Bundan yirmi beş otuz yıl önce bu ülkede büyük bir skandal patlak verdiğinde yer yerinden oynar, gazete manşetleri aylarca aynı meseleyi yazar, sokakta herkes o olayı konuşur ve en önemlisi sorumlular ya istifa eder ya da mahkeme kapılarında hesap verirdi. Bir İSKİ skandalı veya Susurluk kazası yıllarca hafızalardan silinmez, toplumsal vicdan günlerce o ağırlığı tartardı. Bugün ise öyle bir skandallar enflasyonu yaşıyoruz ki, neredeyse on günde bir, on beş günde bir memleketin temelini sarsacak büyüklükte bir rezalet patlıyor ve bir önceki fecaat daha tam anlaşılamadan yenisinin altında ezilip unutuluyor. Toplumun sinir uçları öylesine uyuşturuldu, hafızası öylesine felç edildi ki, artık hiçbir hırsızlığa, hiçbir ahlaksızlığa şaşıramaz hale geldik.
Şöyle son birkaç aya dönüp baktığınızda dahi karşımıza çıkan tablo aklı başında herkesin kanını dondurmaya yetiyor. Bir bakıyorsunuz, dünyanın dört bir yanından gelen uluslararası mafya liderleri ve uyuşturucu kartelleri Türkiye’nin lüks sitelerinde hesaplaşırken yakalanıyor, tonlarca kokain limanlarda el değiştiriyor. Başka bir gün uyanıyorsunuz, spor camiasının göbeğinde yasa dışı bahis ağları, kulüp yönetimlerine ve tribünlere sıçrayan şike operasyonları, kara para aklama tezgâhları ortalığa saçılıyor. İnsan hayatının değersizleştiği yerde çürüme öyle korkunç bir boyuta vardı ki, özel hastanelerde yeni doğmuş bebeklerin sırf Sosyal Güvenlik Kurumundan fazladan para koparmak uğruna yoğun bakımlarda ölüme terk edildiği bir çete düzeniyle sarsıldık. Bütün bu vahşetin ve kokuşmuşluğun arasında, son olarak Afyonkarahisar Ticaret Borsası başkanının oğluna ait ünlü sucuk markasının bakanlığın taklit ve tağşiş listesine girdiğini, millete sucuk diye ne idüğü belirsiz kanatlı etleri ve sakatatları yedirdiklerini öğreniyoruz. Gerçi bebeklerin canına kıyıldığı, milyarların buharlaştığı bir memlekette milletin midesine hileli sucuk indirilmiş olması artık neredeyse sevimli bir çerez, sıradan bir garnitür muamelesi görüyor; borsa başkanı beyefendinin sofrasından arta kalan helal et kırıntılarına şükreder hale gelmemiz bekleniyor.
Bu kepazelikler zincirinin zirve noktası ise geçtiğimiz günlerde patlayan ve tasarruf sahiplerinin yüzlerce milyar lirasını buharlaştıran devasa fon vurgunu oldu. Paraların Cenevre gölü kıyısındaki İsviçre bankalarına aktarıldığı, kripto cüzdanlarla izinin silindiği ve yüzlerce fonun tasfiye edildiği bu büyük soygunun tam merkezinde kim var dersiniz? Yıllarca kürsülerden ahlak dersleri veren, başörtüsünü ve dini söylemleri siyasi kariyerinin en kullanışlı zırhı haline getiren, dilinden maneviyatı düşürmeyen eski bir muhafazakar kadın bakan ve ailesinin bağlantıları.
İşte tam bu noktada durup düşünmek, o acı muhasebeyi yapmak zorundayız. Bundan tam yirmi beş yıl önce bu ülkenin başına bir hükümet geldi. Dindar nesil yetiştireceğiz dediler, ahlaklı ve maneviyatı yüksek bir toplum inşa edeceğiz dediler, yolsuzluğu ve yoksulluğu kökünden kazıyacaklarını vadettiler. Peki, çeyrek asrın sonunda ne oldu? Eski Türkiye diye burun kıvırdıkları dönemin utanma duygusunu, mahalle ahlakını, namus kavramını ve adalet terazisini mumla arar hale geldik. Dini değerleri öylesine hırpaladılar, öylesine bir rant ve dokunulmazlık kalkanına dönüştürdüler ki, ortada ne inanç kaldı ne samimiyet.
Bir gün geçmiyor ki ekranlara ya da sosyal medyaya sakallı cübbeli bir figür çıkıp aklı, bilimi ve insan haysiyetini ayaklar altına alan trajikomik bir fetva vermesin. Kadının sokakta yürümesinden çocuğun gülüşüne kadar her şeye dil uzatan, cennetten tapu dağıtan bu bezirganlar, sıra bebeklerin öldürülmesine, milyarlık soygunlara, faizsiz finans adı altında yürütülen tefeciliğe gelince dillerini yutuyorlar. Bir yandan da cumhuriyetin kurucu değerlerine, Mustafa Kemal Atatürk’e ve laikliğe hayasızca saldırmayı marifet sayıyorlar. Geldiğimiz hazin nokta şudur: Kendilerine dindar nesil projesiyle yola çıkanlar, arkalarında ranta tapan, suçu sıradanlaştıran, haramı helal kılıfına uyduran ve milletin hem aklıyla hem cüzdanıyla alay eden koca bir ahlaki enkaz bıraktılar. Ve bu enkazın altında her gün biraz daha ezilen, yine bu ülkenin namuslu, çalışkan ve sessiz çoğunluğu oluyor.
din istismarı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din istismarı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29/09/2026
Mübarek Cüzdanlar ve Şaşmayan Kıble: Paranın İman İmtihanı
Türkiye’de finansal felaketlerin, saadet zincirlerinin ve buharlaşan milyarların değişmeyen tek bir alameti farikası vardır: Ne zaman kasalar boşalsa, ne zaman sıradan yurttaşın üç kuruşluk tasarrufu sırra kadem bassa, perde arkasından mutlaka takkesi düzgün, alnı secdeden kalkmayan, dilinden hamd ü senayı eksik etmeyen muhterem bir figür çıkar. Son günlerde sermaye piyasalarını sarsan, yüzlerce fonun tasfiyesine ve binlerce insanın ocağına incir ağacı dikilmesine yol açan devasa fon skandalında da bu kadim gelenek zerre kadar şaşmadı.
Pusula ve Tera ekseninde patlayan, ardından İsviçre hesaplarına ve kripto cüzdanlara doğru kanatlanan milyarların izi sürüldüğünde, karşımıza yine aynı tanıdık vitrin çıkıyor. Siyasi nüfuzun, iktidar koridorlarının ve bürokratik dokunulmazlığın gölgesinde palazlanan isimler, ekranlarda ve kürsülerde ahlak, yerlilik, millilik ve maneviyat dersleri verirken; arka odalarda döner sermayenin kıblesini çoktan Batı’nın faizli, gizli ve karanlık kasalarına çevirmiş durumdalar. Fatma Betül Sayan ve eşi etrafında düğümlenen iddialar, tartışmalar ve kamuoyuna sızan mali ilişkiler yumağı, bu memlekette dinin nasıl muazzam bir ticari kaldıraca ve kusursuz bir kamuflaja dönüştürüldüğünü bir kez daha belgeliyor.
İşin en ironik ve trajikomik tarafı da tam olarak burada başlıyor. Sokaktaki vatandaşa kanaat telkin eden, yoksulluğu sabırla ve cennet müjdesiyle kutsayan, faizin her türlüsünü haram ilan edip millete faizsiz finans masalları anlatan bu muhterem zevatlar, iş kendi servetlerini katlamaya gelince hiçbir dini kaygı taşımıyor. Helal kazanç vaadiyle toplanan paralar, mütedeyyin kitlelerin safiyane inançları üzerinden devşirilen fonlar, nedense hep Cenevre gölü kıyısındaki asırlık bankalarda, tefeci faizlerinde ya da vergi cennetlerinin soğuk labirentlerinde aklanıyor. Kendi tabanına dünyevi zevklerin fani olduğunu fısıldayanlar, Dubai’de lüks malikaneler kapatırken, milyon dolarlık yatların ve özel jetlerin faturasını sıradan insanın sırtına yıkmaktan en ufak bir vicdani rahatsızlık duymuyor.
Peki, neden bu memlekette organize soygunların, fon patlamalarının ve finansal enkazların başrolü neredeyse istisnasız olarak bu dindar elitlerin elinde kalıyor? Cevap, kurdukları ahlak düzeninin sahteliğinde gizlidir. Din, bu coğrafyada sadece bir inanç alanı değil; aynı zamanda denetimi felç eden, hukukun elini kolunu bağlayan ve kitleleri sorgusuz sualsiz bir itaate mahkum eden en kullanışlı zırhtır. Bir yöneticinin masasında Kuran, dilinde dua, referansında tarikat veya iktidar bağı varsa, bu ülkenin denetim kurumları körleşir, mali polisi sağırlaşır, yargısı ise tedbir almaktan çekinir. Çünkü bu topraklarda dindarlık kisvesi, en büyük mali suçların üzerini örten meşruiyet şalıdır. Küçük yatırımcı, aynı cami avlusunda saf tuttuğu, aynı değerleri paylaştığını sandığı bu muktedirlerin kendisine tuzak kurabileceğine ihtimal vermez; lakin kasadaki son kuruş da İsviçre’ye uçurulduğunda gerçeğin soğuk yüzüyle baş başa kalır.
Netice itibarıyla karşımızdaki manzara münferit bir yolsuzluk vakası değil, inancın sermayeye, sermayenin ise küresel kaçış hatlarına tahvil edildiği organize bir ahlaki çürümedir. Paranın dini, imanı, milliyeti olmadığını her fırsatta kanıtlayan bu kifayetsiz muhterisler, halka cennet tapusu dağıtırken kendilerine yeryüzünde off-shore cehennemleri inşa ediyorlar. Cemaat ağlarıyla beslenen, devlet imkanlarıyla semiren ve nihayetinde paranın pusulasını hep Batı’ya çeviren bu ikiyüzlü düzen sürdükçe; kürsülerden dökülen duaların gürültüsü, batırılan fonların ve çalınan geleceklerin feryadını bastırmaya yetmeyecektir.
Pusula ve Tera ekseninde patlayan, ardından İsviçre hesaplarına ve kripto cüzdanlara doğru kanatlanan milyarların izi sürüldüğünde, karşımıza yine aynı tanıdık vitrin çıkıyor. Siyasi nüfuzun, iktidar koridorlarının ve bürokratik dokunulmazlığın gölgesinde palazlanan isimler, ekranlarda ve kürsülerde ahlak, yerlilik, millilik ve maneviyat dersleri verirken; arka odalarda döner sermayenin kıblesini çoktan Batı’nın faizli, gizli ve karanlık kasalarına çevirmiş durumdalar. Fatma Betül Sayan ve eşi etrafında düğümlenen iddialar, tartışmalar ve kamuoyuna sızan mali ilişkiler yumağı, bu memlekette dinin nasıl muazzam bir ticari kaldıraca ve kusursuz bir kamuflaja dönüştürüldüğünü bir kez daha belgeliyor.
İşin en ironik ve trajikomik tarafı da tam olarak burada başlıyor. Sokaktaki vatandaşa kanaat telkin eden, yoksulluğu sabırla ve cennet müjdesiyle kutsayan, faizin her türlüsünü haram ilan edip millete faizsiz finans masalları anlatan bu muhterem zevatlar, iş kendi servetlerini katlamaya gelince hiçbir dini kaygı taşımıyor. Helal kazanç vaadiyle toplanan paralar, mütedeyyin kitlelerin safiyane inançları üzerinden devşirilen fonlar, nedense hep Cenevre gölü kıyısındaki asırlık bankalarda, tefeci faizlerinde ya da vergi cennetlerinin soğuk labirentlerinde aklanıyor. Kendi tabanına dünyevi zevklerin fani olduğunu fısıldayanlar, Dubai’de lüks malikaneler kapatırken, milyon dolarlık yatların ve özel jetlerin faturasını sıradan insanın sırtına yıkmaktan en ufak bir vicdani rahatsızlık duymuyor.
Peki, neden bu memlekette organize soygunların, fon patlamalarının ve finansal enkazların başrolü neredeyse istisnasız olarak bu dindar elitlerin elinde kalıyor? Cevap, kurdukları ahlak düzeninin sahteliğinde gizlidir. Din, bu coğrafyada sadece bir inanç alanı değil; aynı zamanda denetimi felç eden, hukukun elini kolunu bağlayan ve kitleleri sorgusuz sualsiz bir itaate mahkum eden en kullanışlı zırhtır. Bir yöneticinin masasında Kuran, dilinde dua, referansında tarikat veya iktidar bağı varsa, bu ülkenin denetim kurumları körleşir, mali polisi sağırlaşır, yargısı ise tedbir almaktan çekinir. Çünkü bu topraklarda dindarlık kisvesi, en büyük mali suçların üzerini örten meşruiyet şalıdır. Küçük yatırımcı, aynı cami avlusunda saf tuttuğu, aynı değerleri paylaştığını sandığı bu muktedirlerin kendisine tuzak kurabileceğine ihtimal vermez; lakin kasadaki son kuruş da İsviçre’ye uçurulduğunda gerçeğin soğuk yüzüyle baş başa kalır.
Netice itibarıyla karşımızdaki manzara münferit bir yolsuzluk vakası değil, inancın sermayeye, sermayenin ise küresel kaçış hatlarına tahvil edildiği organize bir ahlaki çürümedir. Paranın dini, imanı, milliyeti olmadığını her fırsatta kanıtlayan bu kifayetsiz muhterisler, halka cennet tapusu dağıtırken kendilerine yeryüzünde off-shore cehennemleri inşa ediyorlar. Cemaat ağlarıyla beslenen, devlet imkanlarıyla semiren ve nihayetinde paranın pusulasını hep Batı’ya çeviren bu ikiyüzlü düzen sürdükçe; kürsülerden dökülen duaların gürültüsü, batırılan fonların ve çalınan geleceklerin feryadını bastırmaya yetmeyecektir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)
Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...
En Çok Okunan Analizler
-
Olayları nasıl isimlendirirsek, onları öyle algılarız. Bugün sınırlarımızdan içeriye kontrolsüzce akan milyonlarca insanı tanımlarken kullan...
-
İbni Haldun’un Mukaddime adlı eserinde ortaya koyduğu o meşhur ayrım, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyolojik tıkanıklığı anlamak için...
-
Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...
-
Türkiye'de yaşayıp da "torpil" gerçeğiyle yüzleşmemiş kimse yoktur. Liyakatin değil, sadakatin ya da "tanıdıkların" ...
-
Türkiye bir dönemeçte. Halk 25 yıllık yorgunluğu üzerinden atmak istiyor. Cumhuriyet Halk Partisi nihayet birinci parti çıkmış. Umut taze. H...