

İradesi gasp edilen, sandıkta umudu rehine alınan bir halkın sessizliği, Ankara’nın koridorlarında hala bir zaafiyet veya unutkanlık olarak algılanıyor.

Geçtiğimiz günlerde ekran karşısına geçip adeta hiçbir şey olmamış gibi yeniden sahneye çıkmaya cüret eden o eski genel başkanın videosu, toplumsal hafızayla alay etmenin son perdesidir.

Milletin geleceğini kapalı kapılar ardındaki liyakatsiz pazarlıklara, dar kadrocu koltuk hesaplarına feda edenlerin bugün hala kurtarıcı rolüne soyunması bir siyasi aymazlıktır.

Seçmenden kopmuş, halkın gerçek feryadına kulaklarını tıkamış bu seçkinci oligarşinin, kaybettikleri makamları geri almak için her yolu mübah görmesi tam bir ahlaki gerilemedir.

Paylaşılan o videonun altına gelen çığ gibi tepkiler, toplumun artık bu bayat senaryolara karnının tok olduğunu gösteren en net tokat olmuştur.

Halk, kendi geleceğini karartan, umutlarını bir sonraki bahara erteleyen o statükocu zihniyeti artık kendi siyaset sahnesinde görmek istemiyor.

Sokaktaki vatandaşın, işçinin, emeklinin ve geleceksiz bırakılan gençliğin adalet arayışı, kendi kişisel kariyer planlarından başka hiçbir şeyi düşünmeyen bu figürler yüzünden duvara toslamıştır.

Nitekim siyaset arenasında yükselen rasyonel sesler de bu gerçekliği açıkça yüzlerine vurmaktadır.

Bir taraftan bu zamansız ve yersiz çağrıların sadece seçmeni daha da öfkelendireceğini belirten, artık oturup anılarını veya bir kitabı yazması gerektiğini söyleyen haklı eleştiriler yükseliyor.

Diğer taraftan mevcut parti yönetiminin, bu hamleyi ciddiye almayan, geçmişin gölgesinde kalmış bir hezeyan olarak gören mesafeli duruşu, o eski aktörlerin ne denli yalnızlaştığının kanıtıdır.

Ancak asıl kurumsal felaket, bu tasfiye edilmesi gereken statükoyu hala arkadan itmeye çalışan, partiyi adeta aile şirketi gibi gören o kronikleşmiş bürokratik mekanizmadır.

Yıllardır o koltuklarda oturan, her seçim yenilgisinin ardından pişkince yerini koruyan, partinin hafızasını ve enerjisini sülale mantığıyla sömüren dinozorlaşmış isimler, bu çürümenin asıl mimarlarıdır.

Büyük dedelerinden beri siyasetin ve devlet bürokrasisinin konforlu alanlarında gezen, halkın ekmek kavgasından habersiz bu isimlerin hala aynı başarısız aktöre kalkan olması, dar bir kiliğin çıkarlarını koruma içgüdüsüdür.

Bu isimlerin siyaset sahnesindeki varlığı, 1923 Cumhuriyetinin liyakat, haysiyet ve halkçılık ilkelerinin üzerine çökmüş devasa bir karabasandır.

Seçmen, kendi partisinin tabanına tepeden bakan, sadece kendi dar kliklerinin iktidarını korumak için ittifaklar kuran bu statükoyu ilk sandıkta tarihin dışına fırlatacaktır.

Çünkü modern Türkiye ideali, koltukları kendilerine miras sanan bürokratik elitlerin değil, egemenliği kayıtsız şartsız elinde tutan milletin iradesiyle yürür.

Halkın sabır eşiği çoktan aşılmıştır ve bu saatten sonra geçmişin başarısız aktörlerini yeniden parlatmaya çalışmak ölü gözünden yaş ummaktır.

17/05/2026

Millete Sövme İmtiyazı ve Çakar Lambalı Kibir

Geçen yazının sonunda, transfer siyasetinin sandıktaki karşılığını ve seçmenin bu hamleleri nasıl cezalandırabileceğini konuşacağımızı sözleşmiştik. O hesabı önümüzdeki günlere erteliyorum çünkü toplumun adalet duygusunu derinden yaralayan, fütursuz bir kibir dalgası gündemi bütünüyle işgal etti.

Aslında bu çürümeye yabancı değiliz. 19 Mart tarihinde bu sütunlarda yayımlanan Kırmızı Işığın Geçemediği İmtiyazlar başlıklı yazımda, kamusal ayrıcalıkların nasıl birer tahakküm aracına dönüştüğünü etraflıca anlatmıştım. Devletin gücünü simgeleyen o tepe lambalarının, sıradan vatandaşın tepesinde birer baskı unsuru haline geldiğini söylemiştim. Bugün karşı karşıya olduğumuz manzara, o gün yaptığım tespitlerin ne kadar haklı olduğunu gösterdiği gibi, arsızlığın vardığı boyutun hadsizliğin de ötesine geçtiğini kanıtlıyor.

Bir gazetecinin, kendisine hangi vasıfla veya yakınlıkla tahsis edildiği zaten muamma olan çakarlı aracı kızının eğlencesine sunması kamusal bir ayıptır. Fakat asıl büyük felaket, bu devlet nüfuzunun şov malzemesi yapılmasına haklı olarak itiraz eden, ses yükselten halka bizzat o gazeteci tarafından tehditler savrulması, hakaretler yağdırılmasıdır. Kamunun kaynağını kullanıp kamuya efendilik taslamak, eleştiri getiren vatandaşı aşağılamak tek kelimeyle bir güç zehirlenmesidir.

Bu durum basit bir ailevi disiplinsizlik ya da anlık bir öfke patlaması olarak geçiştirilemez. Karşımızda, devleti ve onun imkanlarını babadan oğula, babadan kıza geçen birer mülk olarak gören kokuşmuş bir zihniyet var. Kendilerini yasalardan muaf, toplumu ise emirlerine amade birer tebaa olarak kodlayan bu figürler, koruma zırhlarının sonsuza kadar süreceğini zannediyor. Halka edilen o küfürler, aslında halkın vergileriyle saltanat sürenlerin gizleyemediği o derin hiyerarşik nefretin dışa vurumudur.

Siyaset bilimi bize gücün denetlenmediği, imtiyazların cezasızlıkla ödüllendirildiği yapıların içten içe çürüyeceğini öğretir. Vatandaş trafikte saatlerce çile çekerken, birilerinin o çileyle alay edercesine tepe lambası yakıp geçmesi ve ardından kendisine itiraz eden kitleyi düşmanlaştırıp tehdit etmesi, toplumsal sözleşmenin tek taraflı feshidir. Namuslu çoğunluğun sabrını ve vakarını bir zayıflık zannedenler büyük yanılıyor. Siyasi himayeniz ne kadar güçlü, arkasındaki köşeler ne kadar korunaklı olursa olsun, halkı aşağılayan o kibir kuleleri ilk sarsıntıda en dipten çatlar.

05/05/2026

Yeter Artık: Siyasetin Mutlak Butlanı ve Bir Halkın Sabır Eşiği


Türkiye bir dönemeçte.

Halk 25 yıllık yorgunluğu üzerinden atmak istiyor.

Cumhuriyet Halk Partisi nihayet birinci parti çıkmış.

Umut taze.

Heyecan diri.

Ancak tüm bu başarının üzerine düşen karanlık ve ısrarcı bir gölge var.

Kemal Kılıçdaroğlu.

Siyaset sahnesinin gördüğü en büyük mağlubiyet makinesi.

Girdiği her seçimi istisnasız kaybetmiş bir figür.

Tam 12 kez yenilmiş bir isim.

İstanbul yerel seçiminden tutun cumhurbaşkanlığı turlarına kadar her yerde hüsran.

Referandumlarda kaybetmiş.

Genel seçimlerde iktidar olamamış.

Kurultaylarda koltuğu ancak zorla bırakmış.

Şimdi ise hukuk koridorlarında mutlak butlan çığlıkları atıyor.

Yani yok hükmünde sayılma peşinde.

Aslında bu terim sadece hukuki bir kağıt parçası değildir.

Bu adamın siyasi varlığının ta kendisidir.

Kılıçdaroğlu siyaseten mutlak butlandır.

Yok hükmündedir.

Halk nezdinde meşruiyeti çoktan bitmiştir.

Ama o durmuyor.

Partisi yükselişe geçmişken o paçasından aşağı çekiyor.

Neden?

Çünkü kişisel hırsı vatan sevgisinin önüne geçmiş.

Kendi koltuğu Türkiye’nin geleceğinden daha kıymetli hale gelmiş.

Bakın net yazıyorum.

Bu bir uyarıdır.

Bu bir halkın manifesto niteliğindeki isyanıdır.

Eğer bu adam bu partiden kovulmazsa,

Eğer bu siyasi kambur söküp atılmazsa,

CHP bir daha benim kapıma gelip oy istemesin.

Zira biz 25 yıldır bu bozuk düzeni değiştirmeye bu kadar yaklaşmışken,

Kendi içimizdeki bu Truva atına daha fazla tahammül edemeyiz.

Siyaseten kadavra haline gelmiş birinin,

Diriliş bekleyen bir ülkenin önünde takoz olmasına izin veremeyiz.

Kılıçdaroğlu’nun her hamlesi rakiplerine verilmiş bir hediyedir.

Onun her açıklaması statükoya sürülmüş bir can suyudur.

Girdiği her seçimi kaybetmiş birinin hala partiyi dizayn etmeye çalışması,

Cumhuriyet tarihimizde kara bir leke olarak kalacaktır.

Bu adam partiden ihraç edilmelidir.

Hemen.

Şimdi.

Aksi takdirde CHP sadece bir seçimi değil,

Kendisine umut bağlamış milyonların hayallerini sonsuza dek kaybedecek.

Ve bu kayıp Türkiye’yi çok daha karanlık bir geleceğe sürükleyecek.

Büyük ülke olmak kendi içindeki çürümüşlüğü söküp atmakla başlar.

Atatürk’ün partisinin bir mağlubiyet abidesi tarafından rehin alınmasına son verin.

Ya o gidecek,

Ya da bu millet size de kapısını tamamen kapatacak.

02/05/2026

Asabiyetin Ganimeti ve Modern Cumhuriyetin Yağması

İbni Haldun’un Mukaddime adlı eserinde ortaya koyduğu o meşhur ayrım, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyolojik tıkanıklığı anlamak için en güçlü anahtardır. Haldun, toplumları bedevi ve hadari olarak ikiye ayırırken sadece bir yerleşim biçiminden değil, bir zihniyet dünyasından bahseder. Bedevi kültüründe sadakat kurallara ya da kurumsal bir devlete değil, doğrudan kabileye ve o grubun ortak çıkarına dayanır. Bu kültürde üretimden ziyade mevcut olanın ele geçirilmesi, yani ganimet anlayışı esastır. Ne yazık ki son çeyrek asırlık süreçte Türkiye, yönünü modern hukuktan çevirip bu köhne Arap bedeviliğinin tortularına yaslanan bir yönetim anlayışının kuşatması altına girmiştir. Din kisvesi altında topluma zerk edilen o ithal kültür, aslında İslam öncesi Arap toplumunun kabile asabiyetinden ve yağma hukukundan başka bir şey değildir.

Çocukluğumuzda izlediğimiz Temel Reis gibi çizgi filmlerde bile Arap karakterlerin geçtikleri yeri talan eden haramiler olarak resmedilmesi, dünyanın bu kültürel kodları nasıl okuduğunun çok eski bir yansımasıdır. Bugün bu topraklarda yaşananlar da o sahnelerin modern bir gerçekliğe bürünmüş halidir. Devletin hazinesini, doğasını ve kurumlarını birer ganimet gibi gören, ele geçirdiği her mevziyi kendi kabilesine pay eden bu anlayış, aslında bin yıl öncesinin yağmacılığının modern çağa sızmış halidir. Onlar için devlet, vatandaşın haklarının korunduğu kutsal bir tüzel kişilik değil, bir an önce paylaşılması gereken bir sofra, bir yağma alanıdır. Bu zihniyetle yetişenlerin iktidar koltuğuna oturduğunda yaptıkları ilk işin hukuku yıkıp kendi kabile kurallarını inşa etmek olması, sosyolojik bir zorunluluğun tezahürüdür.

Türkiye, 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirdiği o muazzam devrimle, feodalizmin bile tam oturmadığı bir coğrafyada dünyanın en modern yerleşik ve uygar yapılarından birini inşa etmişti. Yetmiş beş yıl boyunca ilmek ilmek işlenen laiklik, modern hukuk ve yurttaşlık bilinci, bu toplumu bedevi karanlığından çıkarıp çağdaş bir ulus haline getirme mücadelesiydi. Ancak son dönemde yaşanan gericilik ve talan ekonomisi, bu muazzam devrimin temellerini sarsarak bizi yeniden o karanlık çöllerin kuralsızlığına sürüklemektedir. Arap hayranlığı adı altında pazarlanan bu çürüme, sadece ekonomik bir yıkım değil, aynı zamanda toplumsal bir ahlak çöküşüdür. Kendi kültürel köklerini modernlikle değil, yağma kültürüyle birleştiren bu zihniyet, modern Türkiye’nin yetmiş beş yılda yarattığı tüm değerleri birer birer tüketmektedir.

Büyük bir ülke olmanın yolu, kendi öz kaynaklarını bir ganimet gibi görenlerin elinden devleti kurtarıp yeniden kuralların ve hukukun egemen olduğu o medeni zemine dönmekten geçer. Şahısların ve kabilelerin değil, yasaların üstün olduğu bir Türkiye’yi yeniden inşa etmek artık sadece siyasi bir tercih değil, bir beka meselesidir. Yüz yıl önce yakılan o modernleşme meşalesi, bu karanlığı dağıtacak tek güçtür. Bu yağma kültüründen bir an önce kurtulmalı, devletin onurunu ve vatandaşın haysiyetini yeniden o sarsılmaz cumhuriyet kalesine taşımalıyız. Aksi takdirde, tarih bizi modernleşme sınavından geçemeyip kendi elleriyle yarattığı mirası bir kabile hukukuna kurban eden bir toplum olarak kaydedecektir.

Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)

Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...

En Çok Okunan Analizler