Son birkaç gündür ekonomi koridorlarında, finans kulislerinde sıradan vatandaşın ilk bakışta yabancı kalacağı teknik terimlerle örülü bir hareketlilik yaşanıyor. Küresel ölçekte piyasaları sınıflandıran, dev fonların hangi ülkeye ne kadar para yatıracağına yön veren uluslararası endeks sağlayıcısı MSCI, Türk hisselerine dair kritik bir adım attı ve belirli endeks güncellemelerini süresiz olarak durdurduğunu açıkladı.
İlk bakışta borsa uzmanlarının, finansçıların kendi aralarındaki bir tartışma gibi duran bu karar, aslında cebimizdeki paranın değerinden çarşı pazardaki fiyatlara kadar hepimizin hayatını doğrudan ilgilendiren çok daha derin bir meselenin habercisi.
Meseleyi en yalın haliyle anlayabilmek için önce sahneyi doğru kurmak gerekiyor. Dünyada emeklilik fonları, varlık yönetim şirketleri ve sigorta devleri gibi trilyonlarca dolarlık sermayeyi yöneten devasa yapılar var. Bu kurumlar hangi ülkenin borsasına yatırım yapacaklarına kendi keyiflerine göre karar vermezler; MSCI gibi uluslararası derecelendirme kurumlarının hazırladığı listelere bakarlar. Bu listelerde ülkeler gelişmiş, gelişmekte olan ve sınır piyasalar gibi liglere ayrılır. Türkiye uzun yıllardır gelişmekte olan piyasalar liginde bulunuyor ve küresel fonlar bu sayede Türk şirketlerinin hisselerine milyarlarca dolarlık kaynak aktarabiliyor.
İşte MSCI’ın geçtiğimiz günlerde aldığı karar tam bu noktada alarm zillerini çaldırdı. Kurum, Türk hisselerinin ağırlıklarının artırılmasını ve endekslere yeni şirket eklenmesini dondurdu. Daha da vahimi, eğer piyasadaki yapısal aksaklıklar ve şeffaflık sorunları giderilmezse, Haziran 2027’ye kadar Türkiye’nin gelişmekte olan piyasalar statüsünden bir alt kademe olan sınır veya bağımsız piyasa ligine düşürülmesinin masaya gelebileceği uyarısını yaptı.
Peki, dünyanın öbür ucundaki bu dev fonlar durup dururken neden Türkiye’yi mercek altına aldı?
Gerekçe son derece açık ve aslında içeride sokaktaki insanın canını yakan gerçekle birebir örtüşüyor: Güven eksikliği ve şeffaflık sorunu. Uluslararası yatırımcılar, Türkiye’de halka açık şirketlerin gerçekte kime ait olduğunu, hisselerin serbest dolaşım oranlarının gerçeği yansıtıp yansıtmadığını ve bazı küçük hisselerde belirli fonlar üzerinden koordineli işlemler yapılarak fiyatların yapay biçimde şişirilip şişirilmediğini sorguluyor. Yani içeride yüzlerce fonun tasfiyeye sürüklenmesi, yüz binlerce yerli tasarruf sahibinin birikimlerinin belirsizlik içinde buharlaşmasıyla dışarıdaki yabancı yatırımcının duyduğu endişe aynı kapıya çıkıyor: Piyasanın kurallarına olan inancın sarsılması.
Dünyadaki örneklere baktığımızda bu ikazların şakaya gelir bir tarafı olmadığını görüyoruz. Endonezya benzer bir şeffaflık ve şirket sahipliği tartışması yaşadığında borsasında tek günde yüzde yediyi aşan çöküşler yaşandı ve yüz milyarlarca dolarlık değer kaybı aylara yayıldı. Arjantin kuralların öngörülemezliği yüzünden alt lige indirildi. Pakistan ise gerekli şartları kaybedip sınır piyasalar ligine düşürüldüğünde yabancı sermayenin önemli bir bölümünü kaybetti. Buna karşılık kurallarını netleştiren, piyasasını şeffaf kılan Yunanistan’ın gelişmiş piyasalar ligine yükselme eşiğine gelmesi, bu kararların bir kader değil, bizzat yönetim anlayışının sonucu olduğunu belgeliyor.
Borsada olan biten sadece hisse senedi alıp satanları ilgilendirmez. Yabancı sermayenin gelmediği, mevcut sermayenin ise kaçış yolları aradığı bir ülkede döviz kuru üzerindeki baskı artar, faizler yükselir ve şirketler ucuz finansmana erişemez hale gelir. Bunun son durağı ise her zaman çarşı pazardaki zamlar, eriyen maaşlar ve yükselen enflasyon olarak sokaktaki vatandaşın sırtına biner.
Şu an için Türkiye küme düşürülmüş değil; piyasada zorunlu bir satış dalgası da başlamadı. Ancak hakem cebinden sarı kartı çıkarıp masaya bıraktı. Ekonomi yönetiminin ve denetim kurumlarının önünde mazeret üretmekle geçirilemeyecek kadar dar bir zaman var. Kendi yerli yatırımcısının hakkını koruyamayan, tezgâh altı oyunlara ve fon vurgunlarına göz yuman bir düzenin yabancı sermayeye güven vermesi imkansızdır. Eğer piyasada gerçek bir şeffaflık, tavizsiz bir denetim ve adil bir hesap verebilirlik kurulmazsa, o sarı kartın kırmızıya dönmesi ve faturanın yine milletin sırtına yüklenmesi kaçınılmaz olacaktır.
16/10/2026
Borsanın Tepesindeki Görünmez Tehlike ve Masadaki Sarı Kart
10/10/2026
Kutsal Dokunulmazlık Zırhı ve Buharlaşan Milyarlar
Türkiye’de sermaye piyasalarının ve portföy yönetim şirketlerinin labirentlerinde kaybolan milyarlar konuşulurken, meselenin sadece teknik bir batık ya da basiretsiz bir ticaret kazası olduğunu iddia etmek en hafif tabirle kamuoyunun aklıyla alay etmektir. Karşımızda duran tablo, yıllardır ilmek ilmek örülen bir cüretin, siyasi dokunulmazlık şemsiyesinin ve en acısı inanç sömürüsünün yarattığı devasa bir finansal enkazdır. Resmi bültenlerde, Sermaye Piyasası Kurulu kararlarında yüzlerce fonun tasfiye edildiği, tahtaların kapatıldığı kuru bir dille ilan edilirken, o fonlara dişinden tırnağından artırdığı üç kuruşu yatıran yüz binlerce ailenin evinde tam anlamıyla bir kıyamet kopuyor. İnsanlar yıllarca çalışıp didinerek biriktirdikleri tasarruflarını, yüksek enflasyon canavarına yem etmemek umuduyla devlete ve onun denetimindeki lisanslı kurumlara emanet ettiklerini sanıyorlardı. Oysa emanet ettikleri yer, çoktan sınır ötesi kaçış kanallarını döşemiş organize bir çarkın ta kendisiydi.
Olayın yargıya ve Mali Suçları Araştırma Kurulunun raporlarına yansıyan boyutlarına baktığınızda, cüretin büyüklüğü karşısında insanın nutku tutuluyor. Fonların ödeme yapamaz hale geldiği, sistemin tıkandığı o kritik günlerden hemen önce, paranın yönü şaşmaz bir istikamete çevriliyor. Milyarlarca liralık kaynak, İsviçre’nin en köklü ve gizli bankalarına, off-shore ağlarına, oradan da izi sürülemez kripto cüzdanlara doğru adeta bir sel gibi akıtılıyor. İnsan sormadan edemiyor: Sıradan bir memurun, emeklinin veya esnafın banka hesabına giren çıkan birkaç bin liranın peşine düşen, vergi dairelerinin en küçük faturada müfettiş ordularını sahaya sürdüğü bir ülkede, nasıl oluyor da milyarlarca liralık likidite sınır dışına uçurulurken tek bir alarm zili çalmıyor? Sermaye Piyasası Kurulu neden fonlar tamamen boşaltılıp batık resmileşene kadar bekliyor? Bu bürokratik sessizlik, bu körleşme tesadüf olabilir mi?
Elbette tesadüf değil. Çünkü bu operasyonun tepe noktalarında duran, şirketlerin vitrinini süsleyen aktörlerin arkasında sıradan bir sermaye gücü yok; siyasi nüfuzun, iktidar koridorlarının ve en önemlisi sarsılmaz bir dindarlık zırhının sağladığı dokunulmazlık var. Son günlerde kamuoyuna yansıyan, eski bir muhafazakar kadın bakanın ve ailesinin adının bu karmaşık para trafiğinin tam merkezinde zikredilmesi, bu ülkenin son çeyrek asırlık trajedisinin en somut özeti niteliğindedir. Yıllarca kürsülerde ahlak nutukları atan, başörtüsünü ve dini simgeleri siyasetin en kullanışlı zırhı haline getiren, ağzını her açtığında maneviyattan, helal kazançtan, yerlilik ve millilikten dem vuranların, perde arkasında kurulan bu kirli tezgahın göbeğinde yer alması tesadüf değildir.
Bu topraklarda dindarlık kisvesi, hesap sorulamazlığın en kusursuz maskesi haline getirildi. Alnı secdeye değen, dilinden şükrü düşürmeyen, referansını cemaatlerden ve iktidar elitlerinden alan bir figürün karşısında bu ülkenin denetim aygıtları adeta felç oluyor. Küçük yatırımcı da aynı tuzağa düşürülüyor; faizden uzak durmak, helal yoldan birikimini korumak isteyen muhafazakar kitleler, kendileri gibi düşündüğünü, aynı kıbleye yöneldiğini sandıkları bu muhterislerin şirketlerine paralarını gönül rahatlığıyla teslim ediyor. Ancak günün sonunda ortaya çıkan gerçek hep aynı kalıyor: Paranın dini, imanı, ahlakı olmadığını en iyi bilenler yine bu din bezirganlarıdır. Kitlelere sabır, şükür ve kanaat vaaz edenler, sıra kendi servetlerine gelince Cenevre gölü kıyısında lüks hesaplar açmaktan, Dubai’de rezidanslar kapatmaktan ve özel jetlerle sefa sürmekten zerre kadar haya etmiyorlar.
Geriye dönüp baktığımızda yaşanan bu kepazelik, sadece ekonomik bir kriz değil, topyekun bir ahlaki çürümedir. Paralar İsviçre kasalarına istiflendikten, soğuk cüzdanların şifreleri ardına saklandıktan sonra başlatılan soruşturmalar, verilen yurt dışı çıkış yasakları ve göstermelik hesap dondurmaları sadece göz boyamaktan ibarettir. Atı alan çoktan okyanusu geçmiş, geride ise birikimleri buharlaşan çaresiz insanlar ve giden paranın ardından tutanak tutan hantal bir devlet bürokrasisi kalmıştır. Bu memlekette inancı ticarete, devleti ranta, ahlakı ise cezasızlık zırhına dönüştüren bu çarpık düzen tasfiye edilmedikçe; kürsülerden yükselen dualar çalınan hayatların ve gasp edilen geleceklerin feryadını örtmeye asla yetmeyecektir.
Olayın yargıya ve Mali Suçları Araştırma Kurulunun raporlarına yansıyan boyutlarına baktığınızda, cüretin büyüklüğü karşısında insanın nutku tutuluyor. Fonların ödeme yapamaz hale geldiği, sistemin tıkandığı o kritik günlerden hemen önce, paranın yönü şaşmaz bir istikamete çevriliyor. Milyarlarca liralık kaynak, İsviçre’nin en köklü ve gizli bankalarına, off-shore ağlarına, oradan da izi sürülemez kripto cüzdanlara doğru adeta bir sel gibi akıtılıyor. İnsan sormadan edemiyor: Sıradan bir memurun, emeklinin veya esnafın banka hesabına giren çıkan birkaç bin liranın peşine düşen, vergi dairelerinin en küçük faturada müfettiş ordularını sahaya sürdüğü bir ülkede, nasıl oluyor da milyarlarca liralık likidite sınır dışına uçurulurken tek bir alarm zili çalmıyor? Sermaye Piyasası Kurulu neden fonlar tamamen boşaltılıp batık resmileşene kadar bekliyor? Bu bürokratik sessizlik, bu körleşme tesadüf olabilir mi?
Elbette tesadüf değil. Çünkü bu operasyonun tepe noktalarında duran, şirketlerin vitrinini süsleyen aktörlerin arkasında sıradan bir sermaye gücü yok; siyasi nüfuzun, iktidar koridorlarının ve en önemlisi sarsılmaz bir dindarlık zırhının sağladığı dokunulmazlık var. Son günlerde kamuoyuna yansıyan, eski bir muhafazakar kadın bakanın ve ailesinin adının bu karmaşık para trafiğinin tam merkezinde zikredilmesi, bu ülkenin son çeyrek asırlık trajedisinin en somut özeti niteliğindedir. Yıllarca kürsülerde ahlak nutukları atan, başörtüsünü ve dini simgeleri siyasetin en kullanışlı zırhı haline getiren, ağzını her açtığında maneviyattan, helal kazançtan, yerlilik ve millilikten dem vuranların, perde arkasında kurulan bu kirli tezgahın göbeğinde yer alması tesadüf değildir.
Bu topraklarda dindarlık kisvesi, hesap sorulamazlığın en kusursuz maskesi haline getirildi. Alnı secdeye değen, dilinden şükrü düşürmeyen, referansını cemaatlerden ve iktidar elitlerinden alan bir figürün karşısında bu ülkenin denetim aygıtları adeta felç oluyor. Küçük yatırımcı da aynı tuzağa düşürülüyor; faizden uzak durmak, helal yoldan birikimini korumak isteyen muhafazakar kitleler, kendileri gibi düşündüğünü, aynı kıbleye yöneldiğini sandıkları bu muhterislerin şirketlerine paralarını gönül rahatlığıyla teslim ediyor. Ancak günün sonunda ortaya çıkan gerçek hep aynı kalıyor: Paranın dini, imanı, ahlakı olmadığını en iyi bilenler yine bu din bezirganlarıdır. Kitlelere sabır, şükür ve kanaat vaaz edenler, sıra kendi servetlerine gelince Cenevre gölü kıyısında lüks hesaplar açmaktan, Dubai’de rezidanslar kapatmaktan ve özel jetlerle sefa sürmekten zerre kadar haya etmiyorlar.
Geriye dönüp baktığımızda yaşanan bu kepazelik, sadece ekonomik bir kriz değil, topyekun bir ahlaki çürümedir. Paralar İsviçre kasalarına istiflendikten, soğuk cüzdanların şifreleri ardına saklandıktan sonra başlatılan soruşturmalar, verilen yurt dışı çıkış yasakları ve göstermelik hesap dondurmaları sadece göz boyamaktan ibarettir. Atı alan çoktan okyanusu geçmiş, geride ise birikimleri buharlaşan çaresiz insanlar ve giden paranın ardından tutanak tutan hantal bir devlet bürokrasisi kalmıştır. Bu memlekette inancı ticarete, devleti ranta, ahlakı ise cezasızlık zırhına dönüştüren bu çarpık düzen tasfiye edilmedikçe; kürsülerden yükselen dualar çalınan hayatların ve gasp edilen geleceklerin feryadını örtmeye asla yetmeyecektir.
01/10/2026
Skandallar Ülkesinde Sıradan Bir Gün ve Yirmi Beş Yıllık Ahlaki Enkaz
Bundan yirmi beş otuz yıl önce bu ülkede büyük bir skandal patlak verdiğinde yer yerinden oynar, gazete manşetleri aylarca aynı meseleyi yazar, sokakta herkes o olayı konuşur ve en önemlisi sorumlular ya istifa eder ya da mahkeme kapılarında hesap verirdi. Bir İSKİ skandalı veya Susurluk kazası yıllarca hafızalardan silinmez, toplumsal vicdan günlerce o ağırlığı tartardı. Bugün ise öyle bir skandallar enflasyonu yaşıyoruz ki, neredeyse on günde bir, on beş günde bir memleketin temelini sarsacak büyüklükte bir rezalet patlıyor ve bir önceki fecaat daha tam anlaşılamadan yenisinin altında ezilip unutuluyor. Toplumun sinir uçları öylesine uyuşturuldu, hafızası öylesine felç edildi ki, artık hiçbir hırsızlığa, hiçbir ahlaksızlığa şaşıramaz hale geldik.
Şöyle son birkaç aya dönüp baktığınızda dahi karşımıza çıkan tablo aklı başında herkesin kanını dondurmaya yetiyor. Bir bakıyorsunuz, dünyanın dört bir yanından gelen uluslararası mafya liderleri ve uyuşturucu kartelleri Türkiye’nin lüks sitelerinde hesaplaşırken yakalanıyor, tonlarca kokain limanlarda el değiştiriyor. Başka bir gün uyanıyorsunuz, spor camiasının göbeğinde yasa dışı bahis ağları, kulüp yönetimlerine ve tribünlere sıçrayan şike operasyonları, kara para aklama tezgâhları ortalığa saçılıyor. İnsan hayatının değersizleştiği yerde çürüme öyle korkunç bir boyuta vardı ki, özel hastanelerde yeni doğmuş bebeklerin sırf Sosyal Güvenlik Kurumundan fazladan para koparmak uğruna yoğun bakımlarda ölüme terk edildiği bir çete düzeniyle sarsıldık. Bütün bu vahşetin ve kokuşmuşluğun arasında, son olarak Afyonkarahisar Ticaret Borsası başkanının oğluna ait ünlü sucuk markasının bakanlığın taklit ve tağşiş listesine girdiğini, millete sucuk diye ne idüğü belirsiz kanatlı etleri ve sakatatları yedirdiklerini öğreniyoruz. Gerçi bebeklerin canına kıyıldığı, milyarların buharlaştığı bir memlekette milletin midesine hileli sucuk indirilmiş olması artık neredeyse sevimli bir çerez, sıradan bir garnitür muamelesi görüyor; borsa başkanı beyefendinin sofrasından arta kalan helal et kırıntılarına şükreder hale gelmemiz bekleniyor.
Bu kepazelikler zincirinin zirve noktası ise geçtiğimiz günlerde patlayan ve tasarruf sahiplerinin yüzlerce milyar lirasını buharlaştıran devasa fon vurgunu oldu. Paraların Cenevre gölü kıyısındaki İsviçre bankalarına aktarıldığı, kripto cüzdanlarla izinin silindiği ve yüzlerce fonun tasfiye edildiği bu büyük soygunun tam merkezinde kim var dersiniz? Yıllarca kürsülerden ahlak dersleri veren, başörtüsünü ve dini söylemleri siyasi kariyerinin en kullanışlı zırhı haline getiren, dilinden maneviyatı düşürmeyen eski bir muhafazakar kadın bakan ve ailesinin bağlantıları.
İşte tam bu noktada durup düşünmek, o acı muhasebeyi yapmak zorundayız. Bundan tam yirmi beş yıl önce bu ülkenin başına bir hükümet geldi. Dindar nesil yetiştireceğiz dediler, ahlaklı ve maneviyatı yüksek bir toplum inşa edeceğiz dediler, yolsuzluğu ve yoksulluğu kökünden kazıyacaklarını vadettiler. Peki, çeyrek asrın sonunda ne oldu? Eski Türkiye diye burun kıvırdıkları dönemin utanma duygusunu, mahalle ahlakını, namus kavramını ve adalet terazisini mumla arar hale geldik. Dini değerleri öylesine hırpaladılar, öylesine bir rant ve dokunulmazlık kalkanına dönüştürdüler ki, ortada ne inanç kaldı ne samimiyet.
Bir gün geçmiyor ki ekranlara ya da sosyal medyaya sakallı cübbeli bir figür çıkıp aklı, bilimi ve insan haysiyetini ayaklar altına alan trajikomik bir fetva vermesin. Kadının sokakta yürümesinden çocuğun gülüşüne kadar her şeye dil uzatan, cennetten tapu dağıtan bu bezirganlar, sıra bebeklerin öldürülmesine, milyarlık soygunlara, faizsiz finans adı altında yürütülen tefeciliğe gelince dillerini yutuyorlar. Bir yandan da cumhuriyetin kurucu değerlerine, Mustafa Kemal Atatürk’e ve laikliğe hayasızca saldırmayı marifet sayıyorlar. Geldiğimiz hazin nokta şudur: Kendilerine dindar nesil projesiyle yola çıkanlar, arkalarında ranta tapan, suçu sıradanlaştıran, haramı helal kılıfına uyduran ve milletin hem aklıyla hem cüzdanıyla alay eden koca bir ahlaki enkaz bıraktılar. Ve bu enkazın altında her gün biraz daha ezilen, yine bu ülkenin namuslu, çalışkan ve sessiz çoğunluğu oluyor.
Şöyle son birkaç aya dönüp baktığınızda dahi karşımıza çıkan tablo aklı başında herkesin kanını dondurmaya yetiyor. Bir bakıyorsunuz, dünyanın dört bir yanından gelen uluslararası mafya liderleri ve uyuşturucu kartelleri Türkiye’nin lüks sitelerinde hesaplaşırken yakalanıyor, tonlarca kokain limanlarda el değiştiriyor. Başka bir gün uyanıyorsunuz, spor camiasının göbeğinde yasa dışı bahis ağları, kulüp yönetimlerine ve tribünlere sıçrayan şike operasyonları, kara para aklama tezgâhları ortalığa saçılıyor. İnsan hayatının değersizleştiği yerde çürüme öyle korkunç bir boyuta vardı ki, özel hastanelerde yeni doğmuş bebeklerin sırf Sosyal Güvenlik Kurumundan fazladan para koparmak uğruna yoğun bakımlarda ölüme terk edildiği bir çete düzeniyle sarsıldık. Bütün bu vahşetin ve kokuşmuşluğun arasında, son olarak Afyonkarahisar Ticaret Borsası başkanının oğluna ait ünlü sucuk markasının bakanlığın taklit ve tağşiş listesine girdiğini, millete sucuk diye ne idüğü belirsiz kanatlı etleri ve sakatatları yedirdiklerini öğreniyoruz. Gerçi bebeklerin canına kıyıldığı, milyarların buharlaştığı bir memlekette milletin midesine hileli sucuk indirilmiş olması artık neredeyse sevimli bir çerez, sıradan bir garnitür muamelesi görüyor; borsa başkanı beyefendinin sofrasından arta kalan helal et kırıntılarına şükreder hale gelmemiz bekleniyor.
Bu kepazelikler zincirinin zirve noktası ise geçtiğimiz günlerde patlayan ve tasarruf sahiplerinin yüzlerce milyar lirasını buharlaştıran devasa fon vurgunu oldu. Paraların Cenevre gölü kıyısındaki İsviçre bankalarına aktarıldığı, kripto cüzdanlarla izinin silindiği ve yüzlerce fonun tasfiye edildiği bu büyük soygunun tam merkezinde kim var dersiniz? Yıllarca kürsülerden ahlak dersleri veren, başörtüsünü ve dini söylemleri siyasi kariyerinin en kullanışlı zırhı haline getiren, dilinden maneviyatı düşürmeyen eski bir muhafazakar kadın bakan ve ailesinin bağlantıları.
İşte tam bu noktada durup düşünmek, o acı muhasebeyi yapmak zorundayız. Bundan tam yirmi beş yıl önce bu ülkenin başına bir hükümet geldi. Dindar nesil yetiştireceğiz dediler, ahlaklı ve maneviyatı yüksek bir toplum inşa edeceğiz dediler, yolsuzluğu ve yoksulluğu kökünden kazıyacaklarını vadettiler. Peki, çeyrek asrın sonunda ne oldu? Eski Türkiye diye burun kıvırdıkları dönemin utanma duygusunu, mahalle ahlakını, namus kavramını ve adalet terazisini mumla arar hale geldik. Dini değerleri öylesine hırpaladılar, öylesine bir rant ve dokunulmazlık kalkanına dönüştürdüler ki, ortada ne inanç kaldı ne samimiyet.
Bir gün geçmiyor ki ekranlara ya da sosyal medyaya sakallı cübbeli bir figür çıkıp aklı, bilimi ve insan haysiyetini ayaklar altına alan trajikomik bir fetva vermesin. Kadının sokakta yürümesinden çocuğun gülüşüne kadar her şeye dil uzatan, cennetten tapu dağıtan bu bezirganlar, sıra bebeklerin öldürülmesine, milyarlık soygunlara, faizsiz finans adı altında yürütülen tefeciliğe gelince dillerini yutuyorlar. Bir yandan da cumhuriyetin kurucu değerlerine, Mustafa Kemal Atatürk’e ve laikliğe hayasızca saldırmayı marifet sayıyorlar. Geldiğimiz hazin nokta şudur: Kendilerine dindar nesil projesiyle yola çıkanlar, arkalarında ranta tapan, suçu sıradanlaştıran, haramı helal kılıfına uyduran ve milletin hem aklıyla hem cüzdanıyla alay eden koca bir ahlaki enkaz bıraktılar. Ve bu enkazın altında her gün biraz daha ezilen, yine bu ülkenin namuslu, çalışkan ve sessiz çoğunluğu oluyor.
29/09/2026
Mübarek Cüzdanlar ve Şaşmayan Kıble: Paranın İman İmtihanı
Türkiye’de finansal felaketlerin, saadet zincirlerinin ve buharlaşan milyarların değişmeyen tek bir alameti farikası vardır: Ne zaman kasalar boşalsa, ne zaman sıradan yurttaşın üç kuruşluk tasarrufu sırra kadem bassa, perde arkasından mutlaka takkesi düzgün, alnı secdeden kalkmayan, dilinden hamd ü senayı eksik etmeyen muhterem bir figür çıkar. Son günlerde sermaye piyasalarını sarsan, yüzlerce fonun tasfiyesine ve binlerce insanın ocağına incir ağacı dikilmesine yol açan devasa fon skandalında da bu kadim gelenek zerre kadar şaşmadı.
Pusula ve Tera ekseninde patlayan, ardından İsviçre hesaplarına ve kripto cüzdanlara doğru kanatlanan milyarların izi sürüldüğünde, karşımıza yine aynı tanıdık vitrin çıkıyor. Siyasi nüfuzun, iktidar koridorlarının ve bürokratik dokunulmazlığın gölgesinde palazlanan isimler, ekranlarda ve kürsülerde ahlak, yerlilik, millilik ve maneviyat dersleri verirken; arka odalarda döner sermayenin kıblesini çoktan Batı’nın faizli, gizli ve karanlık kasalarına çevirmiş durumdalar. Fatma Betül Sayan ve eşi etrafında düğümlenen iddialar, tartışmalar ve kamuoyuna sızan mali ilişkiler yumağı, bu memlekette dinin nasıl muazzam bir ticari kaldıraca ve kusursuz bir kamuflaja dönüştürüldüğünü bir kez daha belgeliyor.
İşin en ironik ve trajikomik tarafı da tam olarak burada başlıyor. Sokaktaki vatandaşa kanaat telkin eden, yoksulluğu sabırla ve cennet müjdesiyle kutsayan, faizin her türlüsünü haram ilan edip millete faizsiz finans masalları anlatan bu muhterem zevatlar, iş kendi servetlerini katlamaya gelince hiçbir dini kaygı taşımıyor. Helal kazanç vaadiyle toplanan paralar, mütedeyyin kitlelerin safiyane inançları üzerinden devşirilen fonlar, nedense hep Cenevre gölü kıyısındaki asırlık bankalarda, tefeci faizlerinde ya da vergi cennetlerinin soğuk labirentlerinde aklanıyor. Kendi tabanına dünyevi zevklerin fani olduğunu fısıldayanlar, Dubai’de lüks malikaneler kapatırken, milyon dolarlık yatların ve özel jetlerin faturasını sıradan insanın sırtına yıkmaktan en ufak bir vicdani rahatsızlık duymuyor.
Peki, neden bu memlekette organize soygunların, fon patlamalarının ve finansal enkazların başrolü neredeyse istisnasız olarak bu dindar elitlerin elinde kalıyor? Cevap, kurdukları ahlak düzeninin sahteliğinde gizlidir. Din, bu coğrafyada sadece bir inanç alanı değil; aynı zamanda denetimi felç eden, hukukun elini kolunu bağlayan ve kitleleri sorgusuz sualsiz bir itaate mahkum eden en kullanışlı zırhtır. Bir yöneticinin masasında Kuran, dilinde dua, referansında tarikat veya iktidar bağı varsa, bu ülkenin denetim kurumları körleşir, mali polisi sağırlaşır, yargısı ise tedbir almaktan çekinir. Çünkü bu topraklarda dindarlık kisvesi, en büyük mali suçların üzerini örten meşruiyet şalıdır. Küçük yatırımcı, aynı cami avlusunda saf tuttuğu, aynı değerleri paylaştığını sandığı bu muktedirlerin kendisine tuzak kurabileceğine ihtimal vermez; lakin kasadaki son kuruş da İsviçre’ye uçurulduğunda gerçeğin soğuk yüzüyle baş başa kalır.
Netice itibarıyla karşımızdaki manzara münferit bir yolsuzluk vakası değil, inancın sermayeye, sermayenin ise küresel kaçış hatlarına tahvil edildiği organize bir ahlaki çürümedir. Paranın dini, imanı, milliyeti olmadığını her fırsatta kanıtlayan bu kifayetsiz muhterisler, halka cennet tapusu dağıtırken kendilerine yeryüzünde off-shore cehennemleri inşa ediyorlar. Cemaat ağlarıyla beslenen, devlet imkanlarıyla semiren ve nihayetinde paranın pusulasını hep Batı’ya çeviren bu ikiyüzlü düzen sürdükçe; kürsülerden dökülen duaların gürültüsü, batırılan fonların ve çalınan geleceklerin feryadını bastırmaya yetmeyecektir.
Pusula ve Tera ekseninde patlayan, ardından İsviçre hesaplarına ve kripto cüzdanlara doğru kanatlanan milyarların izi sürüldüğünde, karşımıza yine aynı tanıdık vitrin çıkıyor. Siyasi nüfuzun, iktidar koridorlarının ve bürokratik dokunulmazlığın gölgesinde palazlanan isimler, ekranlarda ve kürsülerde ahlak, yerlilik, millilik ve maneviyat dersleri verirken; arka odalarda döner sermayenin kıblesini çoktan Batı’nın faizli, gizli ve karanlık kasalarına çevirmiş durumdalar. Fatma Betül Sayan ve eşi etrafında düğümlenen iddialar, tartışmalar ve kamuoyuna sızan mali ilişkiler yumağı, bu memlekette dinin nasıl muazzam bir ticari kaldıraca ve kusursuz bir kamuflaja dönüştürüldüğünü bir kez daha belgeliyor.
İşin en ironik ve trajikomik tarafı da tam olarak burada başlıyor. Sokaktaki vatandaşa kanaat telkin eden, yoksulluğu sabırla ve cennet müjdesiyle kutsayan, faizin her türlüsünü haram ilan edip millete faizsiz finans masalları anlatan bu muhterem zevatlar, iş kendi servetlerini katlamaya gelince hiçbir dini kaygı taşımıyor. Helal kazanç vaadiyle toplanan paralar, mütedeyyin kitlelerin safiyane inançları üzerinden devşirilen fonlar, nedense hep Cenevre gölü kıyısındaki asırlık bankalarda, tefeci faizlerinde ya da vergi cennetlerinin soğuk labirentlerinde aklanıyor. Kendi tabanına dünyevi zevklerin fani olduğunu fısıldayanlar, Dubai’de lüks malikaneler kapatırken, milyon dolarlık yatların ve özel jetlerin faturasını sıradan insanın sırtına yıkmaktan en ufak bir vicdani rahatsızlık duymuyor.
Peki, neden bu memlekette organize soygunların, fon patlamalarının ve finansal enkazların başrolü neredeyse istisnasız olarak bu dindar elitlerin elinde kalıyor? Cevap, kurdukları ahlak düzeninin sahteliğinde gizlidir. Din, bu coğrafyada sadece bir inanç alanı değil; aynı zamanda denetimi felç eden, hukukun elini kolunu bağlayan ve kitleleri sorgusuz sualsiz bir itaate mahkum eden en kullanışlı zırhtır. Bir yöneticinin masasında Kuran, dilinde dua, referansında tarikat veya iktidar bağı varsa, bu ülkenin denetim kurumları körleşir, mali polisi sağırlaşır, yargısı ise tedbir almaktan çekinir. Çünkü bu topraklarda dindarlık kisvesi, en büyük mali suçların üzerini örten meşruiyet şalıdır. Küçük yatırımcı, aynı cami avlusunda saf tuttuğu, aynı değerleri paylaştığını sandığı bu muktedirlerin kendisine tuzak kurabileceğine ihtimal vermez; lakin kasadaki son kuruş da İsviçre’ye uçurulduğunda gerçeğin soğuk yüzüyle baş başa kalır.
Netice itibarıyla karşımızdaki manzara münferit bir yolsuzluk vakası değil, inancın sermayeye, sermayenin ise küresel kaçış hatlarına tahvil edildiği organize bir ahlaki çürümedir. Paranın dini, imanı, milliyeti olmadığını her fırsatta kanıtlayan bu kifayetsiz muhterisler, halka cennet tapusu dağıtırken kendilerine yeryüzünde off-shore cehennemleri inşa ediyorlar. Cemaat ağlarıyla beslenen, devlet imkanlarıyla semiren ve nihayetinde paranın pusulasını hep Batı’ya çeviren bu ikiyüzlü düzen sürdükçe; kürsülerden dökülen duaların gürültüsü, batırılan fonların ve çalınan geleceklerin feryadını bastırmaya yetmeyecektir.
26/09/2026
Paranın Sınır Ötesi Rotası ve Kripto-Offshore Ağı
Türkiye sermaye piyasalarında yaşanan son fon depremi, sıradan bir piyasa çalkantısı ya da basiretsiz bir yönetim kazası değildir. 500 binden fazla tasarruf sahibinin birikimlerini eritip yüzlerce fonun tasfiyesine kadar uzanan süreç, paranın sınır tanımayan kaçış rotasını ve klasik denetim mekanizmalarının nasıl açığa düştüğünü bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Karşımızdaki tablo, geleneksel İsviçre bankacılık ağı, off-shore transfer kanalları ve blokzincir labirentlerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir mali operasyondur.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmaya giren MASAK verileri, tezgâhın ne kadar soğukkanlı kurulduğunu belgeliyor. Pusula ve Tera ekseninde sistem kilitlenmeden, fonlar 15-17 Eylül bandında resmen temerrüde düşmeden hemen önce, paranın yönü şaşmaz bir istikamete çevrildi: İsviçre. Serdar Turhan’ın 15 milyon doları, Muhammed Yarız’ın ise Edmond de Rothschild Bankası’ndaki hesaplara aktardığı 25 milyon avroyu bulan yaklaşık 2 milyar 889 milyon liralık tutar, kriz patlamadan önce filikaların kimler için indirildiğinin açık kanıtıdır. Ardından Hedef Yatırım Bankası üzerinden İsviçre merkezli Swissquote Bank’a doğru yola çıkan 40,9 milyon dolarlık ilave 2 milyar TL’lik hamlenin son anda durdurulabilmiş olması dahi, kurulu tahliye koridorunun büyüklüğünü anlatmaya yeter.
Fakat operasyon yalnızca geleneksel banka transferleriyle sınırlı kalmadı. Lüks araçların 26 bin lira gibi sembolik fiyatlarla el değiştirdiği, özel jet ve yatların kaçırılmaya çalışıldığı bu tabloda, asıl görünmeyen akış tezgah üstü piyasalar ve kripto varlıklar üzerinden kurgulandı. Denetimli bankacılık kanallarından çekilen nakit, regülasyondan uzak kripto işlem noktaları üzerinden sabit dijital varlıklara çevrilerek soğuk cüzdanlara aktarıldı. Soğuk cüzdan mimarisinin sağladığı fiziki gizlilik, paranın devletlerin adli ve mali takip radarlarından tamamen koparılmasını sağladı. Sınır ötesine taşınan bu dijital servet, uluslararası mali iş birliği ve otomatik bilgi paylaşımı anlaşmalarını bile fiilen işlevsiz bırakan bir off-shore kalkanı yarattı.
Asıl acı olan, bu devasa hat döşenirken denetim kurumlarının sergilediği kurumsal gecikmedir. Sermaye Piyasası Kurulu ve bankacılık gözetim mekanizmaları, milyarlarca liralık kaynak Cenevre ve Zürih hattına akarken, dijital transferlerle soğuk cüzdanlara istiflenirken sessiz kaldı. Fonlar batıp feryatlar yükseldikten sonra MASAK’ın devreye girip 750 milyon lirayı dondurması ya da savcılığın tasfiye süresini uzatması, yalnızca giden paranın ardından tutulan bir bürokratik tutanaktır.
Yerli ve milli piyasa edebiyatı yapanların zorda kaldıkları ilk anda İsviçre hesaplarına ve kripto cüzdanlara sığınması, bu düzenin ahlaki çöküşünü belgeliyor. Önleyici denetimi hayata geçiremeyen, paranın sınır ötesi rotasını kaçış başlamadan kesemeyen bir ekonomi idaresinde, kasanın boşaltılmasının bedelini yine tasarrufunu enflasyona karşı korumaya çalışan yüz binlerce namuslu vatandaş ödüyor. Paranın pusulası İsviçre’yi, faturanın adresi ise yine halkı gösteriyor.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmaya giren MASAK verileri, tezgâhın ne kadar soğukkanlı kurulduğunu belgeliyor. Pusula ve Tera ekseninde sistem kilitlenmeden, fonlar 15-17 Eylül bandında resmen temerrüde düşmeden hemen önce, paranın yönü şaşmaz bir istikamete çevrildi: İsviçre. Serdar Turhan’ın 15 milyon doları, Muhammed Yarız’ın ise Edmond de Rothschild Bankası’ndaki hesaplara aktardığı 25 milyon avroyu bulan yaklaşık 2 milyar 889 milyon liralık tutar, kriz patlamadan önce filikaların kimler için indirildiğinin açık kanıtıdır. Ardından Hedef Yatırım Bankası üzerinden İsviçre merkezli Swissquote Bank’a doğru yola çıkan 40,9 milyon dolarlık ilave 2 milyar TL’lik hamlenin son anda durdurulabilmiş olması dahi, kurulu tahliye koridorunun büyüklüğünü anlatmaya yeter.
Fakat operasyon yalnızca geleneksel banka transferleriyle sınırlı kalmadı. Lüks araçların 26 bin lira gibi sembolik fiyatlarla el değiştirdiği, özel jet ve yatların kaçırılmaya çalışıldığı bu tabloda, asıl görünmeyen akış tezgah üstü piyasalar ve kripto varlıklar üzerinden kurgulandı. Denetimli bankacılık kanallarından çekilen nakit, regülasyondan uzak kripto işlem noktaları üzerinden sabit dijital varlıklara çevrilerek soğuk cüzdanlara aktarıldı. Soğuk cüzdan mimarisinin sağladığı fiziki gizlilik, paranın devletlerin adli ve mali takip radarlarından tamamen koparılmasını sağladı. Sınır ötesine taşınan bu dijital servet, uluslararası mali iş birliği ve otomatik bilgi paylaşımı anlaşmalarını bile fiilen işlevsiz bırakan bir off-shore kalkanı yarattı.
Asıl acı olan, bu devasa hat döşenirken denetim kurumlarının sergilediği kurumsal gecikmedir. Sermaye Piyasası Kurulu ve bankacılık gözetim mekanizmaları, milyarlarca liralık kaynak Cenevre ve Zürih hattına akarken, dijital transferlerle soğuk cüzdanlara istiflenirken sessiz kaldı. Fonlar batıp feryatlar yükseldikten sonra MASAK’ın devreye girip 750 milyon lirayı dondurması ya da savcılığın tasfiye süresini uzatması, yalnızca giden paranın ardından tutulan bir bürokratik tutanaktır.
Yerli ve milli piyasa edebiyatı yapanların zorda kaldıkları ilk anda İsviçre hesaplarına ve kripto cüzdanlara sığınması, bu düzenin ahlaki çöküşünü belgeliyor. Önleyici denetimi hayata geçiremeyen, paranın sınır ötesi rotasını kaçış başlamadan kesemeyen bir ekonomi idaresinde, kasanın boşaltılmasının bedelini yine tasarrufunu enflasyona karşı korumaya çalışan yüz binlerce namuslu vatandaş ödüyor. Paranın pusulası İsviçre’yi, faturanın adresi ise yine halkı gösteriyor.
21/09/2026
Paranın Pusulası Yine Aynı: İsviçre
Türkiye’de finansal piyasaların işleyişinde şaşmayan bir kural vardır: Sıradan vatandaşın üç kuruşluk birikimi, enflasyon canavarından korunmak amacıyla yasal güvenceler vadeden fonlara emanet edilir; o fonları yönetenlerin aklı ise her daim sınırların çok ötesindeki korunaklı limanlardadır. Son günlerde patlak veren ve yüzlerce fonun tasfiyesine kadar uzanan devasa krizde ortaya dökülenler de bu köhne düzenin zerre kadar değişmediğini bir kez daha yüzümüze çarptı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmaya giren ilk mali veriler, ortada sıradan bir piyasa çalkantısı ya da öngörülemeyen bir zarar olmadığını, aksine çok soğukkanlı bir transfer operasyonunun işletildiğini gösteriyor. Pusula Holding ve Pusula Portföy yöneticilerinin hesaplarından İsviçre’deki Edmond de Rothschild Bankası’na aktarılan 4 milyar lirayı aşkın tutar, meselenin vahametini gözler önüne sermeye yetti. İşin en çarpıcı tarafı ise zamanlama. Yatırımcıların geri ödeme alamayıp sistemin resmen temerrüde düştüğü eylül ortasından sadece birkaç hafta önce, ağustosun son günleri ile eylülün hemen başında bu devasa meblağlar sınır ötesine uçurulmuş. Yani geminin su aldığı çoktan bilinirken, filikalar sadece kasayı tutanlar için İsviçre kıyılarına indirilmiş.
Şimdi ekranlarda, manşetlerde büyük bir operasyon havası estiriliyor. Mali Suçları Araştırma Kurulu MASAK devreye girmiş, şirketlerin ve yöneticilerin birinci derece yakınlarının hesap hareketleri ile kripto transferleri mercek altına alınıyormuş. Gözaltılar yapılıyor, mal varlıklarına tedbirler konuyor. İyi de insan sormadan edemiyor: Bu ülkenin denetim mekanizmaları, Sermaye Piyasası Kurulu, mali izleme organları milyarlarca liralık kaynak bir yabancı bankanın hesaplarına istiflenirken neredeydi? Fonlar temerrüde düşüp feryatlar ayyuka çıkana kadar bu transferlerin hiçbir alarm vermemesi, gözetim görevinin nasıl yerine getirildiğine dair acı bir itiraf değil midir?
Atı alanın Cenevre gölü kıyısında hesap açtığı bir düzende, MASAK’ın arkadan koşturup iz sürmeye kalkması artık kronikleşmiş bir idari ritüele dönüştü. Vergisini peşin ödeyen, harcadığı her kuruşun hesabını devlete veren bordrolunun sırtına yeni yükler bindirilirken; milyarları denetim ağlarının arasından Tereyağından kıl çeker gibi İsviçre’ye kaçıranlar karşısında sergilenen bu kurumsal gecikme izah edilemez. Paranın pusulası yine şaşmadı; adresi yine İsviçre oldu. Geride ise birikimlerinin üzerine bir bardak soğuk su içmesi beklenen binlerce mağdur ve giden paranın ardından tutanak tutan bürokratik bir aygıt kaldı. Bu ülkede denetim kurumları suç işlenmeden önce önleyici bir kalkan olamadığı, kriz patladıktan sonra sadece enkaz sayımı yaptığı sürece, finansal sistemin adı ne olursa olsun sonucu hep aynı kalacaktır: Bedeli halk öder, sefasını bavulu önceden hazırlayanlar sürer.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmaya giren ilk mali veriler, ortada sıradan bir piyasa çalkantısı ya da öngörülemeyen bir zarar olmadığını, aksine çok soğukkanlı bir transfer operasyonunun işletildiğini gösteriyor. Pusula Holding ve Pusula Portföy yöneticilerinin hesaplarından İsviçre’deki Edmond de Rothschild Bankası’na aktarılan 4 milyar lirayı aşkın tutar, meselenin vahametini gözler önüne sermeye yetti. İşin en çarpıcı tarafı ise zamanlama. Yatırımcıların geri ödeme alamayıp sistemin resmen temerrüde düştüğü eylül ortasından sadece birkaç hafta önce, ağustosun son günleri ile eylülün hemen başında bu devasa meblağlar sınır ötesine uçurulmuş. Yani geminin su aldığı çoktan bilinirken, filikalar sadece kasayı tutanlar için İsviçre kıyılarına indirilmiş.
Şimdi ekranlarda, manşetlerde büyük bir operasyon havası estiriliyor. Mali Suçları Araştırma Kurulu MASAK devreye girmiş, şirketlerin ve yöneticilerin birinci derece yakınlarının hesap hareketleri ile kripto transferleri mercek altına alınıyormuş. Gözaltılar yapılıyor, mal varlıklarına tedbirler konuyor. İyi de insan sormadan edemiyor: Bu ülkenin denetim mekanizmaları, Sermaye Piyasası Kurulu, mali izleme organları milyarlarca liralık kaynak bir yabancı bankanın hesaplarına istiflenirken neredeydi? Fonlar temerrüde düşüp feryatlar ayyuka çıkana kadar bu transferlerin hiçbir alarm vermemesi, gözetim görevinin nasıl yerine getirildiğine dair acı bir itiraf değil midir?
Atı alanın Cenevre gölü kıyısında hesap açtığı bir düzende, MASAK’ın arkadan koşturup iz sürmeye kalkması artık kronikleşmiş bir idari ritüele dönüştü. Vergisini peşin ödeyen, harcadığı her kuruşun hesabını devlete veren bordrolunun sırtına yeni yükler bindirilirken; milyarları denetim ağlarının arasından Tereyağından kıl çeker gibi İsviçre’ye kaçıranlar karşısında sergilenen bu kurumsal gecikme izah edilemez. Paranın pusulası yine şaşmadı; adresi yine İsviçre oldu. Geride ise birikimlerinin üzerine bir bardak soğuk su içmesi beklenen binlerce mağdur ve giden paranın ardından tutanak tutan bürokratik bir aygıt kaldı. Bu ülkede denetim kurumları suç işlenmeden önce önleyici bir kalkan olamadığı, kriz patladıktan sonra sadece enkaz sayımı yaptığı sürece, finansal sistemin adı ne olursa olsun sonucu hep aynı kalacaktır: Bedeli halk öder, sefasını bavulu önceden hazırlayanlar sürer.
19/09/2026
İki Kıskaç Arasında Boğulan Millet ve Ankara’nın Çifte Körlüğü
Türkiye’de siyaset ile toplum arasındaki makas hiç olmadığı kadar açılmış durumda. Ankara’daki aktörlerin kendi iktidar hesapları için tükettiği enerji ile sokaktaki insanın hayatta kalma mücadelesi arasındaki uçurum, siyasete duyulan güveni hızla aşındırıyor.
Ekonomik göstergeler bu kopuşun en somut belgesidir. TÜİK verilerine göre yıllık enflasyon yüzde 31’in üzerinde seyrederken; gıda, konut ve ulaştırma gibi temel harcamalardaki artış yüzde 35 ile 40 bandına dayanmış durumdadır. Ücretlinin, emeklinin ve küçük esnafın alım gücü her geçen gün erirken, devletin kayıt dışılıkla mücadelede tespit ettiği yüz milyarlarca liralık matrah farkı tek başına adalet sağlamaya yetmiyor. Vatandaş haklı olarak vergi yükünün kimin sırtına bindiğini, kamuda neden tasarruf yapılmadığını ve harcamalardaki şatafatın hesabını soruyor.
Hukuk ve adalet alanındaki tablo da farksızdır. Avrupa Konseyi organlarının İmamoğlu davası, sivil toplum ve ifade özgürlüğü alanındaki ihlallere dair kaygıları bir yana, yargının siyasete doğrudan müdahalesi kurumsal güveni temelinden sarstı. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP kurultaylarına yönelik verdiği mutlak butlan kararı ve yönetimi eski kadrolara devretme girişimi siyasetin dengelerini kökten değiştirdi. Ancak bu mahkeme hamlesi umudu tüketmeye yetmedi; Özgür Özel ve 91 milletvekili istifa ederek YENİ Parti’yi kurdu ve Meclis’in ikinci büyük grubu haline geldi. CHP 44 vekile gerilerken, eski aktörlerin elinde kalan o tabela hukuki tartışmaların gölgesinde bir müzeye dönüştü.
Fakat mesele yalnızca tabela veya isim değiştirmekten ibaret değildir. Asıl sınav, bu yeni hareketin ekonomik program, adalet, kurumsal reform ve liyakat konusunda ne söyleyeceğidir. Vatandaş Ankara’dan yeni bir koltuk kavgası değil; düşen enflasyon, tarafsız yargı, adil vergi ve çocuklarının geleceğine dair somut bir güvence bekliyor.
Türkiye bugün iki kıskacın arasında sıkışmış vaziyette: Bir tarafta hayat pahalılığı ve ekonomik belirsizlik, diğer tarafta hukuka ve kurumlara duyulan güvenin çöküşü. Ekonomiye güven için hukuka, hukuka güven için ise siyasetçilerin kendi çıkarlarını toplumun önüne koymadığına inanmak gerekir. Ankara’nın asıl körlüğü, halk ay sonunu ve geleceğini hesaplarken kendi küçük iktidar alanlarını koruma yarışına girmesidir. Sandık kurulduğunda sadece iktidar değil, bu kokuşmuş siyaset düzeninin tamamı milletin vicdanında tartılacaktır.
Ekonomik göstergeler bu kopuşun en somut belgesidir. TÜİK verilerine göre yıllık enflasyon yüzde 31’in üzerinde seyrederken; gıda, konut ve ulaştırma gibi temel harcamalardaki artış yüzde 35 ile 40 bandına dayanmış durumdadır. Ücretlinin, emeklinin ve küçük esnafın alım gücü her geçen gün erirken, devletin kayıt dışılıkla mücadelede tespit ettiği yüz milyarlarca liralık matrah farkı tek başına adalet sağlamaya yetmiyor. Vatandaş haklı olarak vergi yükünün kimin sırtına bindiğini, kamuda neden tasarruf yapılmadığını ve harcamalardaki şatafatın hesabını soruyor.
Hukuk ve adalet alanındaki tablo da farksızdır. Avrupa Konseyi organlarının İmamoğlu davası, sivil toplum ve ifade özgürlüğü alanındaki ihlallere dair kaygıları bir yana, yargının siyasete doğrudan müdahalesi kurumsal güveni temelinden sarstı. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP kurultaylarına yönelik verdiği mutlak butlan kararı ve yönetimi eski kadrolara devretme girişimi siyasetin dengelerini kökten değiştirdi. Ancak bu mahkeme hamlesi umudu tüketmeye yetmedi; Özgür Özel ve 91 milletvekili istifa ederek YENİ Parti’yi kurdu ve Meclis’in ikinci büyük grubu haline geldi. CHP 44 vekile gerilerken, eski aktörlerin elinde kalan o tabela hukuki tartışmaların gölgesinde bir müzeye dönüştü.
Fakat mesele yalnızca tabela veya isim değiştirmekten ibaret değildir. Asıl sınav, bu yeni hareketin ekonomik program, adalet, kurumsal reform ve liyakat konusunda ne söyleyeceğidir. Vatandaş Ankara’dan yeni bir koltuk kavgası değil; düşen enflasyon, tarafsız yargı, adil vergi ve çocuklarının geleceğine dair somut bir güvence bekliyor.
Türkiye bugün iki kıskacın arasında sıkışmış vaziyette: Bir tarafta hayat pahalılığı ve ekonomik belirsizlik, diğer tarafta hukuka ve kurumlara duyulan güvenin çöküşü. Ekonomiye güven için hukuka, hukuka güven için ise siyasetçilerin kendi çıkarlarını toplumun önüne koymadığına inanmak gerekir. Ankara’nın asıl körlüğü, halk ay sonunu ve geleceğini hesaplarken kendi küçük iktidar alanlarını koruma yarışına girmesidir. Sandık kurulduğunda sadece iktidar değil, bu kokuşmuş siyaset düzeninin tamamı milletin vicdanında tartılacaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Çöldeki Paris mi, yoksa karanlık bir kuyu mu? (İslam öncesi Arap toplumunda "cahiliye" kavramının yanlış anlaşılması üzerine)
Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...
En Çok Okunan Analizler
-
Olayları nasıl isimlendirirsek, onları öyle algılarız. Bugün sınırlarımızdan içeriye kontrolsüzce akan milyonlarca insanı tanımlarken kullan...
-
İbni Haldun’un Mukaddime adlı eserinde ortaya koyduğu o meşhur ayrım, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyolojik tıkanıklığı anlamak için...
-
Tarih, kazananlar tarafından yazılır. Bu yüzden bir dönem sona erip yenisi başladığında, eski döneme dair anlatılar genellikle karikatürize ...
-
Türkiye bir dönemeçte. Halk 25 yıllık yorgunluğu üzerinden atmak istiyor. Cumhuriyet Halk Partisi nihayet birinci parti çıkmış. Umut taze. H...
-
Türkiye'de yaşayıp da "torpil" gerçeğiyle yüzleşmemiş kimse yoktur. Liyakatin değil, sadakatin ya da "tanıdıkların" ...